Kategoriler :
Alt Kategori :
2002 Şubat - HAC
Tarih : 14.10.2011 08:20:46
Okunma : 1107
Yıl 9 - Sayı 100 -  Şubat 2002

HAC

'Öyle bir hac yapın ki, memlekete döndüğünüzde sizi görenler, ben de hacca gidip bu zât gibi edepli, terbiyeli bir insan olsam dedirtin kendinize.



Hemen hemen her ziyaretimizde Ali Ulvi Kurucu Bey, hacı efendilere şu tavsiyeyi yaptığını söylerdi bizlere: 'Öyle bir hac yapın ki, memlekete döndüğünüzde sizi görenler, ben de hacca gidip bu zât gibi edepli, terbiyeli bir insan olsam dedirtin kendinize.'

Hac yolunun açıldığı ilk yıllarda, 1947 senesinde Üstazımız, salih refiklerle hacca giderler. Yaşlı bir adam kendi sûretini Üstazımızda görmüş olmalı ki, biçimsiz sözler söyler mürşidimize. Genç olmalarına rağmen Üstazımız, hiç kızmadan bu münasebetsiz adama, 'Amca, ben de bu fena huylarımdan kurtulup güzel ahlaka erişmek için çıktım bu yola' der. Bu güzel davranış daha sonra adamın ıslahına da vesile olur.

Cüneyd Bağdadî (k.s.)'nin hacca giden bir müridine yaptığı tavsiyeleri okuduğumda Medîne-i Tâhire'de seçkin bir cemaate, bir zât dedi ki bize, 'Eğer bu nasihatleri hac yapmadan önce okusaydınız, biz haccı sadece bedenen değil, rûhen de yapar hakîkî bir hacı olurduk.'

Daha çok gençtim, evimizde sofra kuruldu, yemek yiyordu güzide bir topluluk aşkla. Sadece mideler değil, gönüller de tadıyordu bu zevki. Gazi Kasabası'ndan hal ehli Taktak Ali amca da vardı bu mecliste. Üstazımız, 'Oğlum tak tak ne demek' deyince, elimi yemek sinisine vurunca, 'Oğlumuz daha işin zahirinde, inşallah ileride bâtmî cihetini de kavrar, adam olur' buyurdular. Meğer tak tak demelerinden gaye, Hak Hak demekmiş.

Cıvıl cıvıl öten kuşlardan tutun da, şırıl şırıl akan sulara kadar her şeye ibretle bakmamızı öğütlerdi bize Üstazımız. Kayseri'nin Reşadiye kasabasında yaptıkları ağıtlı, feryadı, cezbeli bir sohbeti müteakip, şarıl şarıl
akan şelaleyi andıran bir suyun başına geldik. Buyurdular ki bize, 'Suyun sesine kulağınızı, 'Hû Hû' diye zikrediyormuş gibi verin.' İşte o zaman dağların göz yaşına, âşıkların da göz yaşları karışıp bir âlem oldu. Erciyes dağına nazar buyurduklarında, kutb-ı cihan'la, iki tarafında bulunan ğavs-i azam ve ğavs-i ûlâ'ya benzetmeleri tepeleri, her şeye ibretle bakmalarının nişanesidir.

Maddî ve manevî babamız olan Üstazımızla bulunduğum için her an, daha çok misalleri ondan veriyorum. Beytullah, Ravza-i Pâk-i Nebî ve civarı hakkında yazdıkları şiirleri, bizzât müşâhede ederek kaleme aldıklarını söylemişlerdi Üstazımız bize.

'Altın oluk, bâb-ı Kabe arası, Varsa basiretin görürsün arşı, Hacerü'l-esved'in bulunmaz eşi, Kaydetsin ismimi selam götürün.'

Peygamberimiz (s.a.v.)'in Mescid-i Saâdet'i hakkında yazdıkları şiirin bir kıtası bizleri çok duygulandırıyor.

'Muhammed (s.a.v.) saflarda gezer, Ümmetine eyler nazar, Kusurum çok ettim hazer, Bu, heybet-iMuhammed'dir (s.a.v.)'

1973 yılında ashâb-ı suffede otururken, Üstazımız bize Peygamberimiz (s.a.v.)'in kabr-i saâdetini şu şekilde haber verdiler: 'Kabr-i Şerife, zemzem kuyusuna inilen merdiven gibi bir inişin olduğunu, Server-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz'in Yeşil bir seccâde üzerinde ümmetine teveccühde, kalblerinden manevî infakta bulunduğunu' anlattılar. Bir umre ziyaretimizde, 'Peygamberimizin seslerini duymadan gelme oğlum' buyurdu ama, bizim gibi bîçâreler nasıl erer bu devlete.

Yaptığımız bütün tâatlerin, îtikat, ibâdet ve ahlakî yönleri vardır. Meselâ Hac tâatinin farziyyetine inanırız. Bu vazifeyi, şartlannı haiz isek yerine getiririz. Bu dînî görevler sayesinde ahlakımızı da güzelleştiririz. İhrama, fena ahlakı atıyor güzel ahlakı takmıyorum düşüncesiyle bürünmek, tavaf ederken Beyt-i Şerifi, her şavtmda, dönüşünde nefsin mertebelerini geçerek yapmak, Arafat'ta irfâna, Hakk'ı tanıma bahtiyarlığına, vakfede vukûfe, eşyanın hakikatine ererek görevler yerine getirilirse kişi gerçek hacı olur.

Hacca giden kardeşlerimize büyüklerimiz, heybenizin bir gözü sabır, diğer gözü de para dolsun tavsiyesinde bulunurlardı. Göz yaşlanyla bu yola çıkan insanlardan bir kısmının ihramın içinde dövüştüğünü, canı sıkılınca yağ şişesini kızdığı adamın kafasına çarptığını, âh

memleketin soğuk ayranı deyip Fahr-i Kainat'ın, 'Git memleketine de ayranını iç' deyip kovduğunu, daha bir çok kötü örneklere şahit olunduğunu biliyoruz, Allah korusun.

Döndüğünde hacdan, anasından doğduğu gün gibi pâk olan, yüzü nûr-i İlâhî'den ayva gibi sararan, aşkından göz yaşları inci gibi dökülen nice âşıklarda var hiç şüphesiz. Ölmek için elli dört yıl kalan fakat bir günlük tatil için geldiği memleketinde ruhunu Hakk'a teslim edenler de mevcut. Memleketinde ölüp ruhu Ravza-i Nebî'de olan sâdık kullar olduğu gibi, o güzel beldelerde ölüp Lût gölüne atılan münkir, kâzipler, Hakk'ı yalanlayanların da olduğunu bildirir ârifler. Yıllarca orda kalıp memleketinde can veren zâtın ruhu inşaallah o güzel mekanlardadır.

İsyandan tam manasıyla dönen, göz yaşları kan olan Yahyalılı Hamza Şahin, Medine'de dostlarına der ki, 'Bir araba bana çarpsa, kazayı yapan adamla ikâmet, burada kalmam için bir belge vermesi şartıyla anlaşırım' der. Kâbe ve Ravza-i Mutahhara'ya bu kadar âşıktı. Bu samimi isteği, bir arkadaşı tarafından temin edilip müjdelenmek istendiği anda, Yedi Mescidlerde Allah ve Resül'ünden aldığı ikâmetle ruhunu Mevlâ'ya teslim ederek Cennetül bâkî'ye defnolur. Peygamberimiz (s.a.v.), 'Benden sonra

Hacca giden kardeşlerimize büyüklerimiz, heybenizin bir gözü sabır, diğer gözü de para dolsun tavsiyesinde bulunurlardı.

Diğer Yazılar
Namaz Vakitleri
Şehir :
Hadisi Şerif (Kütüb-i Sitte)
Yevm-il Kıyame | İslami Bilgiler