Kategoriler :
Alt Kategori :
Rabıta, Manevi Gıdamız - 2
Tarih : 14.09.2011 18:29:55
Okunma : 1921

Nefis ve şeytanın, insanı kahretmek için ilk meşgul olduğu yer sadır’dır. 'O sinsi vesvesecinin şerrinden (insanların Rabbine sığınırım), o ki, insanların göğüslerine vesvese verir durur. Gerek cinlerden, gerekse insanlardan olsun.' (Nas: 4-6)

İbn-i Sina (ö. 428/1037): “Nefsin ilk ilgilendiği, sine ve gönüldür. Gönlü istila ettikten sonra, kalp aracılığı ile diğer azalara yayılarak onları ifsat eder.” der. İmam Gazali (rh.a) (ö. 505/1111), kalbi bir kuyuya; el, ayak, göz, kulak v.s.’yi o kuyuya akan su arkına benzetir. Arktan gelen sular pis olursa, kuyu necasetle dolar. Temiz, berrak sular akarsa bal olur. İşte bu sebeple mürşid-i kamiller; kalbi, nefis ve şeytanın tasallutundan kurtarmak için zikir telkininde bulunurlar.

İmam Gazali (rh.a), 'Dikkat ediniz, (halk) yaratma da, emir de O’nundur.' (Araf: 54) ayetinde geçen “Halk” (yaratma) kelimesini; su, hava, ateş, toprak ve nefisten ibaret olan bu beden olarak (âlemi halk); emir kelimesini de, 'âlemi emir' olarak anlar. Kişi sadırda bulunan kalp, ruh, sır, hafî ve ahfa’yı zikirle ihya ederek, 'Onları, Allah, karanlıklardan aydınlığa çıkarır.' (Bakara: 257) Kelâm-ı İlâhî’si doğrultusunda; küfürden, nifaktan, şehevi ve hayvani duygulardan, şek ve şüpheden, tereddütsüz imana, İslam ve ihsana (Allah’ı görür gibi taat yapmaya) kavuşturur.

Sol memenin altında bulunan, nuru sarı, Adem (a.s)’in kademi, ayağı altında olan kalp; zikirle, bilhassa rabıta ile, Hakk’ın feyzini mürşid-i kamilin arş-ı âzam olan gönlünden içerek yanar, batar ve şiddetle vurmaya başlar, tarif olunmaz bir zevk hasıl olursa; mükafatını bizzat Rabbimizin ihsan buyurduğu, dil hareket etmeden yapılan, Sıddık-ı Âzam’a öğretilen kalp zikri talim edilir ehlince. Sağ memenin altında, kırmızı renkte nuru olan  Nuh (a.s.)’ın kademi altında yeralan ruh bulunur. Kalbin üzerinde, nuru beyaz olan, Musa (a.s.)’nın kademi altında bulunan yerde sır; ruhun üst kısmında, nuru siyah, İsa (a.s.)’nın kademi altında hafi; döşün tam ortasında yerini alan, nuru yeşil olan, Cenab-ı Muhammed Mustafa (s.a.v)’nın kademi saadetlerinin altında ise ahfa bulunur. Bu merkezlerde kalpdeki gibi haller olur, bu merkezler zikre başlarsa o vakit, 'Onların sadırlarında, içlerinde kin namına (hasetlik ve her türlü ahlaki rezalet) ne varsa hepsini söküp atmışızdır.' (Araf: 43) buyrulan cennet ehlinin halleriyle hallenir derviş. Şeytan ve nefsin istilasından sadır ülkesi kurtulur biiznillahi teala. Hükmü altında bulundurduğu sadır ülkesini kaybeden, alnın ortasında yerini alan nefis de, ister istemez teslim olur. Manen, kılıç elinde gelen mürşid-i kamilin katletmesiyle kötülüğünü atan nefis, Allah’ı zikirle durulmaya başlar. 'Gerçek kurtuluş bulmuştur onu (nefsi) temizlikle parlatan.' (Şems: 9)

Emir aleminin zikrinden sonra, halk alemi (su, hava, ateş ve toprak) diye belirtilen beden de zikr ile nura kavuşmaya başlar. Vücudun her zerresi de zikrullaha geçerek, zikr-i küll olur beden. Çam kozalağı gibi düşünülen vücut; ânî, tepeden tırnağa nura boyanarak zikr-i sultani olur. Nurdan yaratılan ruhla, kötülüğün menbaı olan nefis, zikir sayesinde birbiriyle anlaşır ve bedende sulh temin edilir. Zaten tasavvufun anlamı da budur.

 

Letaiflerin Nurlarının Görülememesi 

 

Bütün letâiflerin nurları vardır. Yalnız bu nurlar helal lokma yiyen insanlarda görünür. Üstadımızın anlattıklarına göre, Adana taraflarında Kürt Mustafa Efendi diye bir zât, letaif derslerini, nurlarını görerek geçmiş. Kesin ifade edemeyiz yalnız her meşayihin bir nûru vardır. Her peygamberin de kendine mahsus bir nûru olsa gerek. Letâiflerin nurları, o nurların aksidir.

Çevrede olumsuzluklar çok. O nurların görülerek geçildiği dönemde faiz yok, zina yok; medreseler, dergahlar açık; hilafet müessesi var; her şey düzgün. Herkes Cenab-ı Hakk’a ibadet ü taat içerisinde. Anormal durumlar görülmüyor. Şimdi ise bunun tam tersi. İnsan, faizi yemese bile faiz ile muamele görenin bir çayını içtiğinde mânen bozuluyor. Yiyeceklerde bozulmalar çok. Helal-haram gözetilmeden üretilen yiyeceklerden kaçınılmasını şiddetle tavsiye ediyoruz. Bunlar çok etki yaptığı için, letâif derslerinde nurlar görülmeden dersler geçiliyor.

 

Âfak ve Enfüs (İç ve Dış Âlem)

 

Her ne kadar letâif dersleri bir bir aşılıyorsa da yine de bunların geçilmesi sâlik için yeterli değildir. Bunun ötesinde on sekiz bin âleme açılmak gerekir. Nefsin yedi mertebesi, ruhun beş mertebesi, sırrın da altı mertebesi toplamında on sekiz mertebe ediyor. Bu âlem de, on sekiz bin âlem. İnsana da âlemi suğra deniyor. Bir âlemi ekber var; dışımızdaki âlem, buna âfak diyoruz. Bir de içimizde bir âlem var buna da enfüs diyoruz. Nil, Seyhan, Ceyhan gibi değişik ırmakların denize aktıkları şekilde insan da vahdet denizine akar ve kendisinden bir eser kalmaz. Bu mertebelerde, çalışmaya göre, fenâ halleri, bekâ halleri, vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd halleri zuhur etmeye başlar. Bu, on sekiz mertebenin yanında bir de her letaifin kendi arasında biner perdesi vardır. Bunlar geçildiğinde derviş on sekiz bin âleme kendini açmış oluyor. Mesela kalbin, o yanıp batması, vurması, normal hâlinde zevkiyle birlikte kendi içinde bin hicap, bin tane perdesi var. Bunlar da geçilecek. Nasıl geçilecek? Dille haber verilemez ki. O, kalbin hallerindendir. Ancak böyle izah edebiliriz.

Diğer Yazılar
Namaz Vakitleri
Şehir :
Hadisi Şerif (Kütüb-i Sitte)
Yevm-il Kıyame | İslami Bilgiler