Kategoriler :
Yazarlar :
Sünnet ve bid’at
Tarih : 04.06.2012 14:07:16
Kategori : Güncel
Yazar : Servet YALÇIN
Okunma : 1050
İçinde yaşadığımız dönem, Sünnet-i Seniyye’nin unutulup bid’atların hayatımızda çokça görülmeye başlandığı bir dönemdir. Dinimiz adına dinde olmayan birçok şeyin dindenmiş gibi kabul edildiğine, dinî olan birçok şeyin de unutulduğuna ya da yapılmadığına şahit olmaktayız. Böyle bir dönemde istikamet üzere yaşayabilmemiz için Peygamber Efendimizin (sav) sünnetini rehber edinmemiz gerekir.

Çünkü biz ancak O’nun rehberliğinde bid’atlardan, hurafelerden ve yanlış dinî anlayışlardan korunabiliriz. Peygamber Efendimizin (sav) Sünnet-i Seniyyeleri’nin zıddı olarak düşünebileceğimiz “bid’at” kavramını açıklarken beraberinde “sünnetin” de bilinmesi gerektiği kanaatindeyiz. Bize düşen malumu ilam değil, bilakis sadece bu kavramları hatırlatmaktır. Zira ilmin ayağa düştüğü günümüzde herkes her şeyi biliyor ama sadece biliyor.

Uygulama konusunda çeşitli sebeplerden dolayı sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Bu küçük hatırlatmamızın uygulamalarımıza katkı yapmasını ve Sünnet-i Seniyye üzere yaşamımıza vesile olmasını Cenâb-ı Hak’tan dileriz.

SÜNNET

Genel olarak Peygamber Efendimizin (sav) söz, fiil ve takrirleri (onay) olarak tanımlanan sünnet, fıkıh usulünde Peygamber Efendimizin (sav) yolunu izleyerek yapılan ancak farz ve vacip kapsamında olmayan fiiller anlamında değerlendirilmektedir.Muhaddis ve usûl alimlerinin sünnetin tanımı noktasında “Resulullah’tan (sav) söz, fiil ve takrir olarak sâdır olan her şeydir.” görüşünü paylaştıkları söylenebilirken fıkıh âlimleri “farz ve vacip olmaksızın Resulullah’tan (sav) gelen şey.” tanımlamasını benimsemiştirler.

Sünnet, Kur’ân’ın açıklayıcısı olduğu için Kur’ân-ı Kerim’den hemen sonraki ikinci delildir. Kur’ân, okunan vahiy, sünnet, rivayet olunan vahiy, hadis ise, rivayet edilen sünnet(5) demektir. Değişik açılardan ele alındığında aşağıdaki tasnif “sünnetin çeşitleri” olarak kabul edilebilir:

• Kavlî Sünnet: Resulullah’ın (sav) mübarek sözleridir.

• Fiilî Sünnet: Resulullah’ın (sav) davranışları ve hareketleriyle ortaya koyduğu sünnettir.

• Takrirî Sünnet: Resulullah’ın (sav), ashabında gördüğü ancak men etmediği ya da sükûtuyla tasvip buyurdukları davranışlarıdır.

• Sünnet-i Gayr-ı Müekkede: Resulullah’ın (sav), bazen yapıp bazen de terk ettiği ameller.

• Sünnet-i Müekkede: Resulullah’ın (sav) devamlı olarak işleyip nadiren terk ettiği farz ve vacip olmayan amellerdir.

BİD’AT

Asr-ı Saadet’ten sonra ortaya çıkan, şer’î bir delile dayanmayan inanç, ibadet, fikir ve davranışlar hakkında kullanılan bir terim olan bid’at, Arapça’da “icat etmek, örneği olmaksızın yapıp ortaya koymak, inşa etmek” anlamlarına gelen “bd’a” kökünden türemiştir. “Daha önce benzeri bulunmayıp sonradan ortaya çıkan (muhdes) şey.” anlamına gelir. “Bd’a” kökünün bu sözlük mânâsı Kur’ân-ı Kerim’de de yer almıştır:

“Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik; ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.”

Ayet-i celile için yapılan tefsirler:

1. Keşişler ve rahiplerin kendiliklerinden icat ettikleri ruhbaniyete gelince, onu onlara biz, ne farz kıldık, ne de emrettik. Ebû Hayyân şöyle der: “Ruhbanlık, kadınlardan ve dünyevî isteklerden uzak durmak ve kiliselere kapanmaktır. Onu, kendiliklerinden icat ettiler.” demektir. Biz onlara sadece, Allah’ın razı olduğu şeyi yapmalarını emrettik. Bu istisna, munkatıdır. Yani biz onlara rahipliği emretmedik.Fakat onlar kendiliklerinden, Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla bunu yaptılar, rahipliğin hakkını veremediler ve gerektiği gibi ona devam edemediler.

İbn Kesîr şöyle der: Bu, iki yönden onları kınamadır. Biri, Allah’ın dininde, O’nun emretmediği şeyi ortaya atmak; ikincisi ise, kendilerini Allah’a yaklaştıracak vesile olduğunu iddia edip üzerlerine aldıkları şeyi yerine getirememeleridir. Hadis-i Şerifte şöyle buyrulmuştur: “Her ümmette ruhbanlık vardır. Ümmetimin ruhbanlığı ise, Allah yolunda cihattır.” İsa’ya (as) tâbi olanlardan, sözlerinde durup Hz. Muhammed’e (sav) iman eden salih kimselere sevaplarını kat kat verdik. Hıristiyanlardan çoğu da itaat sınırından çıkıp Allah’ın haram kıldığı şeyleri yapmaktadırlar. Nitekim Yüce Allah mealen, “Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mal-larını haksız yollardan yerler ve Allah yolundan engellerler.” buyurmuştur.

2. Dinde sonradan ortaya çıkartılan her şey bid’attır. Bu ayet-i kerime sonradan çıkartılan her bir yeniliğin bid’at olduğuna delâlet etmektedir. O bakımdan bir hayrı sonradan ortaya koyan kimsenin onu devam ettirmesi ve onu bırakıp zıddına yönelmemesi gerekir ki, bu ayetin kapsamına girmesin. Ebu Umame el-Bâhili -ki adı Suday b. Aclan’dır- dedi ki:

Sizler üzerinize farz olarak yazılmadığı halde Ramazanda namaz kılmayı (teravihi) ortaya çıkardınız. Hâlbuki size farz kılınan sadece oruçtur, madem böyle bir işi yaptınız, artık bu namazı kılmaya devam ediniz ve onu terk etmeyiniz. Çünkü İsrailoğullarından birtakım kimseler Allah’ın kendilerine yazmadığı yeni birtakım şeyleri bu yolla yüce Allah’ın rızasını arayarak ortaya koydular, fakat bunlara hakkıyla riayet etmediler. Yüce Allah da bunları terk ettikleri için onlara sitemde bulunarak: “Kendiliklerinden ortaya koydukları ruhbanlığa gelince, biz onu üzerlerine farz kılmadık. Ancak Allah’ın rızasını aramak için... Sonra gereği gibi ona riayet etmediler.” diye buyurmaktadır.

3. İki anlama da gelebilir. Birincisi, “Biz onlara ruhbanlığı farz kılmamıştık. Fakat Allah’ın rızasını aramak onlara farzdı.” İkincisi, “Biz onlara ruhbanlığı farz kılmamıştık Fakat onlar Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla, bunu kendilerine farz kıldılar.” Açıkça görülmektedir ki, her iki anlam da, ruhbanlığın gayr-i İslâmî bir davranış olduğuna ve hak dinlere nispet edilemeyeceğine delalet etmektedir. Nitekim Resulullah (sav) “İslâm’da ruhbanlık yoktur.” (Müsned-i Ahmed), “Bu ümmetin ruhbanlığı Allah yolunda cihad etmektir.” diye buyurmuştur. (Müsned-i Ahmed, Müsned-i Ebu Yâlâ).

Ayrıca Hz. Enes’in rivayet ettiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: “Nefislerinize zulmetmeyin. Öyle ki bir grup nefislerini zorlamış ve Allah da bunu onlara zorlaştırmıştır. Onların kalıntılarını kilise ve manastırlarda görürsünüz.”

“De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”

Geniş kapsamlı tarife göre bid’at, Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan her şeydir. Bid’atın sözlük anlamından hareketle yapılan bu tarife göre, dinî mahiyette görülen amel ve davranışlardan başka günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni fikirler, uygulama ve âdetler de bid’at sayılmıştır. Başta İmam Şafiî olmak üzere Nevevi, İzzeddin b. Abdüsselâm, Mâlikîler’denŞehâbeddin el-Karâff, Zürkânî, Hanefiler’den İbn Âbidîn, Hanbelîler’den Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Zâhirîler’den İbn Hazm bid’atı bu şekilde kabul edenlerdendir. Bu tarifi benimseyen âlimler, görüşlerini Peygamber Efendimiz ve sahabelerden nakledilen bazı rivayetlere dayandırmaktadırlar.

Mesela Müslim, Nesâî, İbn Mâce gibi muhaddislerin naklettiği bir rivayette Resul-ü Ekrem, İslâm’da güzel bir çığır (sünnet-i hasene) açana o çığıra uyanlar bulunduğu sürece sevap verileceğini, kötü bir çığır (sünnet-i seyyie) açana da aynı şekilde günah yazılacağını ifade etmiştir. Bid’atı sonradan ortaya çıkan her şeyi içine alacak şekilde geniş kapsamlı olarak kabul eden âlimler, Peygamber Efendimizin (sav) bid’atı reddeden hadisleriyle her devirde günlük hayata girmesi zorunlu bulunan yenilikleri bağdaştırmanın yegâne yolu olarak onu, yapılmasında mahzur bulunmayan iyi bid’at (bid’at-ı hasene, bid’at-ı mahmude, bid’at-ı hüdâ) ile yapılması yasaklanan kötü bid’at (bid’at-ı seyyie, bid’at-ı mezmûme, bid’at-ı dalâle) diye ikiye ayırmayı uygun bulmuşlardır.

Kur’ân’ı bir mushafta toplamak, teravih namazını cemaatle kılmak, minare ve medrese inşa etmek iyi bid’ata, kabirlerin üzerine türbe yapmak ve buralara mum dikmek de kötü bid’ata örnek olarak gösterilebilir. Bu anlayışa göre hadislerde reddedilen kötü bid’attır. Şafiî fakihlerinden İzzeddin b. Abdüsse-lâm daha da ileri giderek bid’atı, mükellefin fiillerine paralel olarak vacip, mendup, mubah, mekruh, haram olmak üzere beşe ayırmaktadır.

Bid’atı dar kapsamlı olarak anlayanlar ise onu, “Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilâve veya eksiltme özelliği taşıyan her şey.” diye tarif etmişlerdir. Bu görüşü benimseyenler arasında, Mâlikîler’den başta İmam Mâlik olmak üzere Turtûşi, Şâtıbî; Hanefîler’den Bedreddin el-Aynî, Birgivî; Şâfiîler’den Beyhakî, İbn Hacer el-Askalânî, İbn Hacer el-Heytemi; Hanbelîler’den Takıyyüddin İbn Teymiyye ve İbn Receb sayılabilir. Bunlara göre dinle ilgisi ve dinî mahiyeti bulunmayan şeyler bid’at sayılmaz. Bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bid’at kavramının dışında kalır. Dar kapsamlı bid’at anlayışına sahip olanlar görüşlerine mesnet olarak, “İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir.”

“Sonradan ihdas edilen her şey bid’attır.” ve “Her bid’at dalâlettir.” mealindeki hadislerin genel ifadelerini esas almışlardır.Doğurduğu sonuçlara göre bid’atın hasene / seyyie diye ikili veya vacip, mendup, mubah, mekruh ve haram şeklin-de beşli tasnife tâbi tutulmasından başka itikadî-amelî, fiilî-terkî, ibadetlerle veya günlük yaşayışla ilgili olmasına göre taabbüdî-âdî şeklinde ayırımları da yapılmıştır. Ayrıca hiçbir dinî delile dayanmayan bid’at (bid’at-ı hakikî) ile bazı yönleriyle dinî bir delile dayanıyormuş intibaı verdiği halde uygulandığı biçimiyle delilden mahrum bulunan bid’at (bid’at-ı izafî) şeklinde diğer bir ayırım daha yapılmıştır.

Hakiki bid’ata örnek olarak kişinin helâl bir yiyeceği dinî duy-gularla kendisine haram kılması, Şiîler’in aşure gününde başlarını, yüzlerini tırmalayıp tokatlaması, izafî bid’ata örnek olarak da dinî bir delille tespit edilenler dışında belirli günlerde oruç tutmaya veya belirli vakitlerde namaz kılmaya özel bir
önem verilmesi gösterilebilir.

İslam âlimlerinin bid’at tanımları:

1- Peygamberimizden (sav) bize aktarılan dine ait söz, fiil ve takrirlerinin, Sünnet-i Seniyye’nin zıddındaki şeylere bid’at denir.

2- Bid’at öyle bir görüşün ileri sürülmesidir ki, o görüşü ortaya koyan ve o görüşle amel eden, şeriatın sahibine ve dinin büyüklerine uymamış, dinin kesin esaslarına muhalefet etmiş olur.

3- Şeriatta kendisine delalet edecek bir kaynak olmadan ortaya çıkan şeydir.

4- Seleften aktarılmayan yeni söz/görüştür.

5- Resulullah Efendimizden (sav) muanede yoluyla değil de belki bir nevi şüpheyle ortaya konan şeydir. nen ve kendisi ile Allah’a daha çok ibadet etme kastedilen bir yoldur.

BİD’ATIN ÖZELLİKLERİ

1 - Sonradan ortaya çıkarılmış olmalıdır.İrbad b. Sariye’den (ra) rivayete göre, şöyle demiştir: Resulullah (sav) bir gün sabah namazından sonra son derece tesirli bir vaaz verdi de bu vaazın tesirinden gözler yaşardı, kalpler ürperdi. Ashabtan bir kişi: “Bu öğütler vedalaşan bir kimsenin öğütleri gibidir. O halde bize neyi tavsiye ederseniz ey Allah’ın Resulü!” dedi. Resulullah da (sav) şöyle buyurdu:

“Allah’a karşı her zaman ve her zeminde sorumluluk bilinci içerisinde olunuz, Allah’tan gelen her şeyi dinleyip itaat ediniz. İdareciniz durumunda olan kimse Habeşli bir köle bile olsa onu bile dinleyip itaat ediniz. İçinizde yaşayacak olanlar benden sonra pek çok ayrılık ve anlaşmazlıklara şahit olacaklardır. Dinde yeri olmayan fakat dindenmiş gibi gösterilmeye çalışan şeylerden sakınıp uzak durunuz.

Çünkü onlar sapıklıktır. Sizden kim bu dönemlere ulaşırsa benim sünnetime ve doğru yolda olan Hulefa-i Raşîdin’in sünnetine sıkıca sarılsın. Bu yolda sabredip dişinizi sıkınız.” Tirmizî: “Bu hadis hasen sahihtir.” Sevr b. Yezîd, Hâlid b. Ma’dan’dan, Abdurrahman b. Amr b. es Sülemî’den Irbad b. Sariye’den bu hadisin bir benzerini rivayet etmiştir. Hasan b. Ali el Hallâl ve pek çok kişi şöyle derler:

Ebû Âsım, Sevr b. Yezîd’den, Hâlid b. Ma’dan’dan, Abdurrahman b. Amr es Sülemî’den, Irbad b. Sariye’den bu hadisin bir benzerini bize aktarmışlardır. İrbad b. Sariye’nin künyesi Ebû Necîh’tir. Bu hadis Hucr b. Hucur’dan ve İrbad b. Sariye’den de benzeri şekilde rivâyet edilmiştir.
Yahya b. Ebil Musa’dan rivayet edildiğine göre kendisi İrbad İbni Sariye’den şöyle söylediğini işitmiştir:

Resulullah (sav) bir gün bizde kaldı. Kalpleri titreten ve gözleri yaşartan çok korkutucu bir mevize ile bize vaaz etti. O’na denildi ki; “Ya Resulullah (sav) vedalaşan kimsenin yaptığı vaaz gibi nasihat ettin. Bize tavsiyelerde bulun.” Bunun üzerine Resulullah (sav) buyurdular ki: “Takvaya yapışınız ve başınızdaki halife bir köle dahi olsa onu dinleyip itaat etmeye sarılınız. Siz benden sonra şiddetli ihtilafı göreceksiniz. Onun için benim sünnetime ve hidayete mazhar kılınmış olan Hulefa-i Raşidîn’in sünnetine yapışınız. Bu sünnetleri dişlerinizle sıkıca tutunuz. (Yahut karşılaştığınız eziyetlere tahammül için dişlerinizi sıkınız.) İhdas edilen (dinde dayanağı olmadan dine sokulmak istenen) şeylerden sakının.Çünkü her bid’at dalalettir.”

Abdurrahman b. Amr es-Selemi’nin, İrbad b. Sariye’den (ra) şöyle söylediğini işittim, dediği rivayet edilmiştir: Resulullah (sav) buyurdular ki: “Ben sizi, gecesi gündüzü gibi apaydın olan (en küçük şüpheyi kabul etmeyen gayet açık) bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helak olanlar, o dinden (başka yönlere) sapar. Sizden kim yaşarsa fazla ihtilafa şahit olacaktır. Onun için bilip tanıdığınız sünnetime ve hidayete erdirilmiş olan Hulefa-i Raşidîn’in sünnetlerine yapışınız. Bunları dişlerinizle sıkıca tutunuz. Başınızdaki halife siyah bir köle bile olsa ona itaatten ayrılmayınız. Çünkü mü’min, (tevazu ve uysallığı bakımından) burnuna yular takılmış deve gibidir hangi tarafa sevkedilirse uyar.”

İrbad b. Sariye’den (ra) şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Resulullah (sav) bize sabah namazını kıldırdı. Sonra (mübarek) yüzünü bize döndürüp çok tesirli bir vaaz irad buyurdu.”

2 - Şer’î bir delile dayanmamalıdır. Âlimlerin çoğunluğuna göre akıl, bizzat hüküm koyamaz. Hakkında nas bulunmayan şeyler, kıyas, istihsan ve şer’î yönden muteber olan maslahatlar gibi yollarla nassa bağlanır. Ancak nas bulunmayan durumlarda Allah’ın hükmünü bilmek için akla büyük görev düşmektedir.

3 - İbadet kastıyla yapılmalıdır.İbadetlerle ilgili hiçbir şey kullara bırakılmamıştır. Hepsinin sınırları çizilmiştir. Bu sınırlara daraltma ve genişletme veya başka bir ifadeyle artırma ve eksiltme bid’at kapsamına dâhil edilmiştir. (Ruhbanlık vb.)

4 - Şer’î imiş gibi görünmelidi İbn Cureyc haber verip şöyle demiştir: Bana Süleyman el-Ahvel haber verdi; ona da Tâvûs, İbn Abbas’tan (ra) şöyle haber vermiştir:

Peygamber Efendimiz (sav) Ka’be’yi tavaf ederken bir insanın yanına uğradı ki, o insan, burnundan bir yularla bağlanmış olan başka bir insanı önünden çekerek tavaf ettiriyordu. Peygamber Efendimiz (sav) hemen o yuları kendi eliyle kopardı. Sonra yanındaki adama onu eliyle tutmak suretiyle yederek tavaf ettirmesini emretti. İbn Abbas (ra) şöyle demiştir: Peygamber Efendimiz (sav) hutbe irad ederken güneşte dikilmiş bir adam gördü de, onun ismini ve hâlini sordu. Sahabeler:

 “O Ebû İsrail’dir, ayakta dikilmeye, oturmamaya, güneşten gölgelenmemeye, konuşmamaya ve bu suretle oruç tutmaya nezretmiştir.” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) o zata: “Konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın!” diye emretti.

5 - Genelleşme istidadı göstermelidir Namazlardan sonra musafaha, Şevval orucunu ilk altı günde tutmak gibi. Bütün bunlara rağmen, bazı sünnet savunucularının endişeleri bir yana, İslâm tarihi boyunca İslâm dininin hem inanç, ibadet ve hukukla ilgili temel hükümlerinde, hem de ana ahlâk kurallarında büyük bir çoğunlukla dinin ana sınırlarının dışına çıkılmamış ve İslâm’ın ana renginin (sıbgatullah) değiştirilmemiş olduğunu söylemek mümkündür. İslâm’a bağlılık iddiası taşıdıkları halde fikrî sapıklıkları sebebiyle onun sınırları dışında kaldıkları kabul edilen grupların (galiyye) tarih boyunca sadece yüzde bir civarında kalması da bu hususu desteklemektedir.
Namaz Vakitleri
Şehir :