Kategoriler :
Alt Kategori :
Rabıta, Manevi Gıdamız
Tarih : 14.09.2011 18:28:01
Okunma : 1836
Toprağın içindeki bileşikler bitkileri, bitkiler de hayvanları, bitkilerin, hayvanların ürettikleri de insanları büyütüp, geliştirir. Rabıta rûhî hayatımızın devamı ve insan-ı kamilin yetişmesi için mânevî bir gıdadır.

Arabanın motoru mesabesinde olan kalb, bünyeye canlılık verdiği gibi, Allah’ın feyzini (İlâhî nazarını), aşkını, muhabbetini gönlünde taşıyan mürşid-i kamilin, arş-ı âzam olan (dokuzuncu kat semada bulunan, bütün varlığı kuşatan, Allah’ın kudret ve azametinin tecelli ettiği yer olan,) kalb-i saadetlerinin altına konulan kalb de, Hakk’ın nûrunu kana kana içerek sıhhat ve afiyete kavuşur.

 “Beni (muhabbetimi) ne yer aldı ne de sema, ancak kâmil mü’minin kalbi aldı.” buyrulan bir gönülden, İlâhî tecellilere (gayb âleminden kalbe akseden nurlara), vahdet-i vücud (Allah’tan başka her şeyi yok bilme) ve şühûda (Cenâb-ı Hakk’ı hâlik, ğayrını mahluk bilme hâline) eren, fenâ ve bekâ sırrına mazhar olan kalb sahibinin derûnundan içilmez mi hiç aşkın şarabı?

 

Vâsi olmuş kalbi ânın, vasfedemem ey yâren,

Yerleri, gökleri koysan, katiyyen doldu demem.

 

Yedi kat semayı yok farzedip, Arş-ı Âzama açılan gönül âlemi, murakabe (Allah’ın her yerde görüp, işittiğini bilme) sayesinde nasıl istifade ediyorsa, sadık müridde, Rahman olan Allah (c.c.)’ın feyzinden, rabıta-i mürşid vasıtasıyla aynı istifade gerçekleşir.

Rabıta, alaka ve bağ anlamına gelir. Kafada, gönülde mürid, şeyhiyle beraber olmak sûretiyle, Allah’ın muhabbetine erişmeye çalışır.

 

Zikredin dâimâ Bir’i,

Delil edin ğavsı, pîri.

 

Mânevî Olgunluğa Erişmek

 

Dil öğrenimi için hazırlık sınıfına; deryaya dalabilmek için, havuzlarda yüzmeye; yuvada yavru kuşun yiyeceğini kendi kendine temin edip uçmasına kadar, anası vasıtasıyla yemlenmesine; barajlardan gelen elektiriğin, trafo vasıtasıyla, kablolarla evlere taşınıp, evlerin aydınlanmasına benzer rabıta. Aynen bunun gibi derviş de (kendisini Mevlâ’ya veren kişi), belli bir döneme gelinceye kadar, on letaifi (insanın göğsünde bulunan kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ ve bedenle alakalı bulunan su, hava, ateş, toprak ve nefs derslerini) geçinceye kadar, mânevî vasıta mesabesinde olan, mürşid-i kâmilin Allah’ın hazinesi olan gönlünden içer Hakk’ın feyzini.

Murakabe hâline gelmeden, vasıtasız Mevlâ’dan istifade edeceğim diyen sâlikin durumu, (mânevî olgunluğa ermeye aday kişi); elektriğini trafo vasıtasıyla almayan lambanın patlamasına; uçacağım diye yavru kuşun, pat diye yere düşüp parçalanmasına; yüzme bilmeyen bir kimsenin denizde boğulmasına; yabancı dille eğitim yapacak talebenin, hazırlık sınıfını terk edip sınıfta kalmasına benzer.

 

Mânevî Yükseliş

 

Rabıta döneminde sâlik, bir ağacın köklerinin toprakla münasebeti sayesinde, dal ve budak salması, yaprak ve meyve vermesi gibi, Üstazının kalb-i münevverleri (nurlu kalpleri) vasıtasıyla, mânevî derece ve makamlar elde eder. Kur’an-ı Kerim’de geçen nefsin mertebelerini aşar. Fecr Sûresinin son ayetlerini yaşar. “(Allah mü’min kullarına ise) Ey nefs-i mutminne! (Kâmil bir iman sahibi olarak huzura ermiş olan nefis!) (Sen Rabbinden) razı,  O da senden razı olarak Rabbine dön! Artık (salih) kullarımın arasına katıl! Ve (onlarla) Cennetime gir!”

Nefsin mertebelerini şiir hâlinde Mustafa Hulûsî (k.s.) ne güzel açıklar:

 

 

“Emmare koymaz irfan,

Gönül etmesin karar,

Geçmeyen olur hayvan,

Levvâmeye yol lazım.

 

Mülhime zevk ü safa,

Orda görmezsin cefa,

Mutmainne derdine şifa,

Oraya izzet lazım.

 

Nefs-i Radiyye nerde,

Çalış var gör de,

Daima olur nurda,

Oraya dikkat lazım.

Nefs-i merdiyye durur,

Görmeyen gözü kördür,

Ora giren kutuptur,

Sıdk ile teslim lazım.

 

Makamatın rütbesi,

Kutbum kulların hası,

Makbul ânın duası,

Arayıp bulmak lazım.”

 

Ahlâkın Dönüşmesi

 

Üstazının kalbinden faydalanmayan kimsenin -toprakla ilgisini kesen ağacın kuruması gibi- göz pınarları kurumaya, gönül yaprakları, irfan çiçekleri ve meyveleri pörsümeye yüz tutar. Bu halde olan kişi bir zaman sonra taatlerde de tembellik göstermeye başlar.

Nasıl kaynayan su içindeki zararlı mikropları öldürüyorsa, aynı şekilde güneş gibi olan rabıta da, İlâhî ateşle kalbi yakarak kalpdeki kötü ahlak tohumlarını kökünden sökerek, silip atar. Gazabı, hilmiyyete, yumuşak huyluluğa; kibri tevazua; hayvani ve şehevi duyguları iffete, namusu korumaya; her türlü kötü davranışı güzel ahlaka dönüştürür. Herkesin örnek alacağı güzel bir hâle bürünür rabıtayla kişi.

Ne kadar rabıta yapsam da istifade edemiyorum diyen kimsenin hâli de şuna benzer. Arsasına su tutan kişinin arkı sağa sola açılacak olursa tarlaya su gelmez. İlâhî edeplere riayetsizlikle; dilin, yalan gıybet, dedikodu, iftira, söz getirip götürmelerle; kalbin, kendi namusu varken başkasının namusunu düşünmesi, haset ve kin ateşiyle yanmasıyla, Dînî emirlere riayet arkı bozulacak olursa, gönül arsasına feyiz gelmez.

Sâdık derviş, edebin en güzel tarifi olan sünnet-i seniyyeye, Peygamberimiz (s.a.v.)’in söz ve fiillerine riayetle, şeyh-i kamile muhabbetle, rabıtayla, arştan inen mânevî nimetle, insan-ı kamil olmaya aday olur. Yüzünden, gözünden, her zerresinden nur lemaan etmeye, fışkırmaya başlar. Kendisine, “Şu ne güzel adam, biz de böyle olsak.” dedirterek, hâliyle irşad eder insanları.

Asıl Râbıta

Üsve, hareketleri bir başkasınca taklit edilen kimse anlamına gelen rabıta, sadece şekil ve şemaile yapılmaz. İyilik ve takvada birbirleriyle yardımlaşıp, kötülükten kardeşlerini vaz geçirerek fena fi’l-ihvan, Allah (c.c.) ve Rasûlü (s.a.v.)’nün yoluna rehberlik eden şeyh-i kâmile muhabbetle fena fi’ş-şeyh, Peygamberimiz (s.a.v.)’i canından daha ziyade severek fena fi’r-Rasûl, Allah (c.c.)’a her şeyden daha fazla saygı ve sevgi göstererek fena fillah olan Hak dostunun, ahlak-ı fâzılasıyla ahlaklanmaktır asıl rabıta. Kendisini adım adım takip eden müridine Bayezid (k.s.): “Değil izimize basmak, derimizi de giysen, sözümüzü tutmadıkça fayda vermez.” der.

Şeyhim şeyhim diyen birine, üçlerden bir zat: “Evladım, senin şeyhim dediğin kadar ben, Rabbim desem kurtulurum.” der. Velayetin nûrunu taşıdığı için mürşid-i kamilleri, nübüvvet ve risaletin mührünü taşıdıkları için de Enbiya-i İzam’ı severiz. Şahsına değil tutkumuz, taşıdıkları mana ve esraradır.

Kendisinde âdemiyyet kokusu bile kalmayan, nafilelerle Hakk’a yaklaşan, her zerresinden Rahmânî koku duyulan ârif-i billaha yapılan rabıtayla, Rasûlü Ekrem (s.a.v.)’e ve Cenâb-ı Hakk’a kavuşmaktır asıl gaye.
Diğer Yazılar
Namaz Vakitleri
Şehir :
Hadisi Şerif (Kütüb-i Sitte)
Yevm-il Kıyame | İslami Bilgiler