Kategoriler :
Alt Kategori :
2003 Aralık - Mü'minin Niyeti Amelinden Hayırlıdır
Tarih : 17.10.2011 14:31:48
Okunma : 1145
Yıl 11 - Sayı 122 -  Aralık 2003

Mü'minin Niyeti Amelinden Hayırlıdır

Ben Allah'ı Zü'l-Celal ve Tekaddes Hazretlerini bir delil ile ispat ederim: O da: 'Gul hu Vallahu Ahad' ayetidir. Senin şüphen varmış da doksan dokuz delil aradın. Demek Allah'tan şüphelendin.'

Fahreddin-i Razi (r.alyeh), Hicaz'a giderken, bir memlekete uğrar. O memleketin büyüğü-küçüğü herkes ziyaretine gelir. Kendisini karşılayanlara bakar,

-'Bizi ziyarete gelmeyen kaldı mı?' diye sorar.

-    'Efendim bir yaşlı kadın dışında herkes geldi.' derler.

-    Bizi bilmeyen biri olduğundan mı gelmedi, diye sorar.

-    Yok Efendim, bilir. Fahreddin Râzi, öyleyse biz oraya gidelim, der ve hep beraber kadının yanına giderler. Kadının yanına gittiklerinde Fahreddin Râzi, kadına:

-    'Hâlık-ı Zül-Celal'i doksan dokuz delille ispat eden Fahreddin'e niçin hoşgeldine gelmedin?' diye sorar. Kadın:

-    'Efendim ne kadar büyüklendiniz! Ben Allah'ı Zü'l-Celal ve Tekaddes Hazretlerini bir delil ile ispat ederim: O da: 'Gul hu Vallahu Ahad' ayetidir. Senin şüphen varmış da doksan dokuz delil aradın. Demek Allah'tan şüphelendin.' der.

Fahreddin Râzi, arkadaşlarına bakar, 'Arkadaşlar ben yıkıldım.' der. Kadına dönüp: 'Affedin, istirham ederim.' der. Kadın:

-    'Bir daha böyle yapma, riya etme, yazdınsa yazdın-oldu.' der.

Daha sonra Fahreddin Râzi Mekke-i Mükerreme'ye doğru yola koyulur. Şehre girince hatipler minarelerden nidâ ederler:

-Fahreddin-i Razi geliyor!

Şöhreti her tarafı tutmuş tabii. Herkes dışarıya çıkar, Râzi'yi karşılarlar. Efendim, hoş geldiniz, safa getirdiniz, derler. Efendim! Mübarek, münevver

yüzünüzle şereflendik, bir de kelam-ı kibarınızı lütfetseniz. Şöyle kürsüye çıksanız da, insanlar sesinizi duysa, derler.

Kürsü kuruluverir. Râzi, kürsüye çıkar, insanlara bakar. Bütün halk ayakta, yalnız birisi oturmuş, yazı yazıyor, Râzi'ye de hiç bakmıyor. Belli ki derviş biri. Başında külahı, perişan sakallı bir adam.

Razi kendi kendine, 'İlkin, şu dervişlerin ulemaya karşı cephe almalarını anlatayım da rezil rüsvay edeyim şu adamı, ondan sonra konuşmaya başlayayım.' der. Elini kaldırdığı yerde eli kalır, dili bir şey söyleyemez olur. -Sami Efendimiz (k.s.)'in yanında dili lal olan birini gördüm. Büyüklerde tutma olur. Tasarruf derler buna. Tasarruf altına alırlar, hareketsiz bırakırlar adamı.-

Fahreddin Râzi bu hali yaşayınca, 'Yorgun olduğumdan konuşma takatini hissetmiyorum.' der aşağıya iner. Gözüyle o zata bakar; yanındaki adamı çağırır. 'Allah aşkına kim bu derviş.' der. Çağırdığı adam:

-    Muhiddin-i Arabî (k.s.), der. Razi:

-    Ben ona nasıl tepeden bakanm; ben ne yaptım ya Rabbi! der; başlar ağlamaya. O büyük âlim zâtın sanki hiçbir ilmi-irfanı kalmamıştır. Öylece ortada kalakalır.

Günün birinde Muhyiddin-i Arabi'nin dervişlerinden biri ile karşılaşır. Dervişe, beni oraya götürün, diye yalvarır. Giderler. Kapının önünde bir bekçi durmaktadır. Bekçi, Efendisine:

-    Efendim! Fahreddin geldi, bir görüşeceğim, diyor, rica ediyor, der. İbn Arabi:

-    Geldiyse geldi ne olacak, der.

-    Efendim! Sizinle görüşmek diliyor, der bekçi. İbn Arabi:

-    Biz öylesini istemiyoruz. Tefsir yazdığına mağrur olur; kürsüye çıktığına mağrur olur; istemiyoruz biz onları, duymuyor musun oğul, der.

Bekçi, dışarı çıkar, efendim böyle diyor, sizi istemiyor, der. Razi:

-    Bak oğlum. Sen bu kapıdan girip girip çıkıyorsun. Vazifeli sensin, galiba olsa görüşmeden gitmem Allah'a yemin ediyorum ki kafam bu eşikte parçalanacak. Ya görüşeceğim ya öleceğim bu kapıda. Ben teslim olmaya geldim, der.

Öyle kolay değil bu lafı söylemek. Sen bir dervişi kapıdan kovarsın da o hala; ben bu kapıda öleceğim, der, kolay mı? Böyle olursa ancak tarikatta ileri gidebiliriz. Böyle bir teslimiyetle olursak olur ancak.

Bekçi tekrar efendisine durumu arzedince efendisi izin verir. Fahreddin Râzi içeri girince Muhyiddin-i Arabi'nin ellerine-ayaklarına kapanır. Allah rızası için, bütün ilminden vaz geçiyor, 'Efendim! Beni evlatlığa kabul edin.' diyor.

Muhyiddin-i Arabî, Râzi'yi şöyle bir süzer. Sizin fütuhazınız bizde değil, Necmüddin-i Kübrâ Hazretlerinde. Bağdad'a gideceksiniz. Gidince şeyhe benden selam söyle, der.

O kadar eziyet ile, inleyi inleyi gönderir. Ama kitapları da develerde yüklü, kendisiyle gelir. Necmüddin-i Kübra Hazretlerinin dergahına vardığında destur ister. Görevliler Hazrete, 'Efendim! Fahreddin-i Razi geliyor.' derler. Efendi Hazretleri:

-    Geliyorsa geliyor, der.

Fahreddin-i Râzi, gelir, Hazretin elini öper. Dehilek yâ üstaz. Sen de Muhyiddin-i Arabi'ye gönderme. Allah rızası için kabul et beni. O kabul buyurmadı size gönderdi. Başka gidecek de kapım yok. Sen bilirsin, der. Hazret:

-    Nerde bir zalim ü gaddar varsa bana gönderir, der ve Fahredin-i Râzi'yi evlatlığa kabul eder.

Tabi zalim ü gaddar derken nefsine diyor, o içindeki zalim nefsine. Yani nerde bir zalim ü gaddar varsa -nefsi öyleymiş meğer- bize gönderir, diyor.

Şah-ı Nakşibend Efendimiz (k.s.)'in meclisinden kovduğu adamlar olurmuş. Görünüşüyle dervişe benziyor. Ancak içinde taşıdığı nefis yılan mı, akrep mi, böcek mi, tilki mi? Kim bilir ne. Tabii onlar görürler.
Elbette burda mü'minin niyeti çok önemli. Tarikat-i âliyeye giriyoruz. Hangi niyetle, hangi düşünceyle? Bu kapı vesilesiyle kurtulacağım diyebiliyor muyuz?

Muhakkak ki bir Müslüman vazifelerini rızayı İlâhî için yapar. Cenâb-ı Hakk'a arz-u muhabbet ve ubudiyyet için ibâdet ve taatte bulunur. Allah'a ibâdetlerinde rızasını kazanmayı bu niyetle yapar. Niyet olmayınca oruç da olmaz; niyet etmeden sabahlasan, yemek yesen gününe gün oruç tutmak lazım gelir. Eğer oruca niyet etmişsen, yediğin takdirde altmış bir oruçla kefaret gerekir. Niyetsiz ameller çürük ağaç gibidir. Her bir işimiz niyetle mana kazanır. Namaz olsun, oruç olsun, zekat olsun cemî ibadette niyet mühimdir.

'Niyyetü'l, mü'münini hayrun min amelihi.' 'Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır.' buyrulur hadis-i şerifte.

Necmüddin-i Kübra Hazretleri birgün çok düşünceli bir şekilde oturmaktadır. Evlatlarından biri: Hayrola efendim ne oldu? der. Hazret: - Bizim Fahreddin canını teslim etti. Yalnız kabirde suale cevap bulamadı. Münker-nekir, 'Rabbini nasıl bilirsin?' dedi. Men Rabbuke, men Dînüke, diye başlamadı. Rabbını nasıl bililirsin, diye sordular. Fahreddin kızardı, bozardı; diyecek söz bulamadı. Kulağına, Rasûlullah (s.a.v.)'ın bildiği gibi bilirim, de dedim. Öyle söyledi de kurtuldu elhamdülillah. Kabre varınca doksan dokuz delili unuttu-gitti, der Kabirde, sualde, sekeratta, üstazlarımız evlatlarına yetişir biiznillah. Efendilerimiz, melek sûretine girer de evladının başında bulunur. Abdülkadir Geylanî Efendimiz: 'Biri mağripte biri maşrikte iki müridim ölecek olsa, ikisinin de sekeratında hazır bulunmazsam beni mürşid kabul etmesinler.' diyor. Hakiki manada mürşitler böyledir.

Gazi köyünde Ramazan Ağa diye maruf biri vardı. Vefat anında yanında yirmi kadar kişi varmış. Ruhunu teslim edeceği ana yakın çevresindekileri görmez oluyor. Çekilin çekilin, Efendimiz geliyor, diyor. Efendim! Şöyle buyurun, diyor. Minderin üstünü gösteriyor.

Mevlâmız bizlere de ruhumuzu iman-ı kâmille teslim etmeyi nasip buyursun. Üstatlarımızın ruhaniyetlerini bizden ayırmasın.

Velhamdülillahi Rabbi'l-Alemin.
Diğer Yazılar
Namaz Vakitleri
Şehir :
Hadisi Şerif (Kütüb-i Sitte)
Yevm-il Kıyame | İslami Bilgiler