Kategoriler :
Alt Kategori :
Mürşid-i Kamil'in Vasıfları - İlim
Tarih : 14.09.2011 17:28:28
Okunma : 1346
Cenab-ı Hakk, ilim sahibi olmayan kimseye, velayet de lütfetmez. Tâlût’u, Cenab-ı Hakk hükümdar olarak gönderdiğinde: 'Onu, Allah, size hükümdar seçmiş ve ona, bilgi ve vücut bakımından bir güç, bir genişlik vermiştir.' (Bakara: 247) ayetiyle, 'O, bize nasıl hükümdar olabilir?' diye itiraz edenlere, Rabbimiz tarafından cevap verilmiştir. Zahiren, bir hocanın eğitiminden geçmeyenler ise: 'Biz, ona, katımızdan bir ilim öğretmiştik.' (Kehf: 65) buyurulan ilm-i ledünle1 (aracısız, Hakk’tan gelen ilimle), marifetle mükafatlandırılırlar.

 Abdest azalarını yıkarken, birinci yıkayışta emmareden (nefsin bütün arzularından), ikinci yıkayışta levvameden kurtularak (nurla zulmetin karmakarışık olduğu hâlden), son defasında da mülhimeden arınıp (nurun zulmete galip olduğu makamdan) mutmainneye (iradeyi tamamen Allah’a teslim etme makamına) erişerek, zahiri ve batınî temizliği yapmayı, hiçbir hocadan, kitaptan görmedik ama Üstazımızın mübarek dillerinden işittik. Namazda tekbir alırken, bir elimizle dünya, diğeriyle de uhra muhabbetini atıp, sırf Allah’ın aşkıyla namaz kılmayı da ondan duyduğumuz gibi, Hakk’dan aldıkları ilimle, çevrelerini aydınlattıklarını müşahede ettik.

 

Bir mektebe oldu ki müdâvim

Allah idi zatına muallim

 

Müsabakaya girip boyayla, cilayla, çeşit çeşit renklerle duvarını süsleyen Çin’li ustanın esrarengiz sanatına karşı; kum, kireç ve çimento karışımı harcıyla, duvarını sıvaya sıvaya âyine gibi yapıp, karşı duvardaki süsleri, kendisinde pırıl pırıl parlatan Rum usta gibi, zikir ve fikirle, Hakk’a duyduğu derin saygı, haşyet ve tazimle kalbini nurlandıran hâlis kul da; kitaplardan, hocalardan aldığı ilimle; kafasını tezyin eden ulemanın ilmini, fen ve sanatını gönlüne aksettirerek âlemi tenvir eder.*

Hata ve kusurları biiznillahi Teâlâ müşahede ederek giderir. Kendilerine tabi olanları Allah ve Rasûlüne âşık bir kul hâline getirmektir gayeleri.

Kendisinden geçerek gaybet hâlini yaşayan mânevî evladına Şah-ı Nakşbend (k.s.): 'Bizi bırak Allah’a dön.' der.

Üstazımız, âşıklarından biri için: 'Peygamberimiz (s.a.v.)’in mânevî defterine bu evladımızın ismini biz kaydettirdik.' buyururlar.

Müridin hedefi, Peygamberimiz (s.a.v.)’in aşkına ermek olmalı. Oradan da Rabbimizi bulmalı. Bu asıl gayeye erişemeyen bizleri de öğüt ve nasihatleriyle ıslaha çalışırlar. Hedefi gözetleyenlere sükûtî irşadlarını yaparken, bizlere de sözlü uyarılarla istikameti tayin ederler. İrfan çiçeklerinin açtığı, tecelli nurlarının aksettiği gönül bahçelerinin eşsiz nimetlerini, şeytan ve nefis kurtları yeyip talan etmesin diye, dînî görevlerimizi anlatırlar saatlerce.

Kalplerde zuhur eden mânevî hastalıkları yüzümüzde müşahede ederek, ikazlarda bulunurlar. Sanayi Camii’nde2 vaazlarını tamamladıktan sonra Üstazımız, birden, heyecanla, 'Zinaya yaklaşmayın; çünkü o pek çirkindir ve kötü bir yoldur.' (İsra: 32) ikaz-ı İlahisi ile seslenir cemaate. Meğer son anda camiye giren, bu fena fiili yapmayı aklına koyan kimseyi Allah’ın izni ile hissetmişlerdir. Bir cana kıymayı tasarlayan adamı da, 'Allah’ın haram kıldığı canı, haklı bir sebep olmadan öldürmeyin.' (İsra: 33) ayet-i celilesiyle ve hadis-i şerif’lerle, öğüt ve nasihatleriyle bu menhiyattan kaçındırırlar. Efendimiz (s.a.v.)’in hürmetine, isyanı sebebiyle ıslah olmayan, şekli değişip hayvan simasına dönmeyen, fakat kalbi, gönlü bozulan kimseleri her fırsatta ikaz ederler. Nefisleri için kızmazlar, Allah rızası için gayrete gelirler.

Tevazu ve hilmiyetle, 'Mü’minlere kanatlarını indir.' (Hicr: 88) edeb-i İlâhîsi ile alçak gönüllü ve şefkatli davranırlar insanlara. 'Kafirlere karşı çok çetin, çok şiddetlidirler. Kendi aralarında merhametlidirler.' (Feth: 29) esasını da koruyarak, Allah için sevgi ve Allah için buğz kanatlarıyla bir dervişin irfan semasında kanatlanacağını haber verirler.

1947 yılında vapurla gittikleri Hac yolculuğunda yaşlı bir zât Üstazımıza, -kendi sûretini âyinede görerek- kötü isnatlarda bulunur. Çok genç olan Üstazımız, gayet beşûş bir çehre ile: 'Amca! Bu saydığınız fena huylara tövbe etmek için bu yola çıktık.' buyurur. Memleketine döndüğünde, bu olgunluğa, kemâle hayran kalan amca, intisap ederek: 'Beni kendine köle ettin.' der.

Mahallemizde en çok, su sebebiyle kavga çıkardı. Su pek yeterli değildi. Üstazımızın bahçesine akan suyu gasp eder biri. Üstazımız hiç kızmadan: 'Bu su ile abdest al, guslet, temizlen.' der ve geçerler. Öyle bir kalbe maliktirler ki, o gönül, Hakk’tan gayrı bir endişeyi taşımaz. Rabiatü’l-Adeviyye (r. anha) kendisine, 'Şeytan’a buğzeder misin?' diyen şahsa: 'Allah (c.c.)’a sevgiden ona yer kalmadı.' buyurur. Peygamberimiz (s.a.v.): 'Düşmanını cezalandırmaya muktedir isen, o nimetin şükrünü af ile yerine getir.' 'Hilmiyyet (yumuşak huyluluk) gösteren, insanların gözünde büyüklük kazanır. Anlayış gösterenin kemâli artar.' hadis-i şerifleriyle bu huyun güzelliğini haber verirler. 'Kim af ve ıslah ederse, onun mükafatı Allah’a aittir.' (Şûra: 40) buyurur Rabbimiz.
____________________
1- İlm-i Ledün: Hakk’ın katından gelen bilgi. Mutasavvıflar, bütün ilimlerin Allah katından geldiğine inanırlar. Ancak şer’î ve zahiri ilimler, melekler ve Rasûl aracılığı ile gelir. İlham ise aracısız olarak doğrudan Hakk’tan gelir. Onun için ilhama, ilm-i ledün denilmiştir. Bu ilim kişiye özgü mahrem bir bilgidir.

 

*Çinliler kendilerine güvenerek Rumlara karşı övündüler: “Resim sanatında dünyada bizden daha üstünü yok.” dediler. Buna karşılık Rumlar da: “Hayır, bu iddianız doğru değil, biz daha mahir kişileriz.” dediler. Bu iddialar adil bir padişahın kulağına gitti. Padişah:

“Ben sizi imtihan edeceğim, bakalım hanginizin dediği doğru.” dedi.

Çinliler de Rum diyarının ressamları da hazırlandılar.

Çinli ressamlar: “Bize bir oda verin, bir oda da siz alın, herbirimiz burada hünerlerimizi sergileyelim, işimiz bitince padişah gelsin baksın ve kimin daha üstün olduğuna karar versin.” dediler.

Kapıları karşı karşıya iki odadan birini Çinli ressamlara, diğerini Rum diyarının ressamlarına verdiler.

Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Padişah bunun üzerine hazinesini açtı.

Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekte onlar da bu boyalarla çeşitli resimler, süsler yapmaktaydı.

Rum ressamları ise:

“Pas giderilmeden ne boya işe yarar ne de resim.” diye düşünüyorlar habire her yeri cilalayıp duruyorlardı.

Rum diyarının ressamları bu düşünceyle günlerce duvarları cilalayıp durdular. Sonunda her yer pırıl pırıl oldu. Gökyüzü gibi berrak bir hâl aldı.

Nihayet Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıklarından emindi ve yaptıkları bu güzel işten dolayı çok sevinçliydiler.

Padişaha haber verildi. Padişah gelerek önce Çinli ressamların resip yapıp süsledikleri odaya girdi, resimleri gördü, bütün yapılanlar fevkalade şeylerdi. Çinli ressamların yaptıklarını beğenerek takdir eden padişah buradan çıkarak Rum diyarının ressamlarının bulundukları odaya girdi. Bir Rum ressam, Çinli ressamların resim yaptıkları odayı görmeye mani olan aradaki perdeyi kaldırdı. Çinli ressamların yaptıkları süsler ve resimler bu odanın cilalanmış duvarlarına yansıdı. O odada ne varsa burada da öyle, hatta daha güzel ve daha parlak bir biçimde görünmeye başladı.

Rum diyarının ressamlarının bulundukları oda, dille tarifi mümkün olmayan bir hâldeydi ve bu hâliyle Çinli ressamların odasından binlerce defa daha güzeldi. Böylece Rum diyarının ressamları bu imtihanı kazanmış oldular. (Kaynak: Mesnevide Geçen Bütün Hikayeler, Haz: Mehmet Zeren, Hazen, 1996, sh. 60-62)

2-Sanayi Camii: Kayseri’nin Yahyalı İlçesi merkezinde yeralan ve Hacı Hasan Efendi (k.s.)’nin zaman zaman irşad vazifesinde bulunduğu camidir.
Diğer Yazılar
Namaz Vakitleri
Şehir :
Hadisi Şerif (Kütüb-i Sitte)
Yevm-il Kıyame | İslami Bilgiler