Kategoriler :
Alt Kategori :
Nûr-i Nebevi (sav)
Tarih : 25.01.2016 21:49:44
Okunma : 447
Hz. Câbir (ra), “Anam-babam sana feda olsun Yâ Rasûlallah! Allah’ın yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver.” deyince Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Ey Câbir! Allahu Teâlâ, eşyayı yaratmazdan önce Kendi nurundan, senin Peygamberinin nûrunu yarattı. ”

Eğer Allah’ı Seviyorsanız

“(Rasûlüm!) Biz Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ, 21/107)

“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmran, 3/31)

“Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr, 59/7)

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size; Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini yerine getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (Tevbe, 9/24)

“Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salavât getirirler. Ey mü’minler! Siz de ona salavât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (Ahzab, 33/56)

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de itaat edin.” (Nisâ, 4/59)

“Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” (Nisâ, 4/14)

“Eğer O’na itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.” (Nûr, 24/54)

Muhammed-i Muhtâr’ ın Yolunun Tozu, Toprağıyım

Ben sağ olduğum müddetçe Kur’ân’ın kulu kölesi, bendesiyim

Muhammed-i Muhtâr’ın yolunun tozu, toprağıyım

Eğer bir kimse benden bundan başkasını naklederse

Ben ondan da bîzarım, o sözden de

(Mevlânâ)

Muhammed-i Arabî, kim Rasûl-i ekmeldir

Tekarrübiyle kamu enbiyâdan efdaldir

Kılan Rasullerin kavmineydi daveti çün

Nübüvveti ile bu ins ü cinne mürseldir

Kim ânı medh ede çün, medhidir O’nun Levlâk

Defatîr-i dü cihan midhatinde mücmeldir
(II. Beyazıt Han)


Gönül nûr-i cemâlinden Habîbim bir ziya ister

Gözüm hâk-i rehinden ey tabîbim tûtiya ister1
(Es’ad-ı Erbilî)

Peygamberimiz Allah’ın nûrundan yaratılmıştır. Hz. Câbir (ra): “Anam-babam sana fedâ olsun Yâ Rasûlallah! Allah’ın yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver.” deyince Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Ey Câbir! Allahu Teâlâ, eşyâyı yaratmazdan önce Kendi nûrundan, senin Peygamberinin nûrunu yarattı.” Peygamberimiz (sav) Allah’ın nûrundan, kamil mü’minler de Habibullah (sav)’ın nûrundan yaratılmıştır.

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın.”(Mâide, 5/35) âyet-i celîlesinin gereği olarak Efendimiz (sav), bizi, bütün gayretiyle Hakk’a ulaştırmaya çalışıyor. Yanan ateşin başında oturan adamın, ocağa üşüşen kelebekleri, kanatlarından tutup kurtardığı gibi O (sav) da, insanları, azaptan halas edip rahmete, Cennet ve Cemal-i İlâhiyye’ye ulaştırıyor.

“O (Hakim, Aziz, Kuddüs ve Melik olan, göklerde ve yerde her şeyin kendisini tesbih ettiği) Allah’tır ki (izzet ve hikmetinin alametlerinden olarak) ümmîler içinde (Araplar arasında kendilerinden bir Rasûl gönderdi) üzerlerine Allah’ın âyetlerini okuyor ve onları tezkiye (bâtıl inançlardan, fena huylardan temizleyip feyizlendiriyor, fikirlerini açıyor ve onları bütün âlemler için nûrlandırıyor) ve onlara kitap (Kur’an’ı, sünnet ve hadîslerle hükümleri yerine getirmek için aklî ve naklî ilimler yanında işler) ve hikmeti öğretiyor. Halbuki bundan önce o ümmîler, açık bir dalâlet içinde, ne yapacaklarım bilmez şaşkın bir halde idiler.” (Cuma, 62/2)

Cehâlet karanlığında yolunu şaşıran bu insanlar, hidâyet-i İlâhî ile Peygamberimiz (sav)’ in terbiyesinden geçerek, “Sahabelerim yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtuluşa erersiniz.” müjde-i Nebevviye’sine mazhar olmuşlardır. Sıddîk-i A’zam (ra), hicret ederken gizlendikleri mağarada Rasûlullah (sav) tarafından ta’lim ettirilen, hafî2 olarak yapılan “Allah” zikrini; Peygamberimiz (sav)’in yatağına, O (sav)’nu, müşriklerin tasallutundan korumak için canı pahasına yatan Hz. Ali (kv) de, açıktan okunan “Kelime-i Tevhid” zikrini, kendisinden sonra gelen nesillere öğretmekle memur buyrulmuştur.

“Ümmetimin âlimlerini hürmet ve tazimle karşılayınız. Zira onlar yeryüzünün yıldızlarıdır.” Hadîs-i Şerifinin muhatabı, dünya ve ahretin ışığı, Allah ve Rasûlü (sav)’nün âşığı bu has kullar, her devirde mevcut, esmâ-i İlâhî’ye mazhar kutbu’l-aktâb ve gavs-i a’zamlardır.3

Hz. Ali (kv), Beytullah’ın üzerindeki putları indirmek için Peygamberimiz (sav)’in yardımıyla putun ayaklarına yapıştığında “Öyle bir güce sahip oldum ki, Rasûlullah (sav)’ın himmetiyle, değil putları, yedi kat semâyı da devirebilirdim. O anda bana yedi kat semâ ve arzda Habîbullah’ın nûru keşfolundu.” buyurur.

Peygamberimiz (sav), Mîrac Gecesi’nde Cebrâil (as)’i bütün heybetiyle görünce bir müddet kendinden geçer. Rabbimiz “Yâ Muhammedi Cebrâil Senin iç âlemini, nûrunu görse ebedî kendine gelemez.” buyurur.

Veysel Karânî (ks), Peygamberimiz (sav)’i hâne-i saâdetlerinde bulamayınca yana yakıla memleketine geri döner. Mescid-den eve gelen Rasûlullah (sav), Âişe annemizden; Veysel Karânî’nin geldiğini ve annesinin “Evde bulursan görüş, yoksa geri gel.” sözüne riâyetle: “Annenize itaat edin!” emr-i Muhammedi’sine dikkatle, görüşmeden ayrıldığını öğrenir. Peygamberimiz (sav), “Yâ Âişe! Beni hakikatte kim görebilir?” buyurarak zâhirî nikâbını, perdesini kaldırır. Derûnundaki, iç âlemindeki nûra bakmaya tahammül edemeyen Hz. Âişe (r.anha) annemiz kendinden geçerek baygın bir şekilde yere düşer. Nûr, Peygamberimiz (sav)’in mühim özelliklerindendir. “Ey Peygamber! Biz Seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a davet eden bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab, 33/45-46)

Kişinin Kemâli’nin Ölçüsü

Haccı müteakiben Medîne-i Münevvere’ye geldiğimiz günlerdi... Bir gece vakti Kubbe-i Hadrâ’nın karşısında uzun bir müddet durup, “Yâ Rasülallah! Bütün hata ve isyanımla huzuruna geldim.” diye iç geçiriyordum. O esnada tanıdığımız bir arkadaş grubuna tesadüf ettim. Musafahalaşıp hal ve hatır sorduktan sonra onlara, “Size bir ölçü vereyim.” dedim ve ekledim:

“Kişinin kemâlinin ölçüsü, Efendimiz (sav)’e olan saygı ve edebi oranındadır.”

Ebu’l-Abbasü’l-Mürsî (ks), “Her sene Arafat’ta bulunmazsam, cennetleri müşâhede etmezsem, her gün Rasûlullah (sav)’ı görmezsem kendimi hakîkî mü’minlerden saymam.” der.

Ahmet er-Rufâî (ks), Peygamberimiz (sav)’i görmediği gün, imanını yeniden tazelermiş.

Şeyh Şâzelî (ks), “Göz açıp yumuncaya kadar da olsa, Efendimiz (sav)’i görmezsem kendimi hakîkî mü’minlerden saymam.” buyurur.

İhya yazan İmam Gazalî (rha) gibi “Tarîkat-ı Muhammediyye” adlı eserin müellifi Hâdim-i Merhûm (ks) da kitabını bizzat Peygamber Efendimiz (sav)’e arz ederek tashih etmiştir.

Üstadımız Hasan Efendi (ks), 1955 yılında, Ramazân-ı Şerifte, Adana’mn Şeyhoğlu Camii’nde on binlerce insana hitap eder. Cami bir saat önceden lebâlep dolar. Üstadımız (ks), bir tarafında Rasûl-i Ekrem (sav)’in, diğer tarafında da Sami Ramazanoğlu (ks)’nun bulunduğunu tasavvur ederek, huzurla yürür. Onu görenler gözyaşlarını tutamazlar. Kürsüye çıktıklannda, cemaat on dakika kadar ağlar, daha sonra sohbete başlanır. .Seçkin insanlar, vaazlarına olan bu büyük ilginin sebebini, onun Peygamberimiz (sav)’e olan derin aşkına, sevgi ve muhabbetine bağlarlardı. Vaazları Kozan’daki evinden takip eden Hasan Basri Bey, Üstadımıza:
- “Bitmeyen bu sözün kaynağı nedir Hasan Efendi!” dediğinde Üstadımız (ks):

- “Biz fişimizi Rasûlullah (sav)’in prizine takıyoruz, kaynak Fahr-i Âlem (sav).” buyurmuşlardır.

Allah’ın Kitabı, Rasûlü’nün Sünneti

Ebû Süleyman Dârânî (ks), “Kalbime çok zamanlar manevî doğuşlar olur fakat ben bunları iki âdil şâhide arzetmedikçe katiyen kabul etmem. Biri Allah’ın Kitabı, diğeri de Rasûlullah (sav)’ın Sünneti’dir.” der.

Zünnûn-i Mısrî (ks), “Allah’a muhabbetin alâmeti, her hâl ve harekette Habîbullah (sav)’ın Sünnet ve ameline uymaktır.” buyurur.

Bir sözünde Ebü’l-Hasen-i Şâzelî (ks) şöyle der: “Keşif ve kerâmetini, Kitap ve Sünnet’e arz et, eğer uygun düşmezse onları at ve nefsine de ki: Rabbim, benim kurtuluşumu Kitap ve Sünnet’e uymakta kılmıştır.”

Seyyid İbrahim Düsûkî (ks), bir kimseyi yoluna kabul etmezden evvel ona şu uyarılarda bulunurdu: “Allah’ın Kitabı, Peygamberin Sünneti ile amel; namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, haccetmek ve bütün dinî emirlere riâyet etmek üzere yolumuza gel.”

Salât ü Selâm Okumanın Semeresi

İmam Şârânî (ks), “Mısır’da bulunduğum halde elimi Rasûlullah’ın kabr-i saadetine kor ve görüşürüm.” buyurmakta ve çokça salât ü selâm getirenlerin evvelâ rüyada, sonradan da açıktan Efendimiz (sav)’i göreceklerini haber vermektedir.

İmam Hatip Lisesi’nde öğrenim gördüğüm yıllardı. Bir hutbe hazırlamış fakat henüz baş tarafta okuyacağım âyet-i celîleyi tesbit edememiştim. Üstadımız (ks)’a başlık olarak bir âyet yazmam icap ettiğini ancak belirleyemediğimi söyleyince, mübârek başlarını eğip gözlerini yumdular. Bir müddet sonra başlarını kaldırıp, “Evladım! Rasûlullah Efendimiz (sav)’le görüştüm. Rum Sûresi’nin, “Karada ve denizde meydana gelen fesat, sizin elinizle yaptığınız hatalardandır.” (Rum, 30/41) âyetini işâret buyurdular.” dedi.

İbrahim Metbûlî (ks) dillendiğinde annesi ona salat ü selâmı öğretir. O da sokağa çıktığında arkadaşlarına, “Salât ü selâm okursanız size cebimden yiyecekler veririm.” dermiş. Binlerce salât ü selâm okur, rüyasında Peygamberimiz (sav)’i çok sık görmeye başlar. Annesi, “Yavrum! Daha çok çalış, Rasülullah (sav)’ı açıktan görünceye kadar gayret et.” der. Bir gün Fahr-i Âlem (sav)’i açıktan görür ve Efendimiz (sav), ona buyururlar ki: “Evladım! Senin mürşidin bizzat Benim.” Üstadımızın evlatları içinde -elhamdülillah-, arzu ettiği an Peygamberimiz (sav) ile müşerref olan pek çok sevgililer mevcuttur. Bir gün Erciş’te, rahmetli Erhan Çavuşoğlu, misk ü amber kokulan yayılır bir halde yanıma gelmişti. Bu lâhûtî kokunun sebebini kendisine sorduğumda, “Efendimiz (sav) ile görüştüm bu gece.” cevabını vermişti.

1973 yılında, kuşluk vakti, Ashâb-ı Suffe’de ibâdet ediyordum. Önümde oturan, orta yaşlı, sakallı bir zât gözlerini kabr-i saâdete çevirip, “Ya Rasûlallah!” diyerek, feryat ve figanla ağlamaya başladı. Meğer Sami Ramazanoğlu (ks)’nun seccadesi üzerinde namaz kılmış, aldığı feyz ile Rasûlullah Efendimiz (sav)’i müşâhede ederek kendinden geçmiş, Nûr-i Muhammedi ile boyanmış.

Mescid-i Saâdet’te, “Medine' diye sürekli olarak yalın ayak gezen bir âşığı da görmüştük. Ömer Kirazoğlu, Kubbe-i Hadra’nın tamiri için Kubbe’nin üzerine çıkar. Sami Efendimiz (ks), “Ömer’in çorabını saklayın, Rasûllullah (sav)’ın yeşil kubbesine temas etti.” buyurmuşlardır.

Saz ve sözüyle meşhur sanatçı Ali Ercan’ın, “Allah bile doymamış ki ben nasıl doyayım Muhammed’e.” dediği gibi Hakk’ın Sevgilisi’ni vasfetmeye bizim güç ve tâkatimiz yetmez. O’nun medhedeni Mevlâ (cc) olunca bize pek fazla söz düşmez.


Notlar:

1    “Sevgilim! Gönlüm Senin güzelliğinin nûrundan bir ışık ister. Ey tabîbim!
Gözüm Senin yolunun toprağından sürme ister.”


2    Gizli, kalbî zikir.

3    Kutbu’l-irşâd çoktur, lâkin kutb-i vücûd bir tanedir. Kutbun sağ ve solunda imamân denilen iki imam vardır. Musa (as)’ nın, “Bana âilemden bir yardımcı ver. Kardeşim Harun’u.” (Tâ-Hâ, 20/29-30) dediği gibi, Süleyman (as)’ ın vezîri “Asaf’ olduğu gibi kutbun da imamân denilen iki tane veziri vardır. Peygamberimiz (sav)’in, “Cenâb-ı Allah beni dört vezir ile teyid etti, güçlendirdi. İkisi semâ ehlinden, Cebrâil ve Mikâil (as) ve ikisi de arzdan, Ebû Bekir ve Ömer Hazerâtıdır.” buyurduğu semâdaki iki vezir, ruhâniyet cihetinden yardıma, arzdaki iki vezir de cismâniyet yönünden yardıma koşarlar. Buradaki yardım, “Sana Allah yeter. O’dur Seni yardımı ile ve inananlarla destekleyen.” (Enfal, 8/62) âyetinde belirtilen, mânevî güç ve destektir. Bu mübârek zâtlardan sağdaki imâmın ismi Abdu’r-Rabb, soldakinin ismi de Abdü’l-Melik’tir. Kutbun ismi Abdullah’tır.

Evtâd-ı Erbea: Abdul-Hay, Abdü’l-Alîm, Abdü’l-Mürîd ve Abdü’l-Kâdîr diye dört kişidir. İdrîs, İlyâs, İsâ ve Hızır (as)’ın vekilleridirler. “Dağları da bir kazık (yapmadık mı?)” (Nebe, 78/7) âyetinde belirtilen, yerin dengesini sağlayan, “Umd” da denilen dört mânevî erdir bunlar. Bir evtâd zümresi daha vardır ki, biri kalb-i Âdem, biri kalb-i İbrahim, biri kalb-i İsâ ve biri de kalb-i Muhammed Mustafa (sav) üzeredir. Her biri Beytullah’ın bir rüknünü temsil eder. Âdem (as)’in kalbi üzerine olanın rüknü, Rükn-i Şâmîdir. İbrahim (as)’in kalbi üzerine olanın rüknü, Rükn-i Irâkî’dir. İsâ (as)’ nın kalbi üzerine olanın rüknü, Rükn-i Yemânî’dir. Hz. Muhammed Mustafa (as)' nın kalbi üzerine olanın rüknü, Rükn-i Hacer’dir.

Tasarrufu her bir iklime şamil olan; İbrahim (as), Musâ (as), Harun (as), îdris (as), Yusuf (as), Üzeyir (as), İsâ (as) ve Adem (as)’in kademi üzere olan salih kullar vardır. Bunlara yediler derler. Yedi iklime Cenâb-ı Hakk, bunların yüzü suyu hürmetine şefkatle nazar eder. Dördünün ismi, evtâdın, dört kıymetli kulun ismidir. Beşincisinin ismi Abdü’s-Semî, akıncısının ismi Abdü’l Basîr, yedincisinin ismi ise Abdü’ş-Şekür’dür.

Arş-ı Mecîd ehli, makamları kürsî, keşif sahibi “Nücebâ” adı verilen sekiz kişi daha vardır. Kendi nefislerinde tasarrufu terkedip, insanların yüreklerini hafifletmekle Biiznillahi Teâlâ meşgul olan zümredir onlar.

“Bir zamanlar Allah, İsrailoğullan’ndan da söz almıştı. Ve onlardan on iki nakîb (müfettiş) göndermiştik.” (Mâide, 5/12) âyetinde belirtilen on iki kişiyi, Akabe’de Rasûlullah (sav)’a beyat eden on iki ensârı ve burcu temsil eden ve “Nükebâ” adı verilen on iki kişi daha vardır. Bunlar insanların görünüşünden, hayırlı mı, şerli mi olduklarını anlarlar. Bunlar ferâset ehli kimselerdir. Ebu’d-Derdâ (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın bir takım kulları vardır ki, ‘Ebdâl’ denilir. Onlar Allah’a ne çok oruç tutmakla, ne çok namaz kılmakla, ne çok hacca gitmekle, ne sakallarının güzelliği ile ulaşmışlardır. Allah’a vasıl olmalarının sebebi verâda (haramdan çok sakınmakta) sadâkatleri, salih amellerle, halis kalb ile sağlam niyetleri, sadırlarının selâmeti, yani kibir, kin, buğz gibi kötü ahlaktan sâlim bulunmaları ve bütün Müslümanlara merhametli olmalarıdır. Allah onları ilmiyle seçmiş ve kendi has kulları arasına koymuştur. Onlar İbrahim (as)’in kalbi gibi kalblere sahip olup kırk kadar ricaldirler (herkesin tanıyamadığı mânevi erlerdir). Bilesin ki, onlar kat’i sûrette hiçbir şeye sövmezler. Hiçbir kimseye lânet etmezler. Kendilerinden aşağıdakilere eza etmezler. Kendilerinden yüksek olanlara da haset etmezler.” Bu zevât-ı kirâm, Allah (cc)’ ın ve Rasûlü’nün Nûr-i Nübüvvetinden faydalanan hayırlı taifedir. Hepsinin istifade ettiği kaynak, Fahr-i Kâinat (sav)’ ın kalb-i münevverleridir (nurlu kalbleridir). O nur, nûr-ı âzamdır.

 
Namaz Vakitleri
Şehir :
Hadisi Şerif (Kütüb-i Sitte)
Yevm-il Kıyame | İslami Bilgiler