Kategoriler :
Alt Kategori :
Sonuç
Tarih : 14.09.2011 18:38:19
Okunma : 1446
Âlemde hareket hâlinde olmayan hiçbir varlık yoktur. İnsan, hayvan, nebat, taş, toprak, arz ve sema hep bir seyir içindedir. Bu seyir Rabbimizi tanımak, O’nu tanıtmak ve O’nu anmak için gerçekleşir. “Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. Ve O’na, hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat (siz) onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki O, Halîm (azapta acele etmeyen)dir. Ğafur (çok bağışlayan)dur.” (İsra: 44) “Görmedin mi? Göklerde ve yerde bulunan kimseler ve kanatlarını çırparak uçan kuşlar O’nu tesbih eder.” (Nur:  1)

Fahr-i Kâinat (s.a.v.)’ın yanından geçtiği her taş ve ağaç O’nu selamlardı. “Avucumun içindekileri bilirsen Sana iman ederim.” diyen Ebu Cehil’e Peygamberimiz (s.a.v.): “Avucundakiler Benim kim olduğumu söylesin.” deyince, hakikati gördüğü halde iman etmeyen nasipsizin elindeki taşlar, “Lâ ilâhe illallah Muhammedürrasûlullah” der.

Adam: “Karşıdaki fidan huzurunuza gelip, Sizi tasdik ederse, ben de Size iman ederim.” deyince, ağaç, Rasûlullah (s.a.v.)’ın önünde secdeye kapanır. Şimdilerde bir Alman Profesörün, “Bir taş saniyede iki yüz defa hareket eder.” demesine karşılık, yüzyıllar öncesinde Muhyiddin Arabi (k.s.), “Bir taş saniyede iki yüz defa Allah der.” buyurur.

Bir tohumdan meydana gelerek yüzlerce tane, dal ve budak salan; Hakk’ı zikrederek gelişip-büyüyen ağaç gibi, melekler de Mevlâ’yı anar. “Melekleri de arşın etrafını (tavaf eden) kuşatıcılar olarak, Rabblerine hamd ile (O’nu) tesbih ediyorlar görürsün.” (Zümer: 75) “Arşı taşıyan ve onun etrafında bulunan (melek)ler, Rablerine hamd ile (O’nu) tesbih ederler ve (kendileri gibi) iman edenler için mağfiret dilerler. (Şöyle derler:) “Rabbimiz! (Sen) her şeyi rahmet ve ilim cihetiyle kuşatmışsındır; artık tevbe edip Senin yoluna uyanları mağfiret eyle ve onları cehennem azabından koru!” (Mü’min: 7)

Beş vakit camiye, haftada bir Cumaya, yılda iki defa bayram namazına, ömürde bir defa olsun Hacc’a giden; akraba, komşu ziyaretleri ile görevini yerine getiren; rızkını helal yoldan temin için maddi, insanlara faydalı olmak için mânevî ticaret yapan insanın gezip dolaşmadığı bir an yoktur.

Evinin köşesinde oturan bir kimsenin bile kafası, geçirdiği günleri yâd ile, geleceğe ait düşüncelerle doludur. Geçmişte yaptığı hatalara tevbe ile, öldükten sonrası için kendisine faydalı olacak amelleri düşleyerek, zihnî de olsa hep bir sefer hâlindedir insan.

 

İniş ve Çıkış Kavsi

 

Allah (c.c.)’ın, âlem-i ervah’ta ruhlara: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine, ruhların, “Evet.” demelerinin sadakatini ölçmek için önce arza, oradan da ana karnına, daha sonra da dünyaya indirilmesi, sûfilerin dilinde “hubût”, arza iniş olarak adlandırılmıştır. Hem “hubût” hem de “uruc” (mürşid-i kâmilin, rûhi kemâli teminle tabilerini a’lâ-yi illiyyine, en yüce mertebeye ulaştırması, çıkış kavsi), bir seyahattir aslında.

 

Rûhi Seyahat

 

Beden ve ruhla yapılır seyahat. Ruhla yapılmayan, İlâhî gâye ve maksat taşımayan yolculuk, en büyük nimet olan bu hayatı israftan başka bir şey değildir. Bahar mevsiminde tabiatın uyanışı, suların akışı, kuşların ötüşü bizi, pikniklerde, gezip dolaşmalarda, rehavete, tembelliğe sevk etmemeli. Kışın ölen tabiat; yağan yağmur ve sıcaklarla yeşile boyandı, her şey canlanıp hayat buldu da benim gönlüm neden mârifet ve hakîkat nuruyla aydınlanmadı, hayvânât bile uyandı da benim gönlüm zikir ve fikirle neden uyanmadı diye tefekkür etmeliyiz.

Nebiy-yi Ekrem (s.a.v.): “Her kim dîni sebebiyle bir yerden bir yere göçerse, bir karış da olsa cenneti hak eder ve İbrahim (a.s.) ile Muhammed (s.a.v.)’e arkadaş olur.” buyurur. Birisi Peygamberimiz (s.a.v.)’den seyahat etmek için izin istediğinde Nebiy-yi Zîşãn (s.a.v.): “Benim ümmetimin seyahati Allah yolunda cihad etmektir.' buyurdu. Rabbimiz (c.c.) de: “Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim arzım geniştir. O halde yalnız bana kulluk edin.” (Ankebut: 56) buyurur. Hâlikımız (c.c.), müjdelenen mü’minleri de, “Seyyahlar,” (Tevbe: 112) seyahat edenler, oruç tutup kötülüklerden arınanlar, ilim tahsili ve nefislerini ıslah için yola çıkanlar olarak haber verir. Gerek otururken, gerekse yatarken seyahattedir onlar. Bu gökkubbenin altında; uyurken, rûhu arşın altında secdeye kapanan, akıl ermez âlemlerde dolaşan kâmil velîler de vardır. Gündüzü, hayatı düzgün, ibadetli-taatli, aşklı-muhabbetli geçenlerin, gece hayatı da tatlı ve mutlu olur. Bu, sırlı, Hakk’ın mahremi sâlih kullar, sır perdelerinin açıldığı anda arş u ferşi devrederler.

Bayezid-i Bestâmî (k.s.)’nin kalbi, kendinden ayrılarak çıkar gider. Dönüp geldiğinde kalbine, sorar: “Bana ne hediye getirdin?” Kalbi cevap verir. “Rıza ve muhabbet.”

 

Herşeye İbret Nazarı İle Bakmak

 

Yüksek İslam Enstitüsü’nde okurken iki otobüsü dolduracak kadar bir grup oluşturup umreye gittik. Suud vizesini alamadığımız için geri dönmek mecburiyetinde kaldık; ancak son bir ümitle konsolosluğa müracaat edildiğinde işimiz halloldu elhamdülillah. Eve girerken Üstazımız (k.s.), istirahat odalarından tatlı kelamıyla şöyle sesleniyordu bize. “Oğlum! Sizi geçirene kadar ne zahmetler çektim ben burada.”

İbret almak için yapılmalı sefer. Sadece yenilip-içilen, gülünüp-eğlenilen mekanlarda olmamalı seyahatimiz.

Üstazımız Hacı Hasan Efendi (k.s.), sâdık yârânı Kılavuz Hafızla su başlarında, şelalelerde, saatlerce: “Kayaların gözünün yaşı akıyor da, bizim taş olan kalbimiz yumuşayıp da, gözümüzden yaşlar boşanmıyor.” diye yakınıp dururlar.  Musa (a.s.)’nın davetine kulak vermeyen Firavun’un suya gark olmasından, Hz. Nuh (a.s.)’a isyan eden kavmin suda boğulmasından, İbrahim Peygamberi ateşe atan Nemrud’un bir sivrisineğe mağlup düşmesinden, Hûd (a.s.)’un tebliğ için gönderildiği Âd ve Salih (a.s.)’in irşad için vazifelendirildiği Semûd kavminin kahrolmasından, Şuayb (a.s.)’ın görevlendirildiği, ticari ahlaksızlık yapan Eyke halkının yakıcı sıcak ve gökten yağan ateşle helak olmasından, fuhuşla yolunu şaşıran Lut (a.s.)’un kavminin taşa gömülmesinden, her şeyden ders çıkarmalı insan gezip dolaştığı yerlerde. De ki: “Yeryüzünde dolaşın da (Allah) yaratmaya nasıl başlıyor?” (Ankebût: 20) “Yeryüzünde bir gezin de bakın. Bundan öncekilerin sonu nasıl olmuş! Onların pek çoğu müşrikti.” (Rûm: 42) Efendimiz (s.a.v.) çocukluk döneminde, vahyin inişinde, Mirac hadisesinde, mübarek kalb-i saadetleri yarılıp, gönül âleminde seyahat yaptırıldıktan sonra İlâhî nimetlere eriştirildi. Hakk’dan gelip Hakk’a gidecek insan; nefsinde, kalbinde, kalıbında, ruhunda sefer yaparsa, Mevlâ’ya tertemiz kavuşur. İnsan ve cinlerden olan şeytanın hilesini, nefsin oyununu, dünyanın geçici cazibesini ortadan kaldırarak devam edilir yola. Mecnu’nun, Leyla’nın çadırına varıncaya kadar durup dinlenmediği, sağa-sola bakmadığı gibi biz de maksada ulaşıncaya kadar sürekli bir gayret içinde olmalıyız.

 

İnsan-ı Kâmil’in Seyahati

 

İnsan-ı kamilin seyahati, taklidi imandan, ana ve babadan miras gibi gelen inançtan, canları pahasına da olsa: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir! O’ndan başkasına asla İlah olarak yalvarmayız.” (Kehf: 14) diyerek, Takyanus’a karşı koyan Ashab-ı Kehf’in imanı gibi bir inanca, tahkiki imana; inandığı esaslara riayetle İslâm’a, Rabbimizi görüyor gibi ibadet yapmaya, biz O’nu göremesek dahi, O’nun bizi gördüğünü bilerek ta’at kılmaya, ihsan mertebesine ermek içindir. Süfyân-ı Sevrî (k.s.) (ö. 161/778), bir Hacc seferinde çok ağlar, bu kadar fazla sızlanışını merak edenlere -eline basit bir ip alarak- şöyle der. “Günahım belki bu ip kadar bile yok ama Rabbime taklidî imanla mı yoksa hakîki imanla mı kavuşacağım onu bilmiyorum.”

Süfyan (rh.a.) genç yaşında beli bükülmüş vaziyette idi. Defalarca bunun sebebini sordular, cevap vermedi. Çok ısrar ettiklerinde: “Elli yıl irşad ile meşgul olan bir hocam vardı. Son nefesinde Kelime-i Tevhid’i okumadan imansız gitti. Bu müthiş, vahim hâli görenin beli ikiye katlanmaz mı?” dedi.

Bir sabah Üstazımız Hacı Hasan Efendi (k.s.), gülerek uyanır. Bunun sebebini soranlara şöyle der: “Rüyamda ölürken Kelime-i Şehadet getirdim.”

Sami Efendi (k.s.), vefatı ânında defalarca Allah der. Yanı başında bulunanları da şahit tutarak Allah (c.c.)’a şöyle iltica eder: “Ya Rabb! Ben Seni zikrediyorum.”

 

Allah’a Vâsıl Oluncaya Kadar Sefer

 

İhsan mektebinin müdavimi, talebesi, ibadetle ıslah ettiği nefsi, Allah’dan bir nefha (nefes) olan rûha arkadaş ederek bedende sulhu temin eder. Hayırlı insanların seferi; her istediğini yaptıran nefs-i emmareden, yaptığı hatayı kınayan nefs-i levvameden, işlemediği halde içinde isyana meyil olan nefs-i mülhimeden, tamamen günahlardan nefret duyan nefs-i mutmainneye ve kulun Allah’tan, Allah’ın da kulundan memnun olduğu nefs-i raziye ve merziyyeye gelinceye kadar devam eder. Kişi, nefsini Kur’an’da haber verilen sınıflardan geçirdikten, rûhunda İlâhî seyahati gerçekleştirdikten sonra mânevî olgunluğa erişir. Tâlib, zikrederek Hakk’ın muhabbetine yürür (seyr ilallah); beden kaydından kurtulup İlâhî ahlak ile ahlaklanır, isim ve sıfatlarının tecellisine erişir (seyr fillah); ikilikten usanıp birlik hanına kavuşur, kendini Allah’ın aşkında yok eder (seyr maallah); Hakk’dan halka döner, ıslah ve irşad ile meşgul olur (seyr anillah makamına ulaşır) bu yolculukta. Bu yolculuk sayesinde sâlik Hakk’ı tanıyan, ârif bir kul olur.

 

Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakikat, marifet andan içeri

     Yunus Emre

Hakk’a Erdiren Yollar

 

Sâdık kul dînin zâhirine âit kâide ve kurallara, inanç, ibadet ve ahlâk esaslarına uyarak Şeriatı; bâtınî kurallarına uyarak; eli, dili ve namusu muhafaza ederek, Allah’ın haram kıldıklarından kaçarak tarîkatı; kalbinden Hakk’ın dışında bütün arzu ve istekleri atarak marifeti idrak eder ve eşi ve benzeri olmayan Rabbimize tamamen teslim olarak hakîkate sefer yapar. Âşık kul, iç âleminde seyahatiyle; ibâdet ve taatle, takva ve verâ’ ile, harama düşerim korkusuyla helalde bile çok dikkatli davranmakla tarîk-i ahyâra; riyazet ve çilelerle, nefsine yaptığı darbelerle tarîk-ı ebrâra; Allah (c.c.)’a kavuşmaya vesile olan aşk ve muhabbetle tarîk-ı şuttara ulaşır. Her ânını gözeterek vaktini zikirle-fikirle geçirip, yola girmeye ilk adım atan talip; Allah (c.c.)’ın aşkına ulaşmak için, alıp verdiği her nefese, yediği-içtiği her lokmaya, attığı her adıma dikkat eder, huzura erişip en son merhaleye yürüyerek müntehî, vâsıl-ı ilallah olur ve Allah’a kavuşur. Bâyezid-i Bestamî (k.s.) bu makama erişenler için, “Hakk’dan gayri alınan her nefes, cehennem ateşinden daha zordur.” buyurur .

 

Kalbi Muhafaza

 

Gelin, îman gibi bir nimetin, Allah’ın azametinden titremek gibi haşyetin, O’na dönmek, inabe, zikir ve takvanın, huzur ve selametin merkezi olan kalp âleminde sefer yapalım. Bu yolculuk, İbrahim (a.s.)’in: “Ben Rabbime gidiyorum.” (Sâffat: 99) sözündeki sırdır. Hakk ve hakîkati inkar eden, “Kalpleri mühürlenmiştir; artık onlar (Hakkı) anlamazlar.” (Münafikûn: 3) buyrulan ölü kalpten; her türlü isyanla berbat olan; gönülden tövbe ile, nedametle, göz yaşı ve âh u vahlarla tedavi edilmedikçe kişiyi kötü bir ölüme götüren: “Kalplerinde bir hastalık vardır, (keyfine, zevkine, şehvetine düşkündür) Allah da hastalıklarını artırmıştır.” (Bakara: 10) ihtarına maruz kalan hasta kalpten; ibadetlerde tembel, taatlerde zevksiz, aşksız, muhabbetsiz, fenâ arzularının peşinden giden: “Kalbini Bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi-gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” (Kehf: 28) tehdidine muhatap olan gafil kalpten; Mevlâ’yı andıkça içi yanan, İlâhî şevkle gözünden yaş döken, huzurlu bir hayata kavuşan: “Rabblerinden korkanların derileri ondan ürperir! Sonra derileri de, kalpleri de Allah’ın zikrine yumuşar.” (Zümer: 23) müjdesine nail olan sağlam bir kalbe; nefsiyle, ruhuyla, malıyla, canıyla Allah’a teslim olup: “Va’d olunan cennet, Rahman’dan korkan ve Allah’a yönelmiş kalp ile gelen kimselere mahsustur.” (Kâf: 33) ayetiyle mesrûr ve bahtiyar olan diri kalbe erişerek mesud olur bahtiyar kul.

 

On Sekiz Bin Âleme Açılmak

 

Hırkasının altında on sekiz bin âlem seyredilen çoban Veysel Karânî (ö. 37/658) gibi; nefsinin yedi sınıfını, ruhunun beş merhalesini, sırrının da altı mertebesini geçen, her konağın kendi arasında biner hicabını da aşan sâlik, enfüste, iç âleminde on sekiz bin, âfakta, dışta da on sekiz bin âlemin dilinde Allah’ı zikrederek, Vahdet deryasında kaybolur. Her biri farklı mecralardan akan nehirlerin denize ulaştıklarında isim ve cisminlerinden eser kalmadığı gibi Hakk’ın dostları da mânevî âlemde yaptıkları seyr ü seferle Allah’ın dışında her şeyden âzâde olur, her nereye baksa Mevlâ’yı görürler. Seyyid Nûr Muhammed Bedvânî (k.s.) (ö. 1135), Allah’ın arşına kalbini açar, doya doya Hakk’ın feyzini içerdi. Murakabenin çokluğundan beli ikiye katlanmış halde idi. Mevlâ’nın aşkından öyle coşar, taşardı ki, Rabbimizin İlâhî tecellî ve Cemâlini seyirle on beş sene mest ü hayran kalmıştır. Münacatında Bâyezid-i Bestâmî (k.s.): “Ya Rabb! Daha ne zamana kadar Sen’lik benlik olacak, benliğimi aradan çıkar ben de hiç olayım.” der. “Onlara hem âfakta (kendi dışlarındaki âlemde), hem de kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz.” (Fussılet: 53)

Bütün âlem insanoğlunun gönlündedir. Bedîüzzaman Saîd Nursî (rh.a.) (ö. 1960)’nin ifadesiyle insan, Allah’ın isimlerini gösteren bir mühürdür. Nasıl seyahat edeceğimizi Rabbimiz ne güzel haber veriyor Kitâb-ı Kerîm’inde: “İşte gerçekten şunu bil ki, Allah’tan başka İlâh yoktur! Hem kendi günahın için, hem de mü’min erkeklerle mü’min kadınlar için (Allah’tan) mağfiret dile! Allah, (dünyada) gezip dolaştığınız yeri de, (âhirette) kalacağınız yeri de bilir.” (Muhammed: 19)
Diğer Yazılar
Namaz Vakitleri
Şehir :
Hadisi Şerif (Kütüb-i Sitte)
Yevm-il Kıyame | İslami Bilgiler