Sanal Kütüphane > Yenidünya Dergisi Arşivi > Kalemdar - Yahyalılı Hacı Hasan Efendi Ks. > 2000 Şubat - Sultânü'l-Ârifîn Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)
Kategoriler :
Alt Kategori :
2000 Şubat - Sultânü'l-Ârifîn Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)
Tarih : 15.10.2011 08:29:21
Okunma : 1200
Yıl 7 - Sayı 76 - Şubat 2000

Sultânü'l-Ârifîn

Mahmud Sami Ramazanoğlu (k.s.)

Onunla Yeşerdi Gönüllerimiz...

Tarih 1930... Sami Efendimiz, Yeşilhisar'ın içmece denilen, şifâlı suların bulunduğu mahalle gelmişler. Oradan da babam Mustafa Hulusî Efendi ile görüşmek için Yahyalı'ya gitmeyi arzu ediyorlar.

İçmece ile Yahyalı arası 30 km. O günkü şartlarda ancak at, merkep, araba v.s. ile ulaşım sağlanıyor. Bu şekilde ücretiyle yolcu taşıyan bir nakliyeci bulunuyor. Ekşi Ali namındaki bir adamla görüşülüyor:

-    Götürür müsün?

-    Bir at ile bir merkebim var, merkebe binmeye razı olursa götürürüm.

-    Peki.

Hareket saati gelince Ali Amca atı çekiyor.

Sami Efendimiz:

-    Hani biz merkebe binecektik, Ali Efendi?

-    Hayır Efendim, önce kötüyü göstereyim de sonra iyiye bindireyim, diye latife ettim. Siz buna lâyıksınız.

Birlikte yola revan oluyorlar. Tozlu topraklı bir yol. Epey bir süre hiç konuşmadan, Sami Efendimiz önde diğeri
arkada gidiyorlar. Bir süre sonra Ali Amca:

-    Efendim, diyor, böyle yolculuklarda merkepli önde gider ki, atın çıkardığı tozdan rahatsız olmasın.

Sami Efendimiz:

-    Yaâ öyle mi Ali Efendi, ben bilmiyordum, buyurun öne geçin.

-    Hayır Efendim, sizin gibi insanların ayak tozu bizim için şereftir. Deminden beri hiç konuşmadınız da, sesinizi duymak, sizi konuşturmak için böyle söyledim.

Bir süre sonra bir mezarlığın kenarından geçerken, Ali Amca düşünüyor:

-    Böyle insanlar kabir ahvalini bilir-miş derler. Acaba bu zât da bilir mi?

Sami Efendimiz yavaşça dönüyorlar:

-    Ali Efendi, bu bir velinin en küçük hâli.

Akşam üzeri Yahyalı'ya giriyorlar. İlk defa gittikleri halde, Abdullah Efendi isimli bir ihvanın bahçe evini işaret edip:

-    Biz buraya inelim, buyuruyorlar.

O sırada 18 yaşlarında idim. Kapıdan kardeşim Hacı Abdullah girdi:

-    Abi, müjde! dedi.

-    Kardeşim, ben dünya için müjde vermem, söyle bakalım.

-    Dünya müjdesi değil, Sami Efendimiz gelmiş!

Bahçelerin arasından uçarcasına koşuyorum. Sevincim, kontrolden çıkmış bir sel gibi. Eve yaklaşınca Sami Efendimiz buyuruyorlar:

-    Abdullah Efendi, Mustafa Efendi'nin evladı çok heyecanlı geliyor, yanımızda yabancılar var. Dışarda biraz sakinleştir.

Sevgi ve hasretiyle yandığım Efendimizin mübârek ellerinden kemâl-i edeple öptüm. Hal hatır sordular. Ve pederimle görüşmek üzere Dereköy'e gidilmesi kararlaştırıldı.

O sırada, zamanın idarî baskısından dolayı, nisbeten gözden uzak olan bu köyde, fahrî imamlık ve irşad görevi yapmakta . olan babama müjde götürdüm. Mendeme denilen yerle Dereköy arasındaki yarım saatlik yolu himmet-leriyle bir kaç dadikada almışım.

Köyde hazırlıklar yapıldı. Herkesi dayanılmaz bir sevinç ve heyecan kapladı. Allah dostunu, Allah için seven insanların gönüllerinde muhabbet rüzgarları esti. Saatler süren, hiç kimsenin bitmesini istemediği feyizli sohbetler oldu.

Bir sohbetin akabinde, Efendimizi annemin mezarına götürmek niyetiyle, ayakkabılarını hazırladım.

-    Hayrola Hasan Efendi, annenizin kabrine mi gideceğiz? buyurdular.

Efendimiz önde, ben arkada, köyün dolambaçlı yollarından yürüyerek gidiyoruz. Mübârek lisanları boş durmuyor, bana öğüt veriyorlar:

-    Hasan evlâdım, ölüm insana gözün akıyla karası gibi yakın. Dünya hayatı da insanın suya kafasını sokunca geçirdiği süre gibi. Ne kadar durabilir insan?
Biraz sonra bunalır ve kafasını çıkarır. Kafamızı suya soktuğumuz dünya. Dışarı çıkardığımızda ahirettir.

Mezarlığa vardık, eliyle koymuş gibi annemin kabrinin başında durdu, okudu, duâ buyurdu. Aynı zamanda keşif ehli olan babam daha sonra haber veriyor:

- Vallahi Hasan, Sami Efendimizin okuyarak geçtiği hiçbir mezarda kabir azabı kalmadı....

Annemin de bu ziyâretten son derece memnun olduğunu mânen haber alıyoruz. Sohbet, muhabbet, füyûzât... Âdetâ mânevî bir bahar yaşadık o günlerde... Duygularımı ifâde eden bir şiir yazmıştım. Babam güzelce yazdırıp, Sami Efendimize takdim etmek isteyince, ben utancımdan kaçtım. Efendimizin hoşuna gitmiş, şiiri alıp ceplerine koymuşlar.

Nihayet ayrılık vakti geldi. O günün imkânlarıyla Postalı Osman katırla götürecekti Efendimizi. Hep beraber uğurladık ve ayrılık yaşlan döktük. Yeşilhisar-Niğde yolundaki Höyük tren istasyonuna gidinceye kadar katıra bir saat Efendimiz biniyor, vakti gelince hemen inip;

- Haydi Osman Efendi, siz binin, buyuruyorlarmış.

Sami Efendimiz yaya yürürken binmek ne mümkün? Tabiî, edebinden binemiyormuş. Bunun üzerine katır boş gidiyor, dinleniyor, kendileri de o bir saat içinde; yolda taş, çalı, diken ne varsa temizleyerek gidiyorlarmış. Böylece istasyona varmışlar.

Bir an Allah'tan gafil olmayan, bir an hizmetten geri durmayan Sami Efendimizin Yahyalı seyahati böyle geçti.

Rabbimiz, şefaâtlerinden mahrum etmesin...
Diğer Yazılar
Namaz Vakitleri
Şehir :
Hadisi Şerif (Kütüb-i Sitte)
Yevm-il Kıyame | İslami Bilgiler