Makaleler > Rasim ÖZDENÖREN > Güncel > Kardeşliğin Şanı ve Hakkı
Kategoriler :
Yazarlar :
Kardeşliğin Şanı ve Hakkı
Tarih : 03.03.2012 12:13:36
Kategori : Güncel
Yazar : Rasim ÖZDENÖREN
Okunma : 1236

İnsan, tabiatı icabı toplu yaşamaya hükümlüdür.O, çoğu hayvan yavrusunda görüldüğü gibi anasından doğduğu anda ondan ayrılamaz, anasından ayrı yaşayamaz.Hayvan yavrusu, en azından, doğduğu anda ayağa kalkabilir. Üç beş dakika içinde anası kadar hızlı koşabilir. Her ne kadar bu dünyada daha öğreneceği çok şey olsa da, o, insanın geçtiği eğitim ve öğretim sürecinden geçmez.O, daha doğuştan kendini savunacak bir programla bu dünyaya gönderilmiştir. Ancak onun düşmanları da onu yakalayacak bir donanımla bu dünyada yaşamaktadır.Hayvanın doğuştan getirdiği bu özellikleri insan uzun yılar boyunca ana babasından başlayarak okulda, çevrede görerek, talim yaparak öğrenir. İnsan, bir arada yaşamaya hükümlüdür diyoruz bu nedenle.

İNSAN BİR ARADA YAŞAMAK İÇİN YARATILDI

İnsan yavrusu doğduğu zaman henüz anasını emmeyi bile beceremez. Evet, dudakları emme içgüdüsüyle donanımlıdır. Ancak ana memesini emmesini, hayvan yavrusunun tersine, talim ederek öğrenir.Buradan nereye varmak istiyorum? Elbette, insanın bir arada yaşamak üzere yaratıldığı gerçeğine... Bu gerçeklik bizi, bir arada yaşamanın hukukuna götürür. Aslında hukuk denilen kurallar manzumesi, insanların bir arada yaşamasını kolaylaştırmak için öngörülmüştür. Hukuk, her insan tekine hem kendinin kırmızıçizgilerinin nerede bittiğini, hem başkasının kırmızıçizgilerinin nerede başladığını belirleyen bir ölçüler demeti sunar.Yumruk atmakta serbestsin, evet, fakat attığın yumruğun sınırını yanındaki insanın burnunun başladığı yer belirler, sınırın oraya kadardır.Ancak bu belirlemeler insanlar arasındaki anlaşmazlık söz konusu olduğunda ortaya çıkar ve orada işlev icra eder. Aslolan anlaşmazlık değil, anlaşma ve uzlaşmadır.Herkesin kendi hakkını bildiği, kendi hakkının sınırlarına riayet ettiği yerde hukukun (teknik deyimiyle şeriatın) hükümlerine ihtiyaç kalmaz. Hukukun hükümleri, insanların ihtilaflı bulunduğu süreçte devreye girer.

FEDAKÂRLIĞIN SINIRI NEREDE BAŞLAR?

Şeriatın belirlediği sınırlar birer sınırdır, doğru, ancak ondan ötede takvanın belirlediği ölçünün hükümleri yürür. Takva, insana, şeriatın tanıdığı hakkı hesaba katmadan başkasına daha fazlasını vermeyi öngörür.Diyelim ki, şeriat, miras paylaşımında erkek kardeşe paydan biraz daha fazla hisse vermeyi ona bir hak olarak bahşetmişse; erkek kardeş, kendisine düşenden daha az alıp kız kardeşine daha fazlasını gönül rızasıyla verebiliyorsa, bu da, takvanın öngörüsüdür.Burada, feragatin ve fedakârlığın sınırları başlar. Bu, kardeşlik ölçütünün devreye girdiği süreçtir aynı zamanda.

KARDEŞLİĞE EHİL OLMAK

Kardeşlik... Kardeşlik, kelimenin asal haliyle karındaşlık, yani aynı ana karnını paylaşmış olmak anlamını tazammun ediyor.Ancak sınırı bu kadar dar bir alanla mukayyet tutarsak, kardeşliğin alanını kısıtlamış oluruz. Alan, yalnızca aynı ananın karnını paylaşmış olanlar arasında geçerli bir ilişki biçimini öngörmüyor. Evet, belki öncelikle aynı ananın karnını paylaşmış olanlar arasında bu ilişki biçimi hükmünü sürdürür.Ancak kardeşliğe ehil olanlar,kardeşliğin hükmüne riayet eden insanların tümü arasında geçerli bir işlev icra eder. Onun da kökeni feragate ve fedakârlığa dayanır. Feragat, hak kendinin olmasına rağmen kardeşi uğruna o haktan vazgeçmeyi ifade eder. Fedakârlıksa, kardeşi uğruna kendini feda etmeyi göze  almayı öngörür.Demek ki, kardeşliğin aynı ananın karnını paylaşmadan daha fazla bir şey olduğunu söylüyoruz. Bu durum, defalarca kanıtlanmıştır.Şunu söylüyorum: aynı ananın karnını paylaşanlar arasında feragat ve fedakârlık düzleminde bir ilişki biçimi geliştirilmemişse, orada kardeşliğin sözünü etmek de imkân dışı kalır. Kardeşlik, kardeş olma ehliyeti ancak aralarında değindiğimiz özveri ilişkisinin kurulduğu bir düzlemde geçerli olur. Bu bağlamda, aynı ana babanın çocukları olarak dünyaya gelmiş olan Habil ile Kabil’i neseben kardeş saysak bile haseben kardeş saymamız mümkün görünmüyor.

KALPLERDEKİ KİN ÇIKACAK

Kur’ân-ı Hakim’in hikmeti sanırım tam da burada devreye giriyor: “Biz o cennetliklerin kalplerindeki kinleri çıkarır atarız.Hepsi kardeşler olarak sevinç içinde karşılıklı koltuklara otururlar.” (15:47). Burada, kalplerdeki kin çıkartıldığında insanların kardeş olacağına ilişkin bir erdemin yürürlüğe gireceğini, böylece onların kardeş kılınacağını öğreniyoruz. Bir kere daha anlaşılıyor:kardeşlik, aynı ana babanın çocuğu olmaktan daha fazlasını ifade ediyor.Yalnızca kin tutmamak değil, aynı zamanda birbirini sevmek kardeşliğin temel taşlarını döşüyor.

ALLAH İÇİN SEVMEK, ALLAH İÇİN KARDEŞLİK VE MÜJDESİ

Ebu İdris el-Havlânî’nin şu rivayeti bize böyle bir kardeşlik ortamının dokunaklıbir tablosunu sunuyor.Rivayeti şudur:“Bir gün Dımeşk Mescidi’ne gitmiştim, bu sırada güler yüzlü bir genç vardı; halk onun başına toplanıyor, bir şeyde ihtilafa düştüklerinde meselenin halli için ondan soruyor ve fikrini kabul ediyorlardı. Bu zatın kim olduğunu sordum:

– Muaz b. Cebel’dir, diye cevap verdiler.Ertesi gün kuşluk vakti mescide koşmuştum.O zatı, benden evvel gelmiş ve namaz kılar buldum. Namazı bitirinceye kadar bekledim, sonra önüne gelerek selam verdim ve:

– Vallahi ben seni seviyorum, dedim. Bunun üzerine:

– Allah için mi seviyorsun? dedi.

– Evet, Allah için seviyorum, dedim.

– Allah için seviyorsun değil mi? dedi.

– Evet, Allah için seviyorum, dedim. Bunun üzerine beni elbisemin kenarından tutarak kendisine çekti ve şöyle dedi:

– Seni tebşir ederim. Ben Resül-ü Ekrem’in şöyle buyurduğunu işittim. “Allahü Teâlâ buyurdu ki, sırf benim için sevişen, benim için meclis kuran, benim uğrumda birbirini ziyaret eden, benim uğrumda bezl ü infak edenler, benim sevgime hak kazanmışlardır.” (Riyazü’s-Salihin ve Tercemesi, cilt: I, 3. bas. DİB. Y. Ank.  1970, s. 412).

Burada, genelde bütün insanlar arasında, özelde aynı dinin (İslâm’ın) salikleri arasında geçerli olan kardeşlik statüsünün sevgi halinde tecelli edişinin somut örneğini görüyoruz.Burada, artık aynı ananın karnını paylaşmış olmak arkada bırakılıyor. Onun da anlam kazanmasının ihlâs, hasbilik ve takva ile mümkün hale geleceğini elle tutulur bir gerçeklik olarak müşahede edebiliyoruz.Burada, şeriatın miras hususunda kardeşler için öngördüğü sınırlar genişliyor;

Allah Resulü (sav) nün “Komşuları neredeyse birbirinin mirasçısı olacak sanmıştım” ifadesindeki hikmet ve sınırsızlık yürürlüğe giriyor.

– Seni seviyorum.

– Allah için mi seviyorsun?

– Evet, Allah için seviyorum.

– Allah için seviyorsun değil mi?

– Evet, Allah için seviyorum.

– Seni tebşir ederim.

Öyleyse biz de birbirini Allah için sevenlere Allah’ın muştusunu ulaştıralım: Onun sevgisinin yani cennetinin muştusunu...

Kardeşliğin şanı ve kardeşlik hakkının tecellisidir bu...

Diğer Yazıları
Namaz Vakitleri
Şehir :