Sanal Kütüphane > Tasavvuf > Hakkı Seven Aşıklar > Allah (cc)' ın Güzel Velîsi: Hacı Hasan Efendi (ks)
Kategoriler :
Alt Kategori :
Allah (cc)' ın Güzel Velîsi: Hacı Hasan Efendi (ks)
Tarih : 25.01.2016 21:05:43
Okunma : 757
Ashâb-ı Kirâm’ ın, Allah’ın velileri kimlerdir sorusuna, Hz. Peygamber (sav)’in, “Onlar görüldükleri zaman, Allah hatıra gelir.” cevabı, hak dostlarını anlatan en güzel sözdür.

Allah’ın Velileri Kimlerdir?

Ashâb-ı Kirâm’ın, Allah’ın velileri kimlerdir sorusuna, Hz. Peygamber (sav)’in “Onlar görüldükleri zaman, Allah hatıra gelir.”

cevabı, Hakk dostlarını anlatan en güzel sözdür.

Vasıfları çok olmakla birlikte, ârifler, onlar hakkında şu üç maddeyi sıralarlar:

1- Huzurlarına gam ve kederle gelinse bile, meclislerinden aynlmazdan evvel gönüller neşe ve zevkle dolar.

2- Âhirete âit amellere, Cenâb-ı Hakk’a itaate ve Habîbine (sav) muhabbete, kalblerde derin bir sevgi uyanır.

3- Her kim olursa olsun, onlara saygı duyar.

Dünyevî Gam ve Kederler Huzurunda Âhiret Gamına Dönüşürdü

Dünyevi gam ve kederler, huzurlarında âhiret gamına dönüşür, İlâhî sevgi tüm gönülleri kaplardı.

Yahyalı’dan mahallemize büyük bir kederle gelmiştim. Bahçede bir ağaç parçası ile yerleri çiziyor, bu kaygı ve elemi bir türlü içimden atamıyordum. Üstadımızın istirahat buyurdukları odalarından, “Ali Ramazan!” diye sesi duyuldu. Hemen koştum. “Dizlerimi ovala.” buyurdu. Gönlümden atamadığım kederin yavaş yavaş yok olduğunu, sonunda da neşeyle kalktığımı hiç unutamam.

Hacı Abdullah amcamız irtihal etmişti. Herkes kaygılı idi, bilhassa yakınları, daha fazla bir üzüntü içinde idiler. Camide ölüm hakkında konuşma yaptılar. Gece-gündüz ağlayan yakınları, “Biz, Üstadımızın sohbetinden sonra babamızı da unuttuk. Acaba Allah’ın huzuruna nasıl varacağız diye, kendi derdimize düştük.” demişlerdi.

Dâmâd-ı âlîleri Hafız Ahmed Dinç’i pek severlerdi. “Hafız Ahmed! Sen benim vekilimsin.” Buyururlardı. Seyahatlere beraber çıkarlar; sohbetlerde, hemen hemen her yerde birlikte bulunurlardı. Ledünnî olan sesleri, insanı İlahî aşka getirip cezbeyle bağırmaya, feryad etmeye sevkederdi. Yüzü gibi ahlâkı da çok güzeldi. Onu okutan hocası, aşırı sevgisinden, “Hafız Ahmed’im vefat ederse nasıl dayanırız.” diye şatah sözler söylemiştir. Yirmi dört yaşlarında dünyasını değiştirdi. Üstadımız, evladından da daha çok sevdiği damadının irtihalinde, şefkatle gelen gözyaşları müstesna, feryad ü figan etmemiştir. Cenazenin başına oturup, yaptıkları sohbet ve tavsiye/teselliler neticesinde, cemaat, cenazeyi unutup, “Acaba biz, Allah’ın huzuruna nasıl varacağız?” diye kendilerini düşünmeye başlamışlardı. O sıralar, uyku hapıyla uyuyan Üstadımız, “Rabbim beni teselli etti.” diye ilaç da kullanmamışlardı. O günlerde, Sami Ramazanoğlu (ks), taziye mektubunda “Hasan Efendi! Sizdeki ve cemaatinizdeki sabır, yolumuzun meyvesi olsa gerek.” diye yazmışlardı. Bu hazin olaya mukabil taziye için gelen, vâiz H. Hasan Türkmenoğlu, “Herhalde büyük bir ağıtla karşılaşırım.” diye düşünürken, bu metâneti ve olgunluğu gördükten sonra, “Üstadıma olan sevgim kat be kat arttı.” demiştir.

Sami Ramazanoğlu (ks)’nun, muhasebesini tuttuğu Mustafa Alemdar amca, Yahyalı’yı teşriflerinde yaşadığı manevî hâli etrafındaki zevâta, “Çok kıymetli bir evladımı kaybetmiştim, kaygılı ve kederli idim. Hasan Efendi öyle teselli etti ki, okuduğu Hadîs-i Kudsîler bizi neşeye garketti.” diyerek anlatmıştır.

Ziyaretine gelenler, “Ne olur hiç konuşmayın, sadece karşınızda oturalım da gönlümüz doysun.” derlerdi.

Âyet ve Hadîs okuyorum, hikâye anlatmıyorum, diyen vâizlerin başında cemaat kalmaz; “İnsanlara akılları ölçüsünde konuşunuz.” hadîs-i şerifine muvafakatla insanlara öğüt ve tavsiyelerde bulunan Üstadımız’ın bulunduğu meclisler dolar, taşardı.

Onu Görenler İstikamet Bulurlardı

Konuşmaları şöyle dursun, onu görenler istikamet bulur, yaptıkları hata ve kusurlarına tevbe ederlerdi. Sigarasını atanlar, içkisini kumarını terkedip etrafında halkalananlar pek çoktu. Sakıp Sabancı’nın babası Ömer Sabancı, “Fellahlar fabrikamızın duvarını sökerdi; Hacı Hasan Efendi Adana’da vaaz ettikten sonra benim iş yerim korunmaya başladı.” der.

İnsanlar, sözlerinden neşet eden İlahî duyguyla o kadar ağlardı ki, bunlardan biri bir yerde esprili bir kelâmla “Efendim! Ağlaya ağlaya kafamızı boşalttın, yaş kalmadı, kurudu bu başımız.” der.

Kim Görse O’ nu, Saygıyla Karşılardı

İlâhî tecellî gereği, seveni olduğu kadar muhâlifi de vardı. Yolda yürürken veya arabada giderken onu görenler, hürmetle ayağa kalkar, saygı gösterirlerdi. Bir kısım insanlar, Üstadımızın aleyhinde konuştukları halde O’nu gördüklerinde, arabasını durdurup, “Aleyhinde konuşuyorduk ama yine de sana kurban olalım.” derlerdi.

Bir keresinde otobüsle Kayseri’ye giderken, yanlarına zıt görüşlü bir öğretmen oturdu. Bizler, iki zıt kutup birbirleriyle nasıl anlaşacak diye bakarken, öğretmen derin bir hürmetle ceketini düğmeledi. Üstadımız ona, bir İngiliz’e İslam’ı nasıl telkin ettiğini anlattı. Öğretmen hayran hayran dinleyerek, iyi bir kanaatle Üstadımız’ ın yanlarından ayrıldı.

Aleyhinde küstahlık yaparak onu yetkili makâmlara şikâyet eden bir kişi, Üstadımız’ı görür görmez ayağa kalkıp yer göstermiş. Diğerleri bu hürmetin sebebini sorduklarında, “Bu zatı, çok azametli gördüm. Kötü bir muamelede bulunacak olsam, beni bir ejderha yutacak zannettim.” cevabını vermiştir.

Mahallemizde âmâ olan biri, “Üstadım beni teselli etmese delirirdim belki. Onun hoş sohbetleriyle hâlâ ayaktayım.” diyerek Sultanımız (ks)’ ınm manevî nüfuzunu böyle dile getirmişti.

Velîler, görülmeleriyle kalplerde bir muhabbet hâsıl ettikleri gibi gıyaplarında anıldıklarında dahi onları zikredenler üzerinde olumlu tesirler meydana getirirler. Hadîs-i şerîfte buyrulduğu üzere, “Sâlihler anıldığı zaman Allah (cc)’ ın rahmeti iner.” müjdesi gerçekleşmektedir. İşte onlardan biri olan ve Cidde’de ikamet eden bir profesör, Hacı Hasan Efendimiz’in ismini duyduğunda kalbinde bir heyecan, vücûdunda bir titreme hâsıl olur. Bu zât, o sıralarda Mekke-i Mükerreme’de bulunan Üstadımızla ilgili bu hissiyatını, Üstadımız’ ın yakın dostlarından Orhan Batı Bey’e de anlatır.

Söz ve Sohbetlerinde Aşk-ı İlâhî Hâsıl Olurdu

Ziyarete gelen kardeşlerimize, “Bu hanede bir müddet de olsa oturun. Allah için çok gözyaşı döküldü bu yerlere.” diyoruz. Mübarek bir kandil gecesi, Ağrı’dan gelen bir delikanlı yerlere yattı, halılara sımsıkı tutundu, gözyaşları içerisinde “Allah” diye feryâd u figan kopardı. Aldığı mânevî zevkle bir kardeşimiz de, “Babamın evinden beni niçin çıkarıyorsunuz?” diyerek ayakkabılık bölümüne kendini attı. Üç beş kişiyle zorla ikna edip gönderebilmiştik.

Kavacık Mahallesine iki saatlik mesafede bulunan Kirazlı Köyü’nden, kar ve buzlar içerisinde yaya olarak sabah sohbetine gelen bir âşık, aldığı zevkle hem öğle hem de akşam vakti aynı şartlar içerisinde Üstadımız’ın huzuruna gelirdi.

Es’ad-ı Erbilî (ks)’nin dergâhında günlerce kalan dervişe Pîr Efendimiz, “Artık memleketine dön, çoluk çocuğunu ziyaret et.” der. Kayserili derviş, trenle memleketine gelir, hal hatır sorduktan sonra yavrulayan ineğin ‘ağız’ denen katı sütünü bir kaba doldurup tekrar Üstadına götürür. Dergâhı teftiş buyuran Es’ad-ı Erbilî (ks), Kayserili dervişi karşısında görünce “Memleketine gitmedin mi yavrum?” der. O da, “Gittim, Efendim’e ikram için ineğimizin sütünü getirdim.” der. Pîr Efendimiz, bu sevgiye, “Allah Allah!” diyerek tebessümle mukabele eder. Dergâhta bu hâtıra mesel olur artık. Âşık dervişlere, “Ağız mı getirdin?” derler.

Manevî yola, bir kimse zorla intisap ettirilmez. Kişi, gönlünün cezbolduğu, aktığı yere bağlanır. Efendimiz (sav), “Ruhlar dizilmiş askerler gibidir. Ruhlar âleminde tanışanlar bu âlemde de tanışırlar.” buyurur.

Üstadı ile evladı arasında bir sevgi bağı meydana gelmesi lazım. Eğer Üstadı ondan nefret duyuyorsa yavaş yavaş ondan uzaklaşır. Aksi halde o kimseden zarar gelir bu yola. Muhabbet, şırınga ile de zerk olunmaz kalbe. Aşkın kaynağı; “edep”4 ve “râbıta”dır.

Cenâb-ı Hak “Çok bağışlayan, (yarattıklarını) çok sevendir.” (Bürûc, 85/14) âyetindeki ahlâka sahip olan mürşid-i kamil, biiznillahi teâlâ, isyanda olanları tedavi etmekle birlikte âşık taliplerini de kabiliyetlerine göre yetiştirip Efendimiz (sav)’in ve Zât-ı Kibriya’nın sevgisine ulaştırmaya vesile olur.

Sami Ramazanoğlu (ks)’nun huzurlarına Üstadımız’la birlikte kabul olunduk. Daha talebe idim. Manevî vazifelerde Üstadımızın taliplilerine yardımcı olurdum. Üstadımız (ks), “Efendim! Oğlumuz bize yardımcı oluyor derslerde.” deyince Sami Ramazanoğlu (ks), “Sohbette huzur oluyorsa devam etsinler.” buyurdular.

Cenâb-ı Hak mahcup etmesin, biz de Üstadımıza, evrâd ve ezkâr, sohbet ve hizmette elimizden geldiği kadar yardım etmeye çalıştık.

O, Hakk’ın Beşeriyet Çadırı Altındaki Bir Velîsi İdi

Efendimiz (sav), “Allah’ın velileri onlardır ki, görüldüklerinde Allah hatıra gelir.” (Onların görünüşü, sohbet ve ülfeti, insanı âhiret amellerine teşvik eder.) buyurur

Dedem Mustafa Hulûsî (rh.a)’yi ziyaret edenlere tahammül edemeyen bir hocaya, ziyaretçilerden biri şöyle demiş: “Ben bir arıyım, kimde bal görürsem ona konarım. Kimin gönlünde hakikat ve marifet balı varsa oraya koşarım.”

Nerede su varsa orası yeşerir. Hakikat ehli olmadığı halde esrar-ı İlâhîden bahsedenler, kuş olmadığı halde kuş taklidi yapan mukallitlere, Mevlânâ (ks)’nın teşbihiyle, boya küpüne düşüp güneşin ışıklarıyla tüyleri de parlayınca, kendisini tavus kuşuna benzeten çakala benzer -Allah korusun-.

Bir tenekeci, altının kıymetini hakkıyla bilemeyeceği için biz, Hakk’ın dostlarını en iyi tanımlayan Mevla’mızın Hadîs-i Kudsi’sine kulak verelim: “Velilerim beşeriyet çadırı altındadır. (Sair insanlar gibi yer, içer, âilesi, çocuğu, işi olur.) Onların kemâlini Benden başkası bilmez.”

İtikadî Konularda Çok Hassastılar

İtikadı lekeleyecek bir hususu, arabanın motorundaki arızaya benzetirlerdi. “Fırka-i Nâciye”nin dışındaki yanlış görüşleri her zaman tenkit ederlerdi. Şia tarafından ileri sürülen; ezana yapılan ilaveler, taşa secdeler, mûta nikahı, ashaba dil uzatmalar ve bunun gibi sapık görüşlerin Efendimiz (sav)’in âdet-i seniyyelerinde bulunmadığını her fırsatta beyan ederlerdi.

Bir zât, “Ezelde her şey takdir edilmiştir; biz ne yaparsak yapalım hiçbir şey değişmez.” diyen birinin yüzüne tokadı indirir; kızan adama, “Bu da ezelde takdir edilmiştir.” diyerek nasihatte bulunur. Küllî irade Rabbimizin elinde, biz ise cüz’i irademizden sorumluyuz. Camiye namaza gideceğim dese kişi, iradesini hayra; gitmeyip yatacağım dese iradesini şerre kullanmış olur. Hayırlılara cennetlik ameller, şerlilere de cehennemlik ameller kolaylaştırılır. Burada seçim bize âittir. Biz, cüz’i irademizden sorumluyuz diyerek “Cebriye” düşüncesinde olan, insanı selin önündeki süprüntüye benzeten, kulun sorumlu olduğu cüz’i iradeyi reddeden yanlış görüşe cevap verirlerdi.

Amelin Sâlih Olmasını Her Zaman Vurgularlardı

İçte ve dışta temizliği, maddî ve kalbî kirlerden arınmayı, taharet, abdest ve gusül konularını çokça işlerlerdi. Guslü anlattığı bir vaazlarında, üç-beş kişi, temiz değiliz diye gusletmek için evlerine giderler. Def-i hacetlerde temiz bir bezle kurulanmayı, abdestte parmakların aralarını hilallemeyi tembih buyururlardı.

İbâdet ü taatlerin; farzını, vâcibini, sünnet ve müstehaplarını, edep ve erkânını haber verirlerdi. Çünkü ârifler, “İbadetler Cennet’e, ibâdette edeb ise Cemalullah’a götürür.” buyurmuşlardır.

O günün şartlarına göre iman ve amel konularını lüks lambasıyla misallendirirlerdi. İman’ı lükse, amelleri de lüksün gazına benzetirler. Gaz pompalandıkça, ışığın ziyadeleşip pencerelerden dışarıya çıkması gibi iman da amellerle pompalandıkça göz penceresinden ibret, dil penceresinden hikmet, el penceresinden sehâvet, ayak penceresinden Hakk’a koşma, akıl penceresinden de Allah’ın azametini tefekkür ziyaları fışkırır, buyururlardı.

Zâlim Takyanus’a karşı “tevhid”i haykıran Ashab-ı Kehfin, müşriklere karşı Hakk’ı savunan Sıddîk-ı Azam’ın imanındaki kemâli, ibâdet ve taatlerindeki; ihlâs, ihsân ve rızâ halini ve Allah’ın azametinden titreyerek haşyet zevkini yaşayan Hakk’ın seçkin kullarını, bizim kalemimiz değil, Hakk’ın kudret Kelâmı anlatsın: “Haberiniz olsun ki, iman edip de güzel ameller işleyenler, işte onlar halkın en hayırlısıdırlar. Onların mükâfatı Rableri katında, altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. İçlerinde ebedî olarak nimetleneceklerdir. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Bu mükâfat işte Rabbine saygı duyanlara aittir.” (Beyyine, 98/7-8)

İstikamet Üzere Hareket Ederlerdi

İstikamet üzere hareket ederlerdi. Nuh (as)’un gemisine binmek isteyen akrebe, Nebiyyullah’ın, “Ümmetimi sokarsın.” demesi üzerine akrebin, “Senin ismini ananları sokmam Yâ Nuh!” diye, verdiği söze sadâkatini misal göstererek, bizim ruhlar âleminde verdiğimiz ahde riâyet etmemiz gerektiğini anlatırlardı.

İbâdet ve Taatte Aşırılığı Sevmezlerdi

İbâdet ve taatte aşırılığı sevmezlerdi. Hacda, hiç uyumayıp devamlı oruç tutanlara; ihlâsla yapılan az bir ibadetin ihlâssız yapılan çok taatten üstün olduğunu, vücûdumuzun, âile ve efradımızın da üzerimizde hakkı bulunduğunu, Peygamberimiz (sav)’in, iki iş zuhur ettiğinde kolay olanı tercih et, buyurduklannı söylerlerdi.

İlk günlerde ibâdetlerine nasıl başlamışlarsa, sonuna kadar da öyle devam ettiklerini görürdük. Bütün vazifelerini, ifrat ve tefritten uzak, bir ölçü dâhilinde yaparlardı. Ağır hastalıklarında bile, zorla yataktan aşağı iner; namaz, evrâd, ezkar ve duâlannı îfâ ederlerdi. Günlük evrâdlarının dışında yaptıkları zikirleri, bize tevdi ettikleri de olurdu. “Bugün oğlum dersimi yaptı.” der, biz de utancımızdan yerlere geçerdik. “Onun ins ü cinne bedel olan bir nefeslik taatinin yanında bizimki ne olabilir.” derdik.

Dinî Emirlere Sıkı Sıkıya Bağlıydılar

Dînî emirlere sıkı sıkıya bağlıydılar. Büyük abdestte su, sabun ve temiz bez kullanılmasını, küçük su yolunda acele edilmemesini, uylukları sıkarak veya öksürerek tam boşalımı sağlamayı ve ayakta bevledil-memesini çokça tenbih ederlerdi.

Guslün üç farzının dışında, kulak kıvrımlarını, göz çukurlarını, içte olan göbek ve edep yerlerini iyice temizlemeyi; küpe kullanmayan kadınların, kulak deliklerine pamuk ipliği geçirerek su ile temasını sağlamasını, daha pek çok incelikleri cemaate anlatırlardı. Buna binaen vaazlarından birinde üç-beş tane kadın, mescitten, “Biz temiz değiliz.” diye gözyaşlarıyla ayrılmışlardı.

Ayağa kalkarak namazdaki edepleri, oruç, hac ve zekâtı en ince teferruatına kadar haber verirlerdi. Hâcet-i aslînin dışında sahip olunan eşyaların bir bir tespit edilip zekatlarının verilmesini öğütlerlerdi. Memleketimizde ve bulundukları diğer yerlerde farz, vacip ve sünnetleri, kafalara ve gönüllere yerleştirmeye gayret göstermişlerdir.

Sünnet-i Seniyyeye Azamî Derecede Dikkat Ederlerdi

Farz ve vaciplerin dışında kendileri sünnet ve edebe çok riâyet ederlerdi. Gömlek ve ceketlerinin düğmeleri üste gelir, sünnet-i seniyyeye dikkatle, sağ başparmaklarını, sol avuçlarının içine vurarak konuşurlardı. Çaya şekeri tek atmayı, Beytullah’ı tavaf eder gibi sağdan karıştırmayı, israf etmemek için tamamen içmeyi tavsiye ederlerdi.

Ziyaretine gelenlerin içtikleri çayın dibinde kalan artıklarını bir bardağa doldurup içmeleri, onun tevâzuuna en güzel örnektir.

Vaaz u Nasihatlerinde Sâde Bir Dille Hitap Ederlerdi

Lügat parçalamayı hiç sevmezlerdi. Bir ümmînin dahi anlayabileceği dilden konuşurlardı. Bir Âyet-i Celîle ve iki Hadîs-i Şerifle hazırladıkları vaaz notlarını cemaatin anlayabilmesi için misallerle zenginleştirerek izah etmeye çalışırlardı.

Fıkıh ile hadîs öğren,

Nefsini yıkmaya davran,

Mürşide binde bir uğran,

Sakal altı sualdir bu.

İbâdet ü Taâte Teşvik Ederlerdi

Bir yaz günüydü, -Rabbimiz zayi etmesin- gece evrâd ü ezkâr okurken yanımıza geldiler. Derin derin bizi süzdüler ve daha sonra ayrılıp gittiler. Kalplerinden infak etmiş olacaklar ki, bir ağıt tuttu bizi. “On dokuz yaşında bir ihvânımız var geceleri evrâd u ezkârını hiç aksatmıyor.” diyerek bizleri ibâdete teşvik ederlerdi. O kalkış, bizim maharetimiz değil, onların himmetiydi biiznillahi Teâlâ.

Gözlerindeki rahatsızlıktan dolayı Kur’ân-ı Kerim okuyamayınca, ezberindekileri çokça tekrar etmeye, teyp ve radyodan Kur’an kırâatini takip etmeye özen gösterirlerdi.

Gıybetten Uzak Dururlardı

Gıybetten çok sakınırlardı. Cami ve evimizin önünde, suyun başında, havuzun kenarında bulunan dut ağaçlarının altı temizlenir, minderler döşenir, ikindi sonrası komşularla oturulurdu. Gelenlere pek şirin sohbetler yaparlardı. Bir gün, “Hastayım.” diye iştirak etmemişlerdi. Sebebini de şöyle açıkladılar: “Oğlum! Ordan, burdan söz etmeye başladılar; gıybete giden sözleri dinlemekten rahatsızım.”

Erenköy’de seçkin bir cemâat, bir zâtın kitap satışından bahsediyorlarmış. Konuşulanlar, anlatılan kimsenin yüzüne karşı söylendiğinde onun rencide olacağı ihtimali belirince Üstadımız derhal müdahale etmişler. “Hasan Efendi’yi dinleyelim.” buyurmuşlar. Üstadımız (ks) da İsâ (as)’nın bir topluluğa, “Bir kimsenin üstü açılsa ne yaparsınız?” dediğini, onların da “Örteriz ya İsâ!” dediklerini, tekrar İsâ (as)’nın da “Hayır, siz daha da açıyorsunuz. Onu, gizli hallerini ifşâ ederek rezil ediyorsunuz.” buyurduğunu nakletmişler.

Ticârî Ahlâksızlıktan Men Ederlerdi

Ticârî ahlâksızlıktan men eder, fâizin haramlığını âyet ve hadîslerle açıklarlardı. Eski terazilerdeki kefelerde, alıcı tarafının ağır gelmesini, yoksa acı bir âkıbetin satıcıyı beklediğini şu misalle haber verirlerdi: “Bakkalın biri, son nefesinde kelime-i şehâdeti okuyamaz. Meğer bu şahıs, terazide tarttığı pirincin, sabunun, şeker ve leblebinin arta kalan tozlarını silmezmiş. O kırıntılar ve terazinin dili adamın lisânını tutar, tevhidi okutmazmış.”

Bir dirhem fâizin otuz küsur zinaya bedel oluşuna şimdi biz ne diyelim? Allah Teâlâ her günahkâra kalkma izni verirken, Kur’an- Ke-rîm’in tarifiyle, fâiz yiyenlerin şeytan çarpmış gibi kalkmalarına şimdi biz ne söyleyelim? Mîrac’da, Efendimiz (sav)’in şâhit olduğu, karınları şişmiş olan ve içindeki yılanlar dışından görülen fâizcilere biz daha ne anlatalım?

Şüpheli Yiyecekten Sakınır ve Sakındırırlardı

Konya’da istirahat buyurdukları hânenin önüne, sabah erkenden hâl ehli bir zât gelir; “Hasan Efendi! Öğleyin davet olunduğunuz evin yemeği şüpheli, aman ha gitmeyin.” der ve ayrılır.

Boynuzlu, gösterişli bir koçun tel örgüleri yararak kaçmasını, sonrasında türlü zahmetlerle tutulup kesildiğinde ise etrafa pis bir kokunun yayılmasını hiç unutamayız. Hâne-i saâdetlerinde bulunanların midesine, haram şöyle dursun, riyâ ile getirilen bir hediye dahi inmemiştir -elhamdülillah-. Tıpkı Hz. Yûnus (ks)’un “Bu kapıdan odunun da eğrisi girmez.” dediği gibi.

Babaları fahri imamlık yapar yıllarca. Bu görevi kendileri de yürütürken “Benim ücretimi Rabbim verecek.” diye maaşla başlayan vazifeyi kardeşleri Abdullah Efendiye devretmişlerdir.

1955 yılında, Ramazan-ı Şerifte Adana’da Şeyhoğlu Camii’nde vaaz ederken, kadınların kendisine hediyede bulunacaklarını duyar duymaz, kürsüden binlerce cemaate şöyle hitap eder: “Yeminlerle söylüyorum, hanımların vereceği hediyede kocalarının, çocuklarının hakları var, biz böyle bir şeyi alamayız.”

Üstadımız balık yemeyi severlerdi. Ankara’nın Gölbaşı ilçesinden ihvanlar tarafından kendisine ikram edilen balıkları kabul ederlerdi. Bir defasında balıkları yemekten kaçınırlar. Meğer göl, başkaları tarafından kiralanmış. Bu sebeple balığa el sürmediler.

Yeme-İçme Âdabına Riayet Ederlerdi

Yeme-içmede çok hassastılar. Rahatsızlığı ânında bile yemekten önce ve sonra ellerini yıkar, tuz ile başlayıp tuzla bitirir, sofradan kalkmadan yemek duası yaparlardı. Başında besmele, sonunda hamdele âdetleriydi.

Helal yiyeceğe dikkat ederler, Mün’im-i Hakîkî’yi düşünerek yememizi, hayır yollarında eritmemizi söylerlerdi.

Mükerrem insanın riâyet edeceği beş esastan biri olan helal yemeyi anlatırken saatler geçer, diğer konulara zaman bile kalmazdı.

“Yemeğinizdeki bu tat nerden geliyor Mustafa Efendi!” diyenlere dedem, “Pişiren Allah rızası için pişiriyor, sofrayı kuran Allah rızası için kuruyor, yiyenler de Allah rızası için yiyor. Bu lezzet Hakk’ın rızâsından geliyor.” buyururlar.

Üstadımız (ks), bir bayram ziyaretinde Sami Efendimiz (ks)’ in, yemeğin gafletle yenmesine razı olmayarak “Taâmı huzurla yiyelim.” buyurduklarını, böylece gönülleri -biiznillah- zikrettirdiğini, kalp âleminin yanında dünyanın buğday tanesi kadar kaldığını anlatmışlardı.

“Tıka basa yeyip tıslaya tıslaya namaz kılmayın, biraz midenizi boş bırakın, korkmayın sofradan kalkınca doyarsınız.” buyururlardı.

Her Türlü Davranışlarında Allah’ın Rasûlü (sav)’ nü Örnek Alırlardı

Söz ve fiil olarak bâtıla uyanları ikaz ederlerdi. Fikir ve düşüncelere, hayat tarzına çok dikkat ederlerdi. Deveye inişli yolu mu, çıkışlı yolu mu seversin derler. Bu sözü söyleyenin yüzüne acı acı bakarak deve, “Düz yola ne oldu.” der. Bu misali arzederek fıtratımıza uygun yaşantıyı, her türlü davranışımızda Nebiler Nebisi (sav)’ni örnek almamızı şu âyetle belirtirlerdi: “Andolsun ki! Sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için Allah’ın Rasûlünde güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21)

Dar pantolon, kısa kollu gömlek giyenleri, yaka, bağır açık olanları tatlıca ikaz ederler; kendileri yarı şalvar ve pardösüyle gezerlerdi. Tesettürde yaş sınırı yoktur diye, şortla yavruların dolaştırılmamasını öğütlerlerdi.

Bir devir tesbih çekiyordum. “Yavrum! Bu da elin mâlâyanîsidir; ya Allah de, ya da Lâilâhe illallah.” buyurdular.

İkiyüzlülüğü ve İkiyüzlüleri Sevmezlerdi

İkiyüzlülerden nefret eder, bu fiili hiç sevmezlerdi. Seyahat yaparlarken arabada yüksek sesle şu kıtayı okurlardı:

Kulum bana doğruca gel,

Kulum bana acele gel,

Eğri gelen ermez bana,

Doğruluk et öylece gel


Bu meyanda, Mevlânâ Celaleddin Rûmî (ks)’nin türbesinin giriş bölümünde bulunan “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.” levhası karşımıza çıkar.

Kendilerine sonsuz muhabbet izhar eden birinin gönlüne “riyâ” diye bağırır. Ses dıştan duyulmaz ama kalbinden bu sözü işiten yaptığına tevbe eder.

Vasiyet ederim size,

Abdest alın taze taze,

İçi fena, güzel yüze,

Yapma işte riyadır bu.


İstihâresini, görmediği güzel rüyalarla anlatan iki yüzlüyü “Kimi aldatıyorsun?” diye huzûrundan uzaklaştırmışlardır.

Abdulkadir Geylânî (ks), “Ey münafıklar! Gösteriş için yaptığınız; namaza, sadakaya ve zekâta şeytan bile gülüyor. Siz alınlanna kötü damga vurulacak kimselersiniz. Bu âlemde hatalar gizli kalmaya mahkum. Yakında canınız cehenneme gider hiç üzülmeyin.” der.

Tevâzu Sahibi İdiler

Kibir ve dik başlılık yoktu onlarda. 1938’de Nakşî, 1965’te de Kâdirî icazetnâmesini Sami Efendimiz’den aldıklarında;
- “Kendinizi şu anda nasıl hissediyorsunuz Hasan Efendi?” suâline Üstâdımız (ks),

- “Efendim! Arkada büyük halifeler, önde ise onlara adres gösteren bir tıfıl yavru olarak düşünüyorum kendimi.” karşılığını verir. Bu tevâzudan dolayı mesrur olan Sultanımız;

- “Elhamdülillah Hasan Efendi.” derler.

Es’ad-ı Erbîlî (ks) de kendisini tanıtırken, “Zerre bile olmayan Es’ad.” buyururlarmış.

Sami Efendimiz (ks), “Bu Sami bir kokar sudan olduğunu, bir de toprak olacağını sık sık düşünür.” derlermiş.

Kokar sudan olduğunu,

Rahimde çok kaldığını,

Sekaratta solduğunu,

Bunları fikretmen neden?


Hakk’ta Fânî Olmanın İşaretlerini Verirlerdi

Üstâdımızın sohbetlerini deftere kaydederdim. Bir görüşmelerinde, “Toprağı toprağa, suyu suya, havayı havaya, ateşi ateşe, kendinizi de Mevlâ’ya verin.” buyurarak Hakk’ta fânî olmanın işâretlerini vermişlerdi.

Manevî Fakr Sahibi İdiler

Bir defasında, “İftiharlı gibi bir söz ağzımdan çıkar gibi olduğunda, nerde ise mâneviyattan tamamen soyulacak gibi oldum. İstiğfar okuya okuya tekrar aynı hale geldim.” demişlerdi.

Bu yolun sermâyesi de yokluk değil mi?

Ne dârım var benim Es’ad, ne de meyl-i diyarım var,

Cemâl-i Bâri’den başka diğer bir intizârım yok.


Musâ (as) Cenâb-ı Hakk’a,

-    “Yâ Rab! Senin hiç sevmediğin kimdir?” der. Rabbimiz (cc):

-    “Kalpten kibirli, dilden sert, imanı zayıf, eli sıkı olan kimse.” buyurur.

Engine ak sular gibi,

Sailleyin diler gibi,

Neşatlı ol güler gibi,

Çehreni azdırdın neden?


Arkadaş, kusurun tam,

Varlığın mahveder seni,

Her şeyden bulun sen denî5,

Yükseklik yapıyon neden?


Ölmeden Evvel Ölmenin Sırrına Mazhar Olmuşlardı

Üstadımız, nasihatlerinde, dünyanın geçici oluşunu ve ölüm hadisesini çokça işlerlerdi. Hakk, Tâ-Hâ ve Hucûrat sûrelerindeki, “Habibim gözünü dünyaya dikme” âyetiyle bize tavsiyelerde bulunurlardu.

Nevşehir’den gelirken, tanıdıklarının kullandığı bir vasıtayı durdurdu. Hep dünyadan konuşan insanlara; bir gün öleceğimizi, ne yapmışsak onu, Rabbimizin katında bulacağımızı hatırlatıp ayrıldılar.

Vaaz ve nasihatlerinde, hemen hemen ölümden bahsetmediği an olmazdı. Ölmeden evvel ölme sırrına mazhar olan Üstadımız (ks), bir kuşluk vakti gülerek uyanır. Sevinçlerinin sebebini de şöyle haber verirler: “Rüyamda ölürken, Kelime-i Şehâdet okuyordum.”

Üstadımız, Sami Ramazanoğlu (ks)’nu ziyaretinde, “Efendim! Kabir bana kavurma gibi kokuyor.” diye, Allah’a vuslat kapısı olan kabre olan özlemini ifade ediyorlardı.

Rasûlûllah (sav), Allah âşıkları, Rasûlullah (sav)’a ve Allah’a kavuşmak için ölümü, Mevlânâ (ks) gibi Şeb-i Arus kabul ediyorlardı.

Es’ad-ı Erbîlî (ks)’den ve memleketimizdeki hocalardan örnek göstererek, “İmanıma duâ edin.” derlerdi çokça.

Kalender Camii’nde emirleriyle hazırlanan kabirden önce yaptırdıkları kabre uzanır, meleklerin suâline cevap verir gibi bir hal arzederler; başında bulunan âşıklar hep ağlaşırlardı.

“Kim Allah’a kavuşmayı isterse, Allah da ona kavuşmayı ister.” Hadîs-i Şerifine mazhariyetle Üstadımız'da son anlarında, ölüme karşı daha çok bir hasret vardı.

Rûhu âlileri için üç İhlas bir Fatiha.

Notlar:

   Sünnet-i Seniyye’ye riâyet.
Namaz Vakitleri
Şehir :
Hadisi Şerif (Kütüb-i Sitte)
Yevm-il Kıyame | İslami Bilgiler