Makaleler > Rasim ÖZDENÖREN > Güncel > Ümmet Coğrafyasının Entegrasyonuna Nasıl Bakmalıyız
Kategoriler :
Yazarlar :
Ümmet Coğrafyasının Entegrasyonuna Nasıl Bakmalıyız
Tarih : 14.12.2012 08:18:58
Kategori : Güncel
Yazar : Rasim ÖZDENÖREN
Okunma : 888
 Eğer ümmet coğrafyasını bir entegrasyon (bütünlük) halinde düşünüyorsak bu bütünlüğün farklı soylardan gelen, farklı coğrafyalarda yaşama durumunda bulunan Müslümanların halihazır durumuna saygı gösterilmesi gerektiğini de önkabullerimiz arasında saymayı içimize sindirebilmeliyiz.

1990 yılı Ağustosunda, Irak diktatörü Saddam Hüseyin, Kuveyt’i işgal etme olayını savunma zımnında o toprakların zaten Irak’a ait oluğu gerekçesini ileri sürmüştü. İleri sürdüğü gerekçenin yanlışlığı üzerinde durularak şayet tarihî gerekçelere dayanmak isabetli olsa, bundan Irak’ın da zararlı çıkacağı, çünkü bu takdirde Türkiye’nin de Musul ve Kerkük üzerinde hak iddia etmemesi için sebep kalmayacağı, söylenmişti. “Tarihî gerekçeler”e lehte veya aleyhte sığınırken, illiyet rabıtasını gözden kaçırmamak gerekir. Aksi takdirde yeryüzünün bugünkü parselleri üzerinde kıyamete kadar işin içinden çıkılamayacak problemlerle karşılaşmak mukadderdir.

Fakat her şeye rağmen bugünkü Ortadoğu’nun hâlihazırdaki parsellenmesi hakkındaki tarihî ge-rekçeler aslında yeniden gözden geçirmeye değmez mi? Bu gözden geçirme esnasında “tarihî gerçekler ve gerekçeler” bir daha irdelenmemeli mi? Ama bunu yaparken şüphe yok ki, illiyet rabıtası gözden kaçırılmamalıdır. Böyle bir irdelemeye girişildiğinde, Ortadoğu’nun şimdiki haritasının ne kadar suni olduğu ortaya çıkartılabilir. Bu haritanın tabii haline irca edilmesi de kolay olmaz. Bu bölgede suni olarak kurulmuş devletleri yok saymak ya da ademe mahkûm etmek mümkün olmasa da, gene de tarihî gerçekliklerin irdelenmesi gerektiğine inanıyorum. Bu gerçeklikler yeniden irdelenip gözden geçirildiğinde şimdiki oluşumun suni çabaların ürünü olduğu da ortaya çıkartılabilir, diye düşünüyorum.

İlliyet rabıtası dedik... İlliyet rabıtasını (nedensellik bağıntısını) belirlerken dikkat edilecek hususlar var: söz gelimi, belli bir sonucu meydana getiren sayısız etkenler, nedenler var olabilir. Ama bu etkenlerden ancak bir tanesinin o sonucun meydana gelmesinde doğrudan pay sahibi olması mümkündür. Diyelim ki, bir trafik kazasında sürücünün aşırı hızı tespit edildi. Şimdi o sürücüyü arabasını hızlı sürmeye zorlayan sebeplerin araştırılmasına ve meselâ otomobildeki öteki yolcuların bu husustaki taleplerine bakılmaz; keza sürücünün belli bir zamanda belli bir yerde bulunmak zorunda olduğu hususu araştırılmaz. Bu kazanın sebebi, sürücünün içinde bulunduğu şu durumdur, denilmez; kazanın sebebi aşırı hızdır, denilir. Yani olay (kaza) ile onu meydana getiren sebep arasındaki illiyet rabıtası, aşırı hız’ın belirlenmesi ile biter.

Tarihî olaylarda da illiyet rabıtası böyle belirlenir. Bir ülke başka bir ülkeyi işgal etme gerekçesini tarihî nedenlere dayandırmak isteyebilir, ama bu gerekçelerde ne kadar haklı olduğu soru konusu da olur. Çünkü işgalciyi devlet diye kabul eden irade, işgale uğrayanı devlet diye kabul eden iradenin aynıdır. Başka bir ifadeyle, işgalcinin yönelttiği gerekçe aynıyla işgale uğrayan tarafından da serdedilebilir. Yani konuya hukuk açısından bakıldığında, her iki tarafın da eşit gerekçeleri ellerinde tutmuş olduğu görülür. İlliyet rabıtasının kendi vetiresi içinde sağlamasını yapmaya çalıştığımızda sondan başa giderek de aynı anlamlı sonuca ulaşabilmeliyiz. Hiç kimse, mantığa ters düşmeden kaza olmasaydı aşırı hız vaki olmayacaktı, diyemez. Böylece tarihsel gerekçeler irdelenirken illiyet rabıtasının yerli yerinde tasarruf edilmesi gerektiğini söylemiş oluyoruz.

İmdi, ümmet coğrafyası söz konusuysa sorun nerede temerküz ediyor?

Ortadoğu ülkelerinin bölünmüş, parçalanmış hali elimizde bir veri olarak durmaktadır. Bu gerçekliği kabul etme zorunluluğu ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bu gerçekliği geri döndürmeye çaba göstermek abesle uğraşmak olur. Ancak bu gerçekliği olduğu gibi kabul etmek kendimizi şartlara mahkûm kılmak diye de düşünülmemelidir. Bu gerçekliğe bir yerinden müdahale edilmesi gerektiği ayrı bir gerçeklik olarak kendini dayatmaktadır.

1960’lı, ‘70’li yıllarda, o günün Müslümanları olarak yeryüzünde bütün Müslümanların tek bir devlet çatısı altında buluşabileceğini tahayyül ve tasavvur edebiliyorduk. Oysa içinde yaşadığımız şartlar karşısında önümüzdeki gerçekliğin haşin yüzü bu tasavvurun kolay, dahası mümkün olmayacağını haykırmaktadır. Gerçekliği kanırtarak bir yere ulaşmanın mümkün olmadığı da kabul edilmelidir. Öyleyse ne yapılabilir?

Bu durumda önümüzdeki şartların gerektirdiği gerçeklikler çerçevesi içinde kendimize bir yol haritası çizme ihtiyacı bulunduğunu ve bu ihtiyaç muvacehesinde bir siyaset izlemenin akla uygun düşeceğini itiraf ederek yola çıkmalıyız.

Kendi payıma şunu söylüyorum: bütün ülkelerin “siyasal sınırları” mevcut haliyle bırakılmak suretiyle ahalisi Müslüman olan ülkeler gümrüklerini birbirlerine açmayı kabul ettiklerini bildirebilirler. Bu, şu demek: insanların, malların, hizmetlerin bir sınırdan diğerine serbestçe geçmesi mümkün kılınacaktır. Bunun dışında hiçbir ülke artı bir külfete ve mükellefiyete katlanma zorunda kalmayacak ve bırakılmayacaktır.

 

Bu durum, aslında Asrı Saadette uygulanan İslâm diplomasisinin çizdiği yoldur. Osmanlı Devleti de aynı diplomasiyi uygulamıştır. Fethedilen ülkelerde ahalinin İslâm’la temasını engelleyen mânialar ortadan kaldırıldıktan başka o ülke insanına İslâm’ı zorla kabul ettirme zımnında herhangi bir dayatmada bulunulmamıştır. O ülke ahalisi kendi dilini, dinini, her türlü ticaretini vb tasarrufta serbest bırakılmıştır. Bu politika, bütün devletlerin ortaklaşa sahip çıktığı, çıkacağı bir uygulama olacağından kimsenin ötekine üstünlük taslamasına meydan bırakılmamış olacaktır. Ayrıca ortak para birimi veya birbirlerinin sınırına müdahale etme gibi endişelerden de uzak durulmuş olacaktır.

Kendimizi ümmet coğrafyasından sorumlu tuttuğumuzu söylüyorsak, bu sorumluluğun tek taraflı olarak yürütülmesinin getireceği dayatmalardan bu suretle kaçınılmış olacağı açıktır. Eğer ümmet coğrafyasını bir entegrasyon (bütünlük) halinde düşünüyorsak bu bütünlüğün farklı soylardan gelen, farklı coğrafyalarda yaşama durumunda bulunan Müslümanların halihazır durumuna saygı gösterilmesi gerektiğini de önkabullerimiz arasında saymayı içimize sindirebilmeliyiz.
Diğer Yazıları
Namaz Vakitleri
Şehir :