Kategoriler :
Alt Kategori :
2001 Nisan - Seyr-i Sülûk
Tarih : 14.10.2011 11:07:10
Okunma : 1672
Yıl 8 - Sayı 90 - Nisan 2001

Seyr-i Sülûk

 
Mürşid-i Kâmille Görüşme Âdâbı

Rabıta    döneminde, devamlı rabıta; murakabe döneminde ise, vakitleri devamlı murakabe ile geçirmeli salik.

Huzurlarında mürşid-i kamilin, kalbi, devamlı istifade için açık bulundurmalı. Avını bekleyen biri gibi, gözünü, gönlünü mürşidinden ayırmamak. Efendimiz (s.a.v)'in Cenab-ı Hakk'ı müşahedesini; 'Göz ne şaştı, ne (de sınırı) aştı.' diye ifade eder ayet-i kerime. Asker arkadaşıyla konuşur gibi,    bağırıp-çağırarak konuşmamalı. Sözlerini tutup Hakk'a ermek için edebe riayet ederek, mehabetini gönlünden kaybetmemeli mürşidin. 'Ey iman edenler, Allah'ın  ve Peygamberinin önüne geçmeyin (saygısızlık etmeyin) ve Allah'tan korkun, çünkü Allah işitir, bilir. Ey iman edenler, seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin ve O'na birbirinize bağırır gibi yüksek sesle söylemeyin ki, haberiniz olmadan amelleriniz    hiçe iniverir. Kesinlikle Allah ve Rasûlünün yanında seslerini kısanlar (yok mu), işte onlar o kimselerdir ki, Allah kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlara hem bir bağışlama, hem de büyük bir mükafat vardır.'

Ulu orta her şey de sorulmaz. Başımız ağrısa gribini de ondan    istememeliyiz.

İmanımıza, ibadet ve dürüst bir yaşantımıza, ahlaka ait sorular, gönüllerinin ferahlı olduğu anda, müsaade istenerek sorulur. 'Ey iman edenler, açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sormayın.' Ona can u gönülden teslim olmalı; gaipten, uçup kaçmaktan haber vermesini beklememeli. Devesi kaybolan kişiye Efendimiz (s.a.v): 'Allah bildirmezse ben de bilemem.' buyurdular. Musa (a.s.)'ya, Hızır (a.s.): 'O halde bana tabi

olacaksan, ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında da bana soru sorma.' demiştir. 'Edepsiz insan, dünyada da uhrada da mahrumdur.'

Dört Fenâ Hâli:

Fena, yok olmak; kötü ahlaktan güzel ahlaka geçmektir. Allah'ın halk etmesiyle dünyaya, olgunluğun son sınırı olan, 'Ey huzur içinde olan nefis! Sen Rabbinden razı, O da senden razı olarak Rabbine dön.' hitabıyla Allah'a kavuşmaktır fena.

Allah'a  vuslatın, kavuşmanın yollarını açmak için evvela: 'İyilik ve takva üzere yardımlaşm da, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.' tavsiyesinde bulunan salihler-le, Yusuf (a.s.)'un: 'Benim ruhumu müslüman olarak al ve bizi salihler arasına kat.' duasında istenen hayırlı kimselerle bulunmak fenâ fl'l-ihvan halidir.

Bize, Efendimiz (s.a.v)'in ve Cenab-ı Hakk'ın sevgisini aşılayan Nebilerin varisleriyle hemhal olmak, fenâ fi'ş-şeyh olmaktır. 'Hidayet eyle bizi doğru yola! O, kendilerine nimet verdiğin mesutların yoluna' buyrulan seçkin kulların sevgisine nail olmaktır fenâ fi'ş-şeyh. 'Her kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet ihsan ettiği Peygamberler, dosdoğru kişiler, şehitler ve salihlerle birliktedirler. Bunlar ise ne güzel arkadaştır.'8 Sohbetlerinde Üstazımız: Menki-belerden, evliya ve asfiyamn hallerinden; fenafi'l-ihvan ve fenafi'ş-şeyh olanlar çok istifade ederler; fenafi'r-Resül olanlar da hadis-i şeriflerden zevk duyarlar; Kur'an-ı Kerim okumaktan ise fenefi'llah olanlar haz alırlar buyurdular.

Emir Sultan'ın halifelerinden- aynı zaman da üçlerden olan Ace baba- Ace Sultan-devamlı. efendilerinin kerametlerinden anlatarak çok büyük bir neşeye gark olurlar. 'Salihler anıldığı zaman, Allah'ın rahmeti yağar.' buyurur Efendimiz (s.a.v).

'Seni anamdan, babamdan çok seviyorum.' diyen Ömer (r.a.)'e, Efendimiz (s.a.v)'in: 'Beni kendi nefsinden, canından da fazla sevmedikçe imanda kemale eremezsin.' hadis-i şerifinin ve 'Peygamber müminler için canlarından daha sevgilidir.' hitab-ı İlâhîsinin mazharı olmaktır fenâ fi'r-Resul.

Mehmet    Akif'in, 'Safahatında anlatılan bağrı yanık Seylanlının, Rasûlüllah (s.a.v)'m kabr-i saadetini kuşatan demir parmakçıkların önünde feryat ederek ruhunu Hakk'a teslim etmesi, Yaman Dede'nin, rengi atıp, duvara yaslı kalmasının sebebini, 'Hatırıma Peygamberimiz gelince kendimden geçiyorum.' sözü, fenafi'r-Rasül halidir.

Değil insanlar, Sıddik (r.a.)'in ayağını sokan yılan, irtihalinde Peygamberimiz'in, kafasını yerlere vura vura ölen deve, hutbe okurken üzerine çıktığı hurma kütüğünün, firakıyla Efendimiz (s.a.v)'in inlemesi, hep Rasûlüllah (s.a.v)'ın aşkındandır.

Bütün eşyayı, Yunusça, yaratandan dolayı sevmek, Hakk'ı bulup halka hizmet etmek, 'İman edenlerin Allah'a sevgisi daha kuvvetlidir.'10 hitabına erişmek fenâ fî'llah makamıdır.

'İştiyakım, arzum, isteğim, aşkım Allah (c.c.)'a dır.' buyuran Server-i Kainat (s.a.v)'a, irtihalinde, 'Kıyamete kadar yaşaya da bilirsin, şu anda emr-i Hak zuhur da edebilir.' denildiğinde, 'Ümmetimden ayrılmak zor ama, Rabbime de kavuşmaya can atıyorum.' buyurarak Allah'a olan özlemini ifade eder.

Muhyiddin-i Arabi, 'Allah'a olan aşkım, yedi kat semaya dökülse, sema kurşun gibi erir.' der.

Ebü'l-Hasen Harakani (V. 419): 'Cenab-ı Hak, kırk yıldır gönlüme nazar eder de, kendi aşkından başka bir şey göremez.' der.

Muhammed Baki (k.s): Bir gecede Kur'an'ı hatmeder. Sabah namazına kadar ibadetle meşgul olur. Güneş doğana kadar yirmi bir Yasin-i Şerif okur, sonra da ellerini arşa kaldırarak, 'Geceler ne çabuk geçiyor, yâ Rab!' diyerek Mevla'nın    aşkına

doyamadığmı ifade eder. Ariflerden bir zata, 'fenafi'r-Resül halinden anlatır mısınız?' denilince,

'Biz, kendimizde fani olamadık ki, fenafi'r-Resül olalım.' demişti. Yerden göğe kadar haklı bu zat. Peygamberimiz (s.a.v)'in: 'Göz açıp yumuncaya kadar, ondan da daha az bir zaman da olsa bizi nefsimize terk etme Ya Rab!' dua ve niyazlarını her an yerine getirerek Rabbimizin şu hitabına da kulak verelim. 'Onlar bir kusur işledikleri veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anıp ve hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenlerdir.' Başta nefsimizin şerrinden kurtularak nefsi, mutmain, tamamen Mevla'nın emrine itaatkar bir hale getirmeliyiz.

Şeytanın iğvasına, aldatmalarına    kanmıyarak, Halikımızı zikretmeliyiz. 'Her ne zaman şeytandan bir fitne sana dokunacak olursa hemen Allah'a sığın.'

Dünyanın âlâyişine, süsüne kapılıp, ahireti ve oradaki güzellikleri, Allah'ın lutf edeceği nimetleri unutmamalıyız. 'Fakat siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.'1 'Kişi arkadaşının dini (ahlakı) üzeredir.' hadis-i şerifine dikkat ederek, konuşup-görüştüğümüz kimselerde iki özellik aramalıyız: Ya zikrettirmeli, ya da Allah'ın yüce kudretini ve görevlerimizi fikrettirmeli, düşündürmeli. İnsanların kötü huylarından daima uzaklaşmalıyız. Zalimlerle göz göze gelmemiz bile kalbimizi yaralar, Aleyhisselat ü vesselam Efendimiz'in beyanlarına göre. Nefsin emrini, şeytanın aldatmasını, dünyanın yersiz cazibesini ter-ketmedikçe ve kötü sıfatlı insanların şerrinden emin olmadıkça fena haline, yersiz duygulardan güzel duygulara, ahlak-ı Muhammediye'ye erişemeyiz.

Letâif:

Nefis ve şeytanın, insanı kahretmek için ilk meşgul olduğu yer sadırdır. 'O sinsi vesvesecinin    şerrinden (sığınırım insanların Rabbine), o ki, insanların göğüslerine vesvese verir durur. Gerek cinlerden, gerekse insanlardan olsun.'

İbn-i Sina: Nefsin ilk ilgilendiği, sine ve gönüldür. Gönlü istila ettikten sonra, kalp aracılığı ile diğer azalara yayılarak onları ifsat eder.

İmam Gazali (rh.a), kalbi bir kuyuya; el, ayak, göz, kulak v.s.'yi o kuyuya akan su arkına benzetir. Arktan gelen sular pis olursa, kuyu necasetle dolar. Temiz, berrak sular akarsa bal olur. İşte bu sebeple mürşid-i kamiller, kalbi, nefis ve şeytanın tasallutundan kurtarmak için zikir telkininde bulunurlar.

'Dikkat ediniz, yaratma da, emir de O'nundur.' ayetinde İmam Gazali (rh.a) Halk'ı (yaratmayı), su, hava, ateş, toprak ve nefisten ibaret olan bu bedeni 'âlemi halk'; emir kelimesini de, 'âlemi emir' olarak anlar. Kişi sadırda bulunan kalp, ruh, sır, hafi ve ahfa'yı zikirle ihya ederek, 'Onları, Allah, karanlıklardan aydınlığa çıkarır.' Kelâm-ı İlâhî'si ile, küfürden, nifaktan, şehevi ve hayvani duygulardan, şek ve şüpheden, tereddütsüz imana, İslam ve ihsana (Allah'ı görür gibi taat yapmaya) kavuşturur.

Sol memenin altında bulunan, nuru sarı, Adem (a.s)'in kademi, ayağı altında olan kalp; zikirle, bilhassa rabıta ile, Hakk'ın feyzini mürşid-i kamilin arş-ı azam olan gönlünden içerek yanar, batar ve şiddetle vurmaya başlar, tarif olunmaz bir zevk hasıl olursa, mükafatını bizzat Rabbimizin ihsan buyurduğu, dil hareket etmeden yapılan, Sıddık-ı azama öğretilen kalp zikri talim edilir ehlince.

Sağ memenin altında bulunan, kırmızı renkte nuru olan ruh da, kalbin üzerinde bulunan, nuru beyaz olan, Nuh ve İbrahim (a.s.)'in kademi altında bulunan sır da, ruhun üst kısmında, nuru siyah, İsa (a.s.)'nın kademi altında bulunan hafi de, döşün tam ortasında yerini alan, nuru yeşil olan, Cenab-ı Muhammed Mustafa (s.a.v)'nm kademi saadetlerinin altında bulunan ahfa da, kalpdeki gibi haller olur zikre başlarsa o vakit 'Onların sadırlarında, içlerinde kin namına (hasetlik ve her türlü ahlaki rezalet)ne varsa hepsini söküp atmışızdır.' buyrulan cennet ehlinin halleriyle hallenir derviş. Şeytan ve nefsin istilasından sadır ülkesi kurtulur biiznillahiteala. Hükmü altında bulundurduğu sadır ülkesini kaybeden, alnın ortasında yerini alan nefis de, ister istemez teslim olur. Manen, kılıç elinde gelen mürşid-i kamilin katletmesiyle kötülüğünü atan nefis, Allah'ı zikirle durulmaya başlar. 'Gerçek kurtuluş bulmuştur onu (nefsi) temizlikle parlatan.'

Emir aleminin zikrinden sonra, halk alemi (su, hava, ateş ve toprak) diye belirtilen beden de zikrile nura kavuşmaya başlar.

Vücudun her zerresi de zikrullaha geçerek, zikr-i kül olur beden. Çam kozalağı gibi düşünülen vücut; ânî, tepeden tırnağa nura boyanarak zikr-i sultani olur. Nurdan yaratılan ruhla, kötülüğün menbaı olan nefis, zikir sayesinde birbiriyle anlaşarak bedende sulh temin edilir. Zaten tasavvufun anlamı da budur.

Nefy-ü isbat:

Sadırda bulunan beş letaif (kalp, ruh, sır, hafi, ahfa), nefis, zikr-i kül ve zikr-i sultani dersleriyle, 'Allah'ın zikri ile huzur bulan gönül,'19 şeytan ve nefsin elinden kurtularak nefy ü isbat, 'Kelime-i Tevhid' 'Lâilâhe illallah' zikrine geçer.

Hızır (a.s.)'ın, Abdü'l-Hâlik Gucdüvânî (k.s.)'ye (V.585.) talim ettiği, zikrin efdali olarak belirtilen Kelime-i Tevhiti, bir Alman doktorun hastasını ameliyatında, hastanın nefes borularında gördüğü gibi Afrika ormanlarında da ağaçların, 'Tevhit' kelimesini yazdığı bizzat müşahede edilmiştir. 'Biz onlara hem ufuklarda ve hem kendi nefislerinde delillerimizi (Kur'an'm hakikatini, Peygamberlerin nübüvvetinin doğruluğunu,  İslâm'ın yüceliğini) göstereceğiz ki, Kur'an'ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun.'20 Kelime-i Tevhit, nefy ü isbat; nefes göbek altına alınarak yapılır. 'Lâ' kelimesi, kalpten başlayarak uçları iki omuzdan arş-ı azama kadar yükselir.

'Kelime-i Tevhid'in 'elif'i, nefsin bulunduğu alın kısmından, çeneye kadar iner.

'İlâhe' kelimesi sağ omuza, 'Hafi' letaifinin bulunduğu yere nakşedilir, nurdan yazılır. 'Kelime-i Tevhid'in, 'Lâ ilâhe,' nefy, (Allah'tan başka hiçbir şey yoktur) bölümü böylece tamamlanır.

'İllallah' kelimesi de, sağ omuzdan kalbe verilir. Hale göre üç, beş, yedi, on bir, on beş, on yedi ve yirmi bir kere nefes almadan, 'Lâ ilâhe illallah' zikri yapılır. Nefes alınacağı an, yine nefessiz bir defa, kalpten ruha kadar 'Muhammedürrasülüllah' denir.

İki nefes arası gaflete düşmemek için, 'İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî', Allah'ım, arzum ve isteğim senin rızandır.' der. Bu zikir hakkıyla yapılınca iman, kemal bulur, olgunlaşır. Bu dersde, Allah'tan gayriye meyletmemek, sevilen her şeyi, O'nun rızası için sevmek, en çok riayet edilmesi gereken bir husustur.
Diğer Yazılar
Namaz Vakitleri
Şehir :
Hadisi Şerif (Kütüb-i Sitte)
Yevm-il Kıyame | İslami Bilgiler