Kategoriler :
Yazarlar :
Yazık Oldu Medreselere
Tarih : 03.02.2012 10:55:07
Kategori : Güncel
Yazar : Rasim ÖZDENÖREN
Okunma : 1135
Medrese, zamanın akademisidir. Yüzyıllar boyu, özellikle Türk egemenliğinin yerleştiği İslâm ülkesinde bilim alanında hizmet vermiştir. 1453 yılında İstanbul’un fethedildiğinde ülkede 82 adet medrese kurulmuş bulunuyordu. Kısa bir süre içinde bunların sayısı 100’ün çok üstüne çıktı. Bu, önemli bir rakamdır. Bu medreselerde yalnızca münhasıran dinî bilimler okutulmuyordu. Ayrıca fen bilimleri, tıp, matematik, felsefe gibi dersler de tedris ediliyordu. İşte okutulan dersler: Sarf (Morfoloji, cümle bilgisi), Mantık, Hadis, Tefsir (Kur’ân yorumu), Âdâb-ı Bahis (Konuşma âdâbı), Vaaz, Belagât (Güzel konuşma, retorik), Kelam, Hikmet, Fıkıh, Faraiz (Miras hukuku), Akaid (İnanç esasları), Usul-ü Fıkıh, İlm-i Heyet (Astronomi) vb.

Burada kullandığımız dinî bilimler kavramına dikkat çekmek isterim. Bu kavram, o tarih itibariyle bütün bir hukuk alanını (kamu ve özel hukukun tüm alanlarını) kapsamaktaydı. Dolayısıyla olayı yalnızca Batı telakki tarzı bağlamında teoloji ile sınırlı görmemek lazımdır.

MEDRESENİN YOLUNU TIKADILAR

Tanzimat döneminde ortaya çıkan bölmeli kafa, hukuk ve idare alanına da yansıdı ve orada da ikili kurum ve kuruluşların yolu açıldı. Şöyle ki, bir yanda şerî mahkemelerin yanında nizamî mahkemelere yer verilirken, öğretim alanında da medreselerin yanında mekteplere yerverildi. Bu olay, medresenin kendi iç dinamikleri içinde gelişmesinin yolunu tıkadı. Buna rağmen, medreseler varlıklarını Cumhuriyet dönemine kadar sürdürdüler ve bu dönemde Tevhid-i Tedrisat Kanununun yürürlüğe girmesiyle birlikte bir idarî tasarrufla tümüyle kapatıldılar.

GEÇMİŞLE BAĞLAR KOPUNCA

Eğitim sistemi de bu tarihten sonra iflah olmaz bir boşluğun girdabına yuvarlandı. Çünkü bu dönemde artık Cumhuriyet, kendi geçmişiyle bütün bağlarını kopartan bir politika izlemeyi şiar edindi. Cumhuriyet üniversitesi kendi tarihini 1933 yılında başlatır. Çünkü Üniversite Kanunu o yıl çıkartılmıştır. Bizim en eski üniversitemizin tarihi böylece, içinde bulunduğumuz yıl itibariyle en fazla 79 yıla baliğ olmaktadır. Oysa gerçekte İstanbul Üniversitesinin kuruluşunu 1453 yılına kadar geri götürmek mümkündür ve gerçekçidir.

BÖLMELİ KAFA HER ŞEYİ BÖLDÜ

Avrupa ülkeleri bu bakımdan kendi üniversitelerinin tarihini mümkün olan en eski tarihe dayandırmakla övünür. Medreselerin kendi iç dinamikleriyle gelişmesinin yolu açık tutulabilirdi. Bu durum teorik olarak mümkündü. Ancak bölmeli kafaların bu gerçekliği görmesi artık imkân dışılığa itilmiş bulunuyordu. Vah esef!

İKİLİK ORTADAN KALKTI MI?

Medrese tarihçesinin anlamlı bir özetini Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın İdare Hukukunun Umumî Esasları kitabında bulabiliriz. Onar, adı geçen kitabında Cumhuriyet döneminde hukukun ve idarenin temel karakterini anlatırken şu hususları vurguluyor: “Bu suretle hukuk sisteminde birisi teokratik mahiyette ve din kaynaklarından, diğeri ise laik esaslardan ve kaynaklardan gelen iki hukuk sistemi ile bundan doğan iki muhtelif menşe ve esasa dayanan ve muhtelif yapılarda görünenaynı gayeye teveccüh etmiş aynı mahiyette ve fakat farklı bünyelerdeki iki türlü hukuk ve idare müesseseleri de birleşmiş ve Tanzimat’tan beri gelen hukuk ve
idarede ikilik sistemi nihayet bulmuştur:

Aynı hizmeti gören ve aynı maksat için çalışan müesseseler tekrar birleşmiş ve muvakkaten ayrı gibi görünen adalet ve ilim müesseseleri mazideki tek esaslarına bağlanmışlardır. Tanzimat’ın kısmen tekâmül kanunlarına ve müesseselerin içtimai esaslarına ve istihalelerine vukufsuzluktan, kısmen eski müesseselerin içinden ıslah edilemeyecek şekilde çürümüş olmasından ve kısmen de siyasî düşünce ve sebeplerden dolayı gayritabiî olarak ihdas ettiği ikiliğe bakarak Türkiye’yi idare ve medeniyet müesseselerinden mahrum ve bu şuuru ancak Tanzimat’la ve Cumhuriyetle idrak etmiş saymak çok yanlıştır.” dedikten sonra Prof. Onar, işte, tam da burada aşağıya dercettiğimiz dipnotunda medreselerle ilgili şayanı dikkat vurgulamaları
işaret etmektedir:

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİNİ FATİH KURDU

“Bunun en açık misallerinden biri de İstanbul Üniversitesidir. Bilindiği gibi Türkler Asya’nın en ileri üniversitelerini kurmuşlardı. İstanbul’daki Bizans saltanat ve medeniyeti çöktükten ve burada yeni bir Türk şehri ve medeniyeti kurulmaya başlandıktan sonra hemen, fetihle beraber çöken Bizans üniversitesinin yerine bir Türk üniversitesi kurulmuş, camiye çevrilen Ayasofya ve Zeyrek kiliselerindeki odaları birer medrese haline kalbedilerek ve bu camilerde derslere başlanmış ve 18 sene zarfında da Fatih’teki muasırı üniversitelerle mukayese edilemeyecek genişlik ve mükemmellikte olan üniversitesi kurulmuştu. Gerek bu üniversite ve gerekse bundan sonra Beyazıt’ta ve Süleymaniye’de inşa edilen ve faaliyete geçen ilim müesseseleri o devrin en mükemmel ve yüksek üniversiteleridir. Birçok Garp üniversiteleri yalnız dinî ilimleri tetkik ve tedris eden seminerlerden ibaret olduğu halde bu üniversitelerde tıp, riyaziye gibi müsbet ilimler, Yunan felsefesi gibi dinî mahiyette olmayan mevzular da okutulmuştur.

TANZİMAT’LA NELER GİRDİ?

Binaenaleyh bu devrin İstanbul üniversiteleri üniversiteler tarihinde yer almış olan ve bugün hayatı 7.5- 8 asır gibi asırlarla ölçülen müesseselerin yanında ve hatta ilerisinde bir yer almaktadır. Bütün müesseselerimiz gibi üniversitemiz de bir inhitat devresi geçirdi, hususiyle Garpla temastan doğan ihtiyaçlara cevap veremeyecek bir hale geldi. Bunun neticesi olarak ta Tanzimat’ta diğer sahalarda olduğu gibi tıp, hukuk mektepleri; Edebiyat, Fen ve hatta İlahiyat fakültelerini ihtiva eden Dârü’l-Fünunlar kuruldu. Cumhuriyetle beraber aynı mahiyette ve fakat farklı bünyedeki müesseseler mezcedilmiş ve hatta birleşmiş oldu.

SORBON’U KAÇ ASIRLIK SAYIYORLAR?

Türkiye’nin adalet tarihinin ve adalet müesseselerinin Tanzimat’la başladığı iddia edilemeyeceği gibi ilim müesseselerinin ve üniversitelerinin de Tanzimat’la başladığı iddia edilemez. Garpta hiçbir devlet ve millet böyle bir iddiada bulunmamıştır. Hiçbir Avrupa ve Amerika üniversitesi kuruluşunda bugünkü şeklinde ortaya çıkmamıştır ve hatta bizimkilere nazaran onlar çok iptidai ve basittir. Mesela Sorbon Üniversitesi ilk zamanlarda tedrisatını açık havada, daha sonra kahve odalarında yapmış, binasına, ancak kısmen Kardinal Richlieu zamanında kavuşmuştur. Kardinal’in inşasına başladığı bina da ölümünden çok sonra bitirilebilmiştir. Buna rağmen Sorbon 7 asırlık bir üniversite sayılmaktadır.

SORBON DA GÖZDEN DÜŞMÜŞTÜ

İspanya üniversitelerinden menşelerini Arap medreselerine bağlayanlar da vardır. İstanbul Üniversitesinin Tanzimat’ta arzettiği ikilik de durumu değiştirmez, aynı vaziyete Sorbon Üniversitesi de düşmüştür: Fransız inkılâbı tıpkı bizdeki gibi Sorbon’u geri bulmuş ve yeni ihtiyaçlara cevap vermek üzere tıp, hukuk mektepleriyle bizdeki yüksek muallim mektepleri ve darülfünunlar gibi meşhur (Ecole Normal Superieur) ü kurmuş ve fakat sonra gene bizdeki gibi bunları mezcederek tek ve 700 senelik bir üniversiteye ifrağ etmiştir. Bizdeki hukukî durum da bunu icabettirir: laiklik esasının kabulünden sonra neşredilen “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” üniversiteyi yüksek tedrisat yapan medreselere orta mektepleri de aynı derecede tedrisat yapan medreselere halef saymış ve bu medreselerin patrimuanlarını bu müesseselere devretmiştir. Bu bakımdan İstanbul Üniversitesinin istihaleleri Sorbon Üniversitesine çok benzer.” (Ord. Prof. Dr. Sıdık Sami Onar, İdare Hukukunun Umumi Esasları, Birinci Cilt, ikinci tabı, s. 591 vd. İsmail Akgün Matbaası, İst. 1960.). Salt medreseler zımnında tablonun görünüşü budur.

EĞİTİM FELSEFESİ AÇISINDAN

Olaya ayrıca eğitim felsefesi açısından baktığımızda, eğitimde esas olması gereken sürekliliğin yitirilmesi bakımından da tablo iç açıcı görünmemektedir. Şöyle ki: Eğitim, eğer, bir arada yaşamak zorunda bulunan insanların kendi geleneğini nesilden nesile aktarmanın bir kurumu ise, o kurumun kendine özgü kuruluşları da mevcut olmak zorundadır. Medrese, bu toplumda, işbu geleneğin en can alıcı kuruluşlarından biri olarak hizmet görmekteydi. Medreselerin ortadan kaldırılmasıyla sadece bir eğitim kuruluşu (kurumu) ortadan kaldırılmış olmadı, aynı zamanda nesillerin bir arada bulunmasının harcı mesabesinde olan bir gelenek de aniden ortadan kaldırılmış oldu.

TEP TİP YOKTU

Medrese, mahiyeti icabı ulus devlet anlayışının bir ürünü değildi. Dolayısıyla orada tek tip insan yetiştirilmiyordu. Üstelik eğitim açısından ucu açık bir eğitim öğretim sistemini yürürlüğe koymuştu. Oysa Tevhid-i Tedrisat Kanunundan sonra kurulan okullar, ulus devlet anlayışının gereği olarak tek tip insan yetiştirmeye matuf bir amaca hizmet ediyordu. Bu okullarda öğretilen ve “Türküm, doğruyum...” kelimeleriyle başlayan ant adındaki tekerleme, bu topraklar üstünde yaşayan insanların birleşmiş ve bütünleşmiş dokusunu da berhava etmenin yolunu açıyordu. Bu andın o günlerin gerektirdiği şartların bir zorunluluğu olduğu bir an için farz edilse bile, artık ne Türkiye, ne de dünya o günlerin şartlarını yaşıyor.

MEDRESELER BİR DAHA KURULABİLİR Mİ?

Bu, imkânsız ölçüde zor bir iştir. Belki medreseyi ihya etmenin günümüzde gereği de olmayabilir. Ancak gerek orta düzey eğitim ve öğretimde, gerek üniversite düzeyinde medreselerin tedrisat usulünü ihya etmek mümkündür ve gereklidir.

AMERİKA MEDRESEYİ ÖRNEK ALIYOR

Nitekim halen ABD’de mastır ve daha üst düzey eğitim öğretim uygulamasında, bizim medrese eğitiminin yöntemi benimsenmeye çalışılıyor. Hoca ile talebenin birebir karşılıklı ilişkisi esas alınmaya çalışılıyor. Ve adı konulmamış olsa bile “şahadetname” yöntemi ön alıyor. Bu, şu demek: öğrencinin performansı yalnızca sınavda hocaya teslim ettiği sınav kâğıdıyla ölçülmüyor. Öğrenci o sınav kâğıdında başarılı görünse bile, hocanın kanaati asıl kabul ediliyor ve kâğıt üstündeki başarıya rağmen hocanın kanaati esas kabul ediliyor. Buna itiraz etme hakkı da öğrenciye tanınmıyor. Hocanın şahadetname verdiği öğrenci de, o şahadetname ile hocasının vekili ve halefi olarak kabul ve telakki ediliyor.

MELE AÇILIMI

Son günlerde dile getirilen “Mele açılımı” (mele, mollanın Doğu’daki telaffuzu; molla, medrese öğrencisi demek) üzerinde ciddiyetle durulduğunda, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, insanların iletişiminde yeniden harç işlevini görebilecek bir iş üstlenebilir. Bu mele’ler, tahminimde yanılmıyorsam, yeraltına çekilmiş olan medreselerde yetişmiş insanlardır. Ve halen çevrelerinde gerek ilimleriyle gerek şahsiyetleriyle itibar gören kimselerdir. Ancak onların bu durumu günübirlik siyasal çıkarlar yönünde istismar edilmemelidir. Meleler, aldıkları eğitim icabı kafaca modernliğe muhalif bir zihniyeti temsil eder, bu demektir ki, ulus devlet anlayışına istidatlı bir kafa yapısı taşımazlar. Onları değişmeye zorlamaksızın, onların toplum önderi olarak istihdamının yolu açık tutulmalıdır.Bu konu üzerinde medrese dolayımında daha başka saptamalar da yapılabilir. Ancak bu kadarı bile bize yeterli ipuçları sağlamak için yeterli sayılmalıdır.

YAZIK OLDU MEDRESELERE, DİYORUZ

Medrese münasebetiyle söylenebilecek son söz: Medreselere yazık oldu. Çünkü eğer bir İslâmî bilim veya Müslüman’ca bir bilim kurma ihtimali ve potansiyeli var idi ise, bu potansiyel, kuvve halinde medrese sisteminde içkin bulunuyordu. Şimdi ise, bu kuvve ebediyen olmasa bile, çok uzak bir geleceğe ertelenmiş bulunmaktadır. Bu itibarla yazık oldu medreselere diyoruz.

Diğer Yazıları
Namaz Vakitleri
Şehir :