Makaleler > Rasim ÖZDENÖREN > Siyer > Dünyevileşme ve Kimlik Kaybı
Kategoriler :
Yazarlar :
Dünyevileşme ve Kimlik Kaybı
Tarih : 02.09.2013 13:14:53
Kategori : Siyer
Yazar : Rasim ÖZDENÖREN
Okunma : 959
Bir defasında kimliğin tanımı sadedinde şu belirlemeyi yapmıştık: “Bir kimseyi başka biri değil de kendisi yapan özelliklerin bütününe o kimsenin kimliği diyebiliriz.” (Düşünsel Duruş’ta “Müslümanın Düşünsel Özelliği ve Kimlik Sorunu” başlıklı yazı, İz Y. İst.).

Bir kimse, yalnızca fizik özellikleriyle değil, ondan daha fazla onun moral (mânevî) özellikleriyle de belirlenir. Belki ilkin onun dış görünüşü dikkate alınır. Hele de polisiye konularda kişinin eşkâlinin belirlenmesi birincil öncelik taşır. Eşkâli belirlenirken giyim kuşamı da belirtilir. Kişinin üzerinde mont bulunması, gözlük takmış olması, şapkası bu tür belirlemelerde dikkate alınır. Böylece eşkâlin belirlenmesinde geçici ve kalıcı işaretlerin tümü sıralamada göz önünde tutulur.

Bir kimsenin kimliğini belirlemede beden ölçüleri kadar, içinde yer aldığı kültürel özellikleri de hesaba katılır. Boyunun uzunluğu, teninin ve saçının rengi, tarama biçimi, yaşı, kilosu, ne kadar hızlı koştuğu gibi özelliklerinin yanı sıra o kimsenin tahsil durumu, ekonomi çevresi, özgeçmişi, aile geçmişi, doğduğu, yetiştiği, yaşadığı yerler, arkadaş çevresi ve benzeri tüm özellikler o kişinin kimliğinin belirlenmesinde hesaba katılır.Eğer genel bir müslüman tipi üzerinde duruyorsak onun kimliğini belirlemede esas alınması gereken hususların ne olduğu sorusu karşımıza çıkar.

Nedir o özellikler? Şayet Allah Resûlü’nün (sav) nitelikleri bir müslümanın kimliğini belirlemede esas alınacaksa, o kimliğin öne çıkan hangi özelliğine vurgu yapmalıyız? Allah Resûlü’nün (sav) kâfir veya mü’min herkes tarafından esas kabul edilen temel özelliği onun emin olma sıfatıdır. Emin olma durumu hangi niteliklerle tebellür eder? Başka bir deyişle, birine “emin” dediğimizde neyi kastetmiş oluruz? Sanırım şu özellikler akla gelebilir:

1. Yalan söylemez,

2. Emanete hıyanet etmez,

3. Adildir,

4. Hükmünü korkusuzca dermeyan eder,

5. Hak bildiği yoldan asla geri dönmez,

6. Doğrudur ve dürüsttür.

Bu niteliklere başkalarını eklemek de mümkündür. Ancak bu kadarı bile bir müslümanın kimliğini belirlemede yeterince fikir verir. Biz, son zikrettiğimiz nitelikten, emin olma kapsamında doğruluk ve dürüstlük üzerinden hareketle Müslüman kimliğinin temel belirleyicisinin altını çizmeye çalışalım.

Doğruluk, nesnel olarak belirlenecek bir değerdir. Birisi “yağmur yağıyor” dediğinde, bakarız, yağmur yağıyorsa onun doğru söylediğini teyit ederiz. Eğer yağmur yağmıyorsa o sözün doğru olmadığı sonucunu çıkarırız. Bu durum, nesnel belirtilerle ölçülür. Dürüstlük ise öznel bir hâldir. Kişinin kendi iç yaşantısı ile ilgili bir durumdur. Yağmur yağıyor diyen birisi, yağmur yağmadığı halde yukarıdan serpiştiren suyu yağmur zannıyla böyle konuşmuşsa, o dürüsttür; fakat söylediği cümle nesnel gerçekliğe uymadığı için yanılmıştır. Yanılmış olmak onun dürüstlüğüne halel getirmez.

Böylece biz, bir müslümanın hem doğru, hem dürüst bir kişilik ve kimlik sahibi olduğunu söylemiş olmaktayız. İmdi, bir müslüman, kimliğinin zorunlu sonucu olarak doğru ve dürüst bir kimse ise, o, dînînin gereklerine uyma hususunda da aynı niteliğe sahip biri olarak hareket eder. Başka bir söyleyişle, dînîn ondan icabet etmesi gereken taleplerine doğru ve dürüst bir insana yaraşır biçimde karşılık verir. Dîn ondan cömert davranmasını istiyorsa cömert davranır.

Dîn, ondan dünya malına yüz çevirmesini istiyorsa, o da onun gereğini yerine getirir. Böylece, “Ey insanoğlu, sana ayırdığım rızkın tümünü sen tüketinceye kadar, o rızık seni arar bulur.” diyen Hadîs-i Kudsî onun gündelik yaşantısının yönünü tayin etmede belirleyici olur. Bu ne demek? Bu, müslümanı rızık endişesinden alıkoyacak bir düsturu öngörmektedir. Doğru ve dürüst bir kişi olarak îmânının gereğine ve ondan çıkan tüm sonuçlara sahip çıkan bir müslüman, artık dünya malına tamah etmeyeceği gibi, rızk kaygısıyla uhdesinde mal tutma eğilimini de bastırmanın üstesinden gelir.

Aslında, bir müslüman, salt şeriatın öngördüğü ilkeleri hayatına geçirmiş olsa, bu ilkeler onu namazla, zekâtla, oruçla, hac ibâdetiyle cömert bir hayat sürmeye yönlendirir. Bu ibâdetlerin tümü topluca eda edildiğinden, toplu yaşamanın zorunlu sonucu olarak insanlar arasında iyi ilişkilerin gelişmesini sağlar. Kendiliğinden bir sevgi ortamının doğmasını  sonuçlar. Cömertliğin ve sevgi ortamının yerleşmesi ve o toplulukta sevgiye ve cömertliğe dayanan bir ilişki biçiminin doğması bir müslümanın kendini zorlamadan ulaşacağı bir yaşama biçimini öngörür.

Bu kadar basitçe meydana gelebilecek bu ilişki biçiminin yürürlüğüne eksiklik arız olduğunu görüyorsak, bundan, müslümanların Müslümanca bir hayat tarzını sürdüremediği sonucunu çıkartabiliriz. Müslüman bireyler bireysel olarak cömertlik hasletini taşıyabilirler. Fakat bu cömertlik hasleti topluca yaşanmıyorsa, başka bir deyişle orada Müslümanca hayat düzeni kurulamamışsa, cömertlik ilişkisine dayalı bir hayat düzenini görmemiz de imkân dâhiline girmez.

İnsan, bireysel ve toplu olarak yaşadığı ortamın kültürünü hâsıl ederken, aynı kültür onun bireysel ve toplu yaşama ortamına yansır. Burada iki yanlı bir geri besleme durumu ortaya çıkar. Kültür bireyin yaşantısının etkilerken, bireyin yaşantısı da kültür ortamına yansır.

Böylece Müslümanca hayat tarzını bireysel olarak yaşayan bir müslüman kötü bir dünyada iyi bir müslüman örneğini sunmanın üstesinden gelmiş olur. Ancak bu durumu yeterli görmek mümkün mü?Eğer o müslüman, içinde yer aldığı olumsuz ortamı, kötüden iyiye doğru Müslümanca bir gayretle değiştirmeye çaba göstermiyorsa, biz, onun müslümanlığını yeterince yaşamadığını ileri sürebileceğiz demektir.Nitekim Asr-ı Saâdet dönemi müslümanları (sahâbeler) içinde yaşadıkları dünyanın kötülüklerini sineye çekerek yaşamadılar. Bilakis, onlar, içinde yaşadıkları toplumun kötülükleriyle mücadele ederek bir hayat sürdürdüler ve kötü bir dünyayı iyiye doğru dönüştürmenin cehdi içinde bulundular.

Günümüzün müslümanlarıyla Sahâbeler arasındaki dramatik farklılık tam da bu noktada ortayı çıkıyor: Sahâbeler, kötü bir dünyada yaşamakta olduklarının bilinciyle o kötülüklere müdahale ederken;
günümüz müslümanı o kötülüğü benimsemeye, dahası o kötülüğü içselleştirmeye ve kendine bir hayat tarzı olarak seçmeye uğraşıyor. Böylece kötü bir dünyada iyi bir müslüman olarak kalma yerine, kötü bir dünyada kötü müslümanlar olarak kalmaya hükümlü kılıyor kendini.

Çünkü İslâm’ı hayatının anlamı olarak kabul etmek istemiyor. İslâm onun hayatında merkezî bir yer tutmuyor, yalnızca kültürel bir çeşni, bir alışkanlık olarak kalıyor. Böylece günümüz müslümanının genel yaşama trendinin materyalistik bir yöne doğru evrildiğini söyleyebiliyoruz. Bu yaşantı tarzı onu mülkün Allâh’a ait olduğu yolundaki inançtan uzaklaştırıyor. Mülkü Allâh’a ait görmeyince onun kendine ait olduğu vehmine kapılıyor. Bu vehim de onu sınırsız bir kısır döngünün içine sürüklüyor. Daha çok mal hırsına kapıldıkça daha hasis oluyor. Daha hasis oldukça da gözünü mal hırsı bürüyor. Giderek doymak bilmez bir açgözlü yaratığa dönüşüyor. Böyle bir yaşantının varacağı yeri tahmin etmek zor değildir.

Böyle bir yaşantı artık Müslümanca olmaktan çıkmış olur. O, Müslüman olma kimliğini yitirir. Belki hâlâ namaz kılmaktadır, belki hâlâ oruç tutmaktadır, dahası kerhen de olsa belki zekâtını bile vermektedir. Fakat bütün bu ibâdetlerin onun yaşantısında bir karşılık bulduğunu söylemek imkânsız hale gelmiştir. Bu ibâdetler belki biçimsel olarak yerine getirilmektedir, fakat programlanmış bir robotun yaptığından farksız olarak...

İnandığı gibi yaşamayanın yaşadığı gibi inanmaya başlayacağı fehvası gereğince, o da artık dünyevî taleplerin kısır döngüsü içine kıstırılmış bir hayata hükümlü olarak ve müslüman kimliğini geride, uzaklarda bırakmış olarak hayatını sürdürmeye devam eder.

Artık karşımızda dünyaya müstağni duran bir müslüman değil, fakat dünyanın ardından koşan birini görürüz. Kendini dünyaya mecbur, mahkûm, muhtaç hisseden biri vardır orada. İlâhî cilve de öyle tecelli eder ki, o dünyanın ardından koştukça dünya da ondan kaçar. Böyle bir kimlik kayması talihsizliğini uğramış birine sormak lazım:

1. Müslüman olmaktan dolayı hâlâ Allâh’a şükrebiliyor mu, yoksa müslümanlığından mahcubiyet mi duyuyor?

2. Kendini hâlâ müslüman olarak hissedebiliyor mu, yoksa müslüman olduğunu arada bir ve meselâ yalnızca bayram günlerinde ve cenaze törenlerinde mi hatırlıyor?

3. Müslümanca düzenlenmiş bir dünyada mı yaşamak istiyor, yoksa müslüman olmayanların öngördüğü bir dünya düzeninde yaşamak onun için fark etmiyor mu?

4. İnsanı ve eşyayı Müslümanca telâkkiye göre mi yorumlamaya özen ve çaba gösteriyor yoksa seküler bakış açısı ona yeterli mi geliyor?

Günümüz müslümanının bu sorular karşısındaki tutumu onun mü’min bir müslümanın neresinde durduğunun ve ne ölçüde bir kimlik kaybına uğradığının cevabını vermeye yetecektir.
Diğer Yazıları
Namaz Vakitleri
Şehir :