Makaleler > Rasim ÖZDENÖREN > Siyer > Hadis-i Şerif Karşısında Şükür ile Nankörlük Sarkacındaki İnsan
Kategoriler :
Yazarlar :
Hadis-i Şerif Karşısında Şükür ile Nankörlük Sarkacındaki İnsan
Tarih : 22.04.2013 11:15:14
Kategori : Siyer
Yazar : Rasim ÖZDENÖREN
Okunma : 4578
 Ebu Hureyre (ra) Peygamber (sav)’den işittiğini şöyle aktarıyor:

“İsrailoğulları arasında biri ala tenli, biri kel, biri de kör üç kişi vardı. Allah onları sınamak istedi ve kendilerine bir melek gönderdi. Melek ala tenliye geldi: ‘En çok istediğin şey nedir?’ dedi. Ala tenli: ‘Güzel bir renk, güzel bir ten ve insanların beni çirkin gördüğü ve iğrendiği şu halin benden giderilmesidir.’ dedi. Melek onu sıvazladı ve alaca tenlilik ondan gitti, rengi güzelleşti. Melek ona: ‘Hangi malı daha çok seviyorsun?’ dedi. Alaca tenli adam da: ‘Deve yahut sığırdır’ dedi. Allah ona gebe bir deve verdi. Melek: ‘Allah sana bu deveyi bereketli kılsın’ diye duâ etti.

Melek sonra kel olan adama gelerek: ‘En çok ne isterdin?’ dedi. Kel de: ‘Güzel bir saç ve insanların benden uzaklaştıkları şu kelliğin benden giderilmesidir.’ dedi. Melek de onu sıvazladı, kelliği yok oldu, kendisine gür ve güzel bir saç verildi. Melek sordu: ‘En çok hangi malı seversin?’ Adam da: ‘İnek’ dedi. Allah tarafından ona gebe bir inek verildi. Melek: ‘Allah sana bunu bereketli kılsın’ diye duâ ettikten sonra körün yanına geldi ve:

‘En çok ne isterdin?’ diye sordu. Kör de: ‘Allah’ın gözlerimi geri vermesini ve insanları görmeyi çok istiyorum’ dedi. Melek onun gözlerini sıvazladı ve geri verdi. Bu defa melek: ‘Mallardan en çok hangisini seversin?’ dedi. O da: ‘Koyun’ dedi. Allah ona doğurgan bir koyun verdi.

Bir müddet sonra deve ve sığır sahiplerinin devesi ve sığırı yavruladı. Koyun sâhibinin de koyunu kuzuladı. Sonunda birinin vadi dolusu develeri, diğerinin vadi dolusu sığırları, ötekinin de vadi dolusu koyun sürüsü oldu.

Daha sonra melek ala tenliye onun eski kıyafetine bürünerek geldi ve: ‘Fakirim, yoluma devam edecek imkânım kalmadı, gitmek istediğim yere önce Allah, sonra senin yapacağın yardım sayesinde ulaşabilirim. Rengini ve cildini güzelleştiren sana mal veren Allah adına senden yolculuğumu tamamlayabileceğim bir deve istiyorum’ dedi. Adam: ‘İyi amma hak sahipleri (isteyen fakirler) çoktur’ dedi. Melek de: ‘Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri, fakirken Allah’ın zengin ettiği alaca tenli de ğil misin?’ dedi. Adam da: ‘Hayır, ben bu mala atadan ataya intikal ederek varis oldum’ dedi. Melek: ‘Eğer yalan söylüyorsan Allah seni eski haline çevirsin’ dedi. Sonra Melek kel olan adamın eski kılığına girip onun yanına geldi, ona da ötekine söylediği gibi söyledi. Kel de alaca tenli gibi cevap verdi. Melek de ona: ‘Yalan söylüyorsan Allah da seni eski haline çevirsin’ dedi. Melek körün eski kılığına girip onun yanına gitti: ‘Fakir ve yolcuyum, yola devam edecek imkânım kalmadı. Bu gün önce Allah’ın, sonra senin sayende yoluma devam edebileceğim, sana gözlerini veren Allah aşkına senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim.’ Bunun üzerine o eski kör adam: ‘Ben gerçekten kördüm, Allah gözlerimi bana iade etti. Şu gördüğün mallardan istediğini al istediğini bırak, Allah’a yemin ederim ki, Allah rızası için bugün alacağın hiç bir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım’ dedi. Melek: ‘Malın senin olsun, bu sizin için bir imtihandı. Allah senden razı oldu, arkadaşlarına gazab etti’ cevabını vererek ayrılıp gitti.” (Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10; Riyâzus-Sâlihîn, İmam Nevevî, 65 numaralı Hadis-i Şerif).

Öteki bütün Hadislerde olduğu gibi, yukarıya aldığımız Hadis-i Şerif’te de Allah Resûlü’nün (sav) icazdaki erişilmez üstünlüğünü görüyoruz. Bu Hadis de bizi, İslâm’ın tümüne götüren bir özellik taşıyor.

Bu Hadis-i Şerif’ten, en az, aşağıda belirtilen hususları öğreniyoruz:

1. İnsan ancak kendinde eksik gördüğü şeyleri talep eder. Onun kendinde eksik gördüğü şey ise kural olarak elinde bulunmayan, fakat elde etmek istediği eksikleridir (sağlığının yanında bazı dünya metaı, sığır, davar türünden şeyler).

2. İnsan, talebi yerine getirildiğinde –ona bir nimet ihsan edildiğinde- nimete nankörlük edebilme eğilimdedir.

3. İnsan, genelde nankörlüğünün farkında olmadığı için kendisine nimet sunulmak istenildiğinde, o nimetin manevî düzlemde yer alması gerektiğini göz ardı edip genelde dünya metaına dönük taleplerde bulunmaktadır. Dıştan görülen eksikliklerini değil, fakat onun manevî  yoksunluklarını giderici talepte bulunması gerektiğini unutmaktadır.

4. Oysa dünya metaına istiğna gösterildiğinde o metaın kendisine aynıyla geri verildiği gerçeği de onun gözü önünde durmaktadır.

5. Dünya malına tamah edenin elinden tamah ettiği şeyler geri alınabilmektedir.

6. Öyleyse dünya malına tamah etme yerine âhiretimizi kurtaracak taleplerde (duâ) bulunmamız gerektiği akılda tutulmalıdır.

7. Âhiretteki hayırları talep etmek suretiyle işlediğimiz yapıp etmelerimizin bizi yalnızca bu dünya iyilikleriyle değil, fakat aynı zamanda âhiret iyilikleriyle de donanımlı kıldığı, unutulmaması gereken bir düsturdur.

8. Sınavın bizi nerede, ne zaman yakalayacağını ve hangi halimizle sınava tabi tutulacağımızı bilemediğimiz/bilemeyeceğimiz için, içinden geçtiğimiz, geçmekte olduğumuz her anımızda bir imtihan üzere bulunduğumuz bilincini sürekli aklımızda tutmamız gerektiği hususu, Hadis-i Şerif’in bize hatırlattığı bir başka ilke olarak ön almaktadır.

9. Talepte bulunurken şükrünü eda edebileceğimiz, başka söyleyişle hakkını verebileceğimiz sınırları gözetmemiz gereği bir başka ilke olarak karşımızda durmaktadır.

10. İlginç bir durum: Menkıbede anlatılan üç kişiden ikisi nankör, biri şükür ehli çıkıyor. Bu sonucu kendi aktüel çevremizle karşılaştırarak akıl çelici sonuçlara varabiliriz. İnsanların çoğu nankör kesimde yer aldığından kendimizin de onlardan biri olup olmadığımızı her an irdelememiz gerekmektedir.

11. İnsanın kökende unutan bir varlık olduğu söylenir. Kendimize rehber alığımız Hadis-i Şerif tam da bu noktayı işaret ediyor. İnsan, kendine nimet vereni çoğunca unutuyor. Bu unutuşların arasında kendini var eden Güç’ü de unutmaya terk edebiliyor. Aslında ona nimet veren GÜCÜN, o nimeti geri alabileceğini akledemiyor.

12. Melek bu kişilere, Allah vaktiyle size şu nimetleri verdi, siz de bu nimetlerin hakkı için bana şöyle bir iyilikte bulunun diye yaklaşarak onlardan iyilik talebinde bulunuyor. Bu talebine cevap vermeleri hususunda üzerlerindeki nimetin hakkı hatırlatılıyor, fakat buna rağmen yapacakları iyilik hususunda onlar özgür bırakılıyor. Hadis-i Şerif’in bu nitelikte tezahür etmiş olması olağanüstü bir incelik taşıyor. Çünkü meleğin muhatap aldığı insanlar ancak bu yoldan özgür iradelerini kullanma hususunda serbest bırakılmış olacaklardı. Onlar işte bu özgür iradelerini kullanmak suretiyle kendilerini belirlemiş oldular. Başka bir söyleyişle onlar kendi özgür iradelerinin hâsılasını elde ettiler. O hâsıla, onların şükür ehli mi yoksa nankör mü olduğunu belirlemeye yarayacaktı. Daha da başka bir ifadeyle, Allah hiçbir kulunu önsel olarak nankör veya şükür ehli olarak belirlemiyor. İnsanlar kendi özgür iradeleriyle kendilerini belirliyor. Dolayısıyla kendi fiillerinden sorumlu oluyorlar.

Bu sonuncu durumdan da daha başka bir sonuca ulaşmamız imkân dâhiline giriyor: İnsan, kendi ediminin (amelinin) sorumlusudur. İnsan kendi yapıp etmelerinin sonucuna katlanmak zorundadır.

İnsan, kendi gerçekliğinin farkında olmasına rağmen şayet o gerçekliği inkâr etmeye kalkışırsa, bu edimiyle başkasını değil, ancak kendini aldatmış olur. Çünkü onun inkâr etmeye yöneldiği gerçeklik, kendi inkâr etmiş olsa bile, orada durmaktadır.

Sonuçta belki şöyle bir vargıya yönelmemiz mümkün hale geliyor: İnsan cennete veya cehenneme uzanan yolun taşlarını kendi eliyle döşüyor. O yollar onu önsel bir kaderin iradesiyle kendi içine almıyor. İnsan o yollardan birini kendi iradesiyle seçiyor. Ve her hâlükârda kendi ediminin sonucuna katlanmak zorunda bulunuyor.
Diğer Yazıları
Namaz Vakitleri
Şehir :