Kategoriler :
Alt Kategori :
Allah'ı Zikretmek Gönüllere Şifa Verir
Tarih : 14.09.2011 18:04:05
Okunma : 3102
1. Zikrin Anlamı

Zikir kelimesi hatırlama manasına gelir. Yalnız bu hatırlama, güzel olan, hayırlı olan, iyi olan işlerde vuku bulan bir hatırlamadır. Eğer bir insanın iyiliği, güzelliği anlatılmışsa, 'Geçen gün sizi zikretmiştik.' denir. Eğer kötülüğünden bahsedilmişse, 'Zikriniz geçti.' denmez. Öyleyse; namaz zikirdir, insanlar arasında iyi münâsebetler, güzel komşuluk, aile arasında güzel geçim, ticari hukuka riâyet, bir mü’minin gönlünü almak zikirdir. Çünkü Allah (c.c.)’ı hatırlatan her şey zikirdir.

Mânevî hayata baktığımızda meşâyihi kiramın, kendilerine tâbi olan insanların Allah’a itaat etmeleri, Rasûlullah (s.a.v.)’ın ve Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine ulaşabilmeleri için birer vasıta olduklarını görürüz.

2. Zikrin Gayesi

Zikir yapılmasından maksadımız, ‘Muhlis’ vasfını kazanmaktır. “La ilahe illallah diyen cennete girecektir.” buyrulmaktadır. Ama ‘Muhlisan’ şartı vardır. Nedir bu tabirin manası? Muhlisan, herşeyi Allah (c.c.)’ın rızası için yapmak demektir. ‘Muhlis’ ve ‘Muhlas’ tabirleri farlıdır. ‘Muhlis’, ismi fâildir. ‘Muhlas’ ismi mef’uldür. Bu farkı talebeliğim esnasında düşünürdüm. Kastamonu’ya gittiğimizde Mehmet Fevzi Efendi (ö. 1989), bana bakıp: ‘Muhlis kesbîdir, Muhlas vehbîdir.’ diyerek meseleyi derhâl halletti. ‘Muhlas’ olabilmek için uğraşmalıyız. Böylesi bir kimseye, rıza-ı İlâhinin dışında birşey yaptıramazsınız. Hesabı kitabı yoktur, her yaptığı Allah rızası içindir. İşte zikrin neticesi budur.

Mürşid dediğimiz zaman ‘dönüştürücü’ aklımıza gelir. Bulunulan hâlden, Peygamberimiz (s.a.v.)’in istediği güzel hâle, ahlâka dönüşmektir gaye. Vazife almak hususunda da eksiklikler var. Uluorta, ‘Kim vazife alacak?’ deniliyor. İnsanlar birbirine bakıyor. Bunun hiçbir anlamı yok. Aldıktan birkaç gün sonra bu vazife unutulacaktır. Bir kere, cezbolunması gerekir. Kalben muhabbet edilmesi gerekir. Bu muhabbet, bu zevk olmadan vazife alınmaz.

Girişler üç çeşittir. Birincisi; sadece Mevla’nın rızası için girenler. Bunlar hakikaten faydalanan kimselerdir. Allah’ın muhabbetine, bu yol vasıtasıyla ulaşmaya çalışırlar. Kimileri de, ‘Şu girdi, bu girdi, ben de gireyim.’ diyerek vazife alırlar. Öteki çıktığı zaman tabî o da çıkacaktır. Bir üçüncüsü de teşviklerle ders alanlardır. Bunlar da ne kadar teşvik edilirlerse o kadar yol alırlar.

İslâm ahlakındaki en büyük gaye; ne yaparsak yapalım, yaptığımız işi Allah rızası için yapmaktır. Birinci şart budur. Muhlas olabilmektir. Sonra ‘takva’ gelir. Şeyh Mustafa Efendimiz (k.s.)’in de dediği üzere, tıpkı günümüzde doktora gitmeden bazı âletlerle bazı ölçümlerin yapılması gibi, bizim de kendimizi ölçeceğimiz iki tane işaret vardır. Birincisi, ibadet-ü taati zevkle yapabilmektir. Efendimiz (s.a.v.)’in buyurduğu üzere, arş-ı âzâmın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıftan birisi de, ibadet-ü taatini zevkle yapan gençtir. İnsanlar bu noktada ikiye ayrılır. Emir olduğu için yapanlar, bir de zevkle yapanlar. İkinci ölçümüz ise Allah korkusunun artmasıdır. Bu zikirleri yapmaktan maksat, takvanın meydana gelmesidir. Bu zikirler sayesinde, iki sınıf insandan, zevk almak için ibadet yapan insanlardan olmaya çalışırız. İbadetimizi zikirler sayesinde zevk içerisinde yaparız. Kuru kuruya değil, manasını düşünerek ve o anda yaşayarak ibadetini yapan insanlarla bizim aramızda fark vardır.

3. Zikrin Âdâbı

Binlerce defa ‘Allah’ demektense huzurla bir defa ‘Allah’ demek daha üstündür. Tesbihi nasıl çektiğinizi bilmeden, anlamını düşünmeden yapmaktansa, anlamını düşünerek, azametini tefekkür ederek ve onun hayata geçirilmesinin idrakinde olarak yapılan zikir evlâdır.

Faraza, duyduğum kadarıyla, beş yüz defa Allah diyoruz. Fırsat bulamazsak olur ama sandalye üzerinde falan değil, daha sakin ve karanlık bir ortamda, dış âlemle irtibatımızı keserek, kalbimize, gönlümüze dönerek bunu yapmalıyız. ‘Kur’an gece indirildi.’ buyrulmasının bir anlamı, bir sırrı vardır. İsrâ Sûresi’nde Cenab-ı Hakk Habibini Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya gece yürüttüğünü haber veriyor. Geceleri göz dinlenir, kulak dinlenir, kalp dinlenir ve kişi bütün potansiyeli ile kendisini zikre verme imkanı bulur. Sami Ramazanoğlu Hazretleri (k.s.), gündüz yapılan taatle, gece yapılan taat arasındaki farkı, 'Eğer ders, gece yapılmaz da gündüz yapılırsa, kazaya kalan oruç gibi olur.' buyurarak haber vermektedir. Temiz bir seccade üstünde oturulur, huzurla ‘Allah’ denir. Beş yüzünde dil damağa yapıştırılır ve hareket ettirilmez. Ocağın üzerine su koyduğumuzu düşünelim. Ocağı açarsınız ve su ısınmaya başlar. Başlangıçta parmağımızı suya değdirirken, daha sonra dokunamaz oluruz. Nihayetinde neredeyse buharına da parmağımızı yaklaştıramayız. Önceleri hafif atışlar hissedilir, sonra gümbür gümbür kaynar. Kalb de aynen bunun gibidir. Önceleri yanar, bazen iğne batar gibi gelir insana. Daha sonra ara ara vuruşlar meydana gelir. Koşup da durduğumuzda, heyecanlandığımızda olduğu gibi kalbimiz sanki fırlayıp yerinden çıkacakmışçasına hareket eder. İkinci beş yüz de içe verilmek sûretiyle kalb zikre geçer, gönül arınır, temizlenir.

4. Ferdî ve Cemaat Hâlinde Zikir

Zikir, ferdî ve cemaat hâlinde olmak üzere ikiye ayrılır. Ahmet b. Hanbel Hazretleri’nin Müsned’inde de geçtiği gibi, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e Ali (r.a) gelmiş ve: 'Ya Rasûlallah! Benim için bir telkinde bulun.' demişlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de mübarek gözlerini yumarak üç defa kelime-i tevhidi okumuşlardır. O da huzur ve huşû içinde Peygamberimiz (s.a.v.)’i takip etmiştir. Bu, ferdî zikre örnektir. Bir de cemaat hâlinde olan zikir vardır. Ashâb-ı Kiram’ın bir araya toplandığı bir mecliste Peygamber Efendimiz (s.a.v.): 'Cennet bahçesine uğradığınız zaman meyvelerinden yiyin.' buyurmuşlardır. Ashab, cennet bahçesi ve meyvelerinden maksadın ne olduğunu sorduğunda Efendimiz (s.a.v.): 'Zikir halkalarıdır.” buyurmuşlardır.

Kur’an-ı Kerim’de de geçen aşk ehli bir basîr zümre, ‘Ulu’l el-bâb’ vardır. Bu insanlar gönül ehli insanlardır. Asırlar boyu devam ettiği söylenen salihlerle meşâyihin çatışması aslında yoktur. Cenab-ı Allah sevdiği kullarını dinde ince anlayış sahibi kılıyor. Fakihler, şer-i meselelerde delilleri ortaya koyarak yürümüşlerdir. Aşk ehli insanlar, bunları bilmekle beraber, zâhiri yönü asla terketmeden işin kalbî, ruhî, mânevî yönüyle ilgilenerek bilginin esasına erişmişlerdir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.): 'Kişi bildiği ile amel ederse, Cenab-ı Allah ona bilmediğini mâlum kılar.' buyurmuşlardır. Evliyâullahın bu vasıta ile eriştikleri bir nur vardır, bir haz vardır. Biz buna ehil olmamakla birlikte, ehil olanların yanlarında bulunduk, sohbetlerinden istifade ettik.

5. Açık ve Gizli Zikir

Hâl ehli insanlardan gördüğümüz, duyduğumuz kadarıyla, açık zikir ve gizli zikir telkini şeklinde iki usûl bulunmaktadır. Efendimiz (s.a.v.) ölmek üzere olan bir kimseye kelime-i tevhidi telkin etmişlerdir. Bu, açık zikre örnektir. Gizli zikir ise Kur’an-ı Kerim’de sayılamayacak kadar çok Ayet-i Kerime’de haber verilmiştir. Uyuyan adamı nasıl uyandırırız? O’na ‘Abdullah! Abdullah!’ diye sesleniriz ve onu uyandırmaya çalışırız. Uyandıktan sonra bağırmaya gerek var mıdır?

Allah (c.c.) hepimizi ıslah etsin, ortak bir hastalığımız var; o da gaflet hastalığı. Bu hastalığın ilacı Hakk’ı tavsiye etmektir. Bu da insanların durumlarını gözönüne alarak yapılmalıdır. İtikadi hata içerisinde bulunan, inanç hususunda tamamen ters olan bir kimseye zikir telkini yapamazsınız.

Zikir, hatırlatma manasına geldiğine göre sadece hatırlatma amacıyla ibadet ve taat konusunda bilgi verilir. Bu konuda elinden geldiğini yapmaya çalışan insana da husûsi zikirler telkin edilir.

İmam-ı Rabbani Hazretleri (ö. 1034/1624)’ni unutmayalım. İmam-ı Rabbâni Hazretleri Vahdet-i Şuhûd makamında olduğu için, delilleri ortaya koymak sûretiyle hareket etme yoluna gitmiştir. Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin başını çektiği bir zümre ise herşeye fenâ makâmından bakmak sûretiyle meselelere yaklaşır. Her ikisinin de geldiği nokta aynıdır. İmam-ı Rabbâni Hazretleri, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nde olduğu gibi hem zâhiri hem de bâtınî yönde söz sahibidir. Bizim gibi insanlar bunları tefrik edemeyeceği, ayırt edemeyeceği için hep İmam-ı Rabbâni Hazretleri’nden bahsediyoruz. Bildiğimiz kadarıyla Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin eserlerini okuyarak İslam’a girenlerin sayısı çok fazladır. O’nun kitaplarını okuyarak İslam’a giren, O’na hayran olan pekçok insan var. İlkokul çocuğu cebiri, bir bilmeyenli, iki bilinmeyenli denklemleri, kök almayı, sinüsü, kosinüsü, tanjantı, kotanjantı herhalde bilecek değildir. Ne yapacaktır, birer-ikişer sayacaktır; toplamayı, çıkarmayı yapacaktır, belki bölmeye ikinci sene sıra gelecektir.

Daha, toplamayla, çıkarmayla meşgul olanlar, kalkıp da cebirle, geometriyle meşgul olacak olurlarsa, tabîidir ki Muhyiddin’i Arabi Hazretleri’ne olmadık sözler söyleyeceklerdir. Keşke o makama gelinebilse, bu büyük zât anlaşılabilse.

İmam-ı Rabbâni Hazretleri kötülük içindeki insanlara zikir telkininde bulunup-bulunmama hususunu soran talebelerine, bu insanlara da zikir telkininde bulunulması gerektiğini, umulur ki kurtulmalarına vesile olacağını ifade etmişlerdir.

6. İnsanın Yaratılışında Yer Alan

Dört Unsur (Anâsır-ı Erbaa)

Bedenimizin yapısında eskilerin deyimiyle anâsır-ı erbaa vardır. Su, hava, ateş ve toprak. Eksikliğimiz olduğu için kendimizden örnek verelim:

Üstadımızın sohbetlerinde bağırma meydana gelir, duramaz, meclisin ortasına yürürdüm. İzmir’den bir cemaat gelmişti. Cemaate, Hacı Hasan Efendimiz (k.s.), Sami Ramazanoğlu Efendimiz (k.s)’den bahsediyorlardı. Bu esnâda ben bayılıp düşmüşüm. Bu hâdise Sami Efendimiz (k.s.)’e haber verildiğinde, ‘Unsûr-u narisi yanmış.’ buyurmuşlar. Dikkat ederseniz bir mürşid tarifi yapacağım: 'Şeyh, vücuddaki anasır-ı erbaa’nın dozajını ayarlayan kimsedir.' Bu, kafayı oynatma değil, düzeltme mesleğidir. Bu sebeble kafasını oynatan kaç kimse vardır? Hakiki bir mürşid, bırakın kafayı oynatmayı, hasta hâli sıhhate dönüştürür Allah’ın izniyle.

Cezbe, kalbin Allah’a yönelmesidir. Ses hızı, ışık hızı onun yanında çok yavaş kalır. Vücud yapımızdaki dört unsurun dozajını ayarlayıp, nefsin esaretinden kurtarıp, ruhun emrine verilmesine mânevî hayat diyoruz. Mürşid de bunu gerçekleştiren kimsedir. Mâneviyyat bizi kendimize zulmetmekten kurtarır. Hz. Adem yasak meyveden yeyince Cenab-ı Hakk: 'Nefsine zulmettin.' buyurmuştur. Mürşidler de bizlerin elinden tutup, bizleri Rasûlullah (s.a.v.)’ın muhabbetine ve Zâtının aşkına teslim ediyorlar. Bu dört madde nefsin eline geçerse ne olur? Hava nefsin elinde olursa, her tarafı yakıp yıkar. Ruhun elinde olursa ‘hû’ya dönüşür. Asr-ı Saadet hayatındaki, değerini ölçemediğimiz, 'Hangisine uyarsanız kurtuluşa erersiniz.' diye buyrulan o güzide insanların ahlakını kendine örnek edinen insanlar ortaya çıkar ve huzur ortamı meydana gelir.

7. Beş Rûhânî Zikir Merkezi (Letâif-i Hamse)

Vücutta, sadrımızda beş tane letâif vardır: Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Bunlar emir âlemidir. Halk da bedenle alakalıdır. Gönül, Allah’ı zikrettiği zaman ne bir ticaret, ne de bir alış-veriş onları Allah’ın zikrinden alıkoyar. Nasıl alıkoyar ki? 'El kârda gönül yarda' sözü mucibince, el dünya işiyle uğraşırken, gönül yâr olan Allah’la meşgul olur. Kafa ile gönül birbirinden ayrıdır. Sami Efendimiz Hazretleri (k.s.) ne güzel ifade buyuruyor; bir araba ile misal veriyor. Arabanın motoru, çalışmasını temin ediyor, direksiyonu da sağa sola, nereye gidecekse onu yerine getiriyor. Gönül bir motor gibi Allah’ı zikreder, kafa da dünya işlerini tedbir eder, ayarlar. Bütün işlerimiz kalple alakalı olacak olursa o işte yalnızlık olmaz. Ticarette, günlük işlerimizde, yaptığımız bütün fiillerimizde haksızlığa gitmeyiz. Kalb salih olursa vücut da salih olur. Kalb fesada giderse vücut da fesada gider, göz harama bakar, kulak isyana düşer. El, hayır yapması gerekirken hırsızlığa meyleder. Memleket fesada uğrar. O bakımdan bütün insanlığın kurtuluşu kalbi ihyaya bağlıdır. Efendimiz (s.a.v)’in Mekke döneminde inen ayetler, daha çok kalbî olan vazifeleri bildirir.

8. Letâiflerin Zikre Geçmesi

Zikir başta lisan ile olur. ‘Allah’ dedikçe kalb dediğimiz yer yanmaya başlar, sonra vurur. Vurduğu zaman iç aleme döner. O zaman sağ memenin iki parmak altında olan rûh letâifinin üzerinde durulur. Aynı haller burda da gerçekleşir, ardından normal hâle geçer. Huzur hâlini izah etmek gerçekten zordur. “Tatmayan bilmez.” dendiği gibi izahta zorlanıyoruz. Sır dediğimiz yer kalbin üst kısmındadır. Hafî dediğimiz yer ruhun üst kısmıdır. Ahfâ döşümüzün ortasıdır. Dışardan belli olmaz ama Esad-ı Erbili Hazretleri’nin: “Gül yaprağının her noktası güldür.” buyurdukları gibi vücudun da her noktası Allah’ı zikreder.

Letâiflerin herbirinin biner perdesi ve nûru vardır. Sadırda bulunan beş letaifin ve vücûdun maddi yapısını

oluşturan su, hava, ateş, toprak ve nefsin Mevla’yı zikretmesiyle sâlik -nehirlerin deryaya akması gibi- rahmet okyanusuna kavuşur; vahdet deryasında kaybolarak vuslata erer. Günümüzde dersler, rızıkta temizlik tam hasıl olmadığı için, letaiflerin hareketiyle geçiliyor.

Günümüzde insanımız mânâdan ziyade maddeye yönelmiş durumda. Çoğumuz, 'Menfaatim ne olacak? Geleceğim, geçimim ne olacak? Çoluk çoluğum ne olacak?’’ gibi endişelerin içinde kaybolmuş durumda. Allah u Teala’nın istediği, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yaşadığı gibi bir hayatı nasıl yaşar, çevremde de yaşatılmasına nasıl gayret ederim? Bunları düşünenlerimizin sayısı çok az. Eğer bu düşünceyi sağlayacak olursak, ahireti dünyanın önüne alacak olursak, Allah (c.c)’ın aşkını ve muhabbetini nefsâni arzuların önüne alacak olursak, birbirimizle olan ilişkilerimiz, ailemizle, çoluk çocuğumuzla olan ilişkilerimiz, bütün maddî değerlere bakış açımız değişecektir. Yaptığımız zikirlerin bizde yapacağı en büyük etki, maddeyi de Allah (c.c)’ın emrine vermek olacaktır.

Her şeyimizi, düşüncemiz uğrunda feda etme aşkı ve zevki temin edilirse, zikrimizin amacı yerine gelmiş olur. Toplumda îsâr yerine getirilirse, “Bugün ben alışverişte siftah yaptım, komşum yapmadı.” diyebilecek insanlar yetişecek olursa, o toplumda huzursuzluk olur mu? Olmaz. Savaşlarda tam ölmek üzere olan ve suya ihtiyaç duyan Ashab-ı Kiram, yanındakini göstererek suyun kardeşine verilmesini ister. Bir diğeri, diliyle ifade edemese bile gözüyle yanındakini işaret eder. Böyle bir toplum elbetteki huzur içinde olur. Mühim olan, gönlü derviş edebilmektir. “Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değildir.” sözü önemlidir. Tevacüt ve cezbe halleri, çoşkunluk halleri, şer-i şerife uygun davranılacak olursa câizdir. Aksi halde büyük tehlikeler zuhur edebilir.

Rabbinin huzurunda hesap vereceğinin bilincinde olan, zikirle kalbî eğitimini yapmış insanların oluşturduğu toplumlarda huzursuzluk da olmayacaktır. Ayakta iken, otururken ve yan olarak yatarken, her an üzere zikri bize Cenab-ı Allah haber vermektedir. Toplumdan uzaklaşmadan, zikir meclislerinin lezzetinden Cenab-ı Allah hepimizi nasibdâr eylesin.
Diğer Yazılar
Namaz Vakitleri
Şehir :
Hadisi Şerif (Kütüb-i Sitte)
Yevm-il Kıyame | İslami Bilgiler