Kategoriler :
Yazarlar :
Fitneye Karşı Strateji
Tarih : 27.12.2014 10:12:18
Kategori : Güncel
Yazar : Rasim ÖZDENÖREN
Okunma : 634

Türkiye’nin dış politika alanında her türden dış etki (daha dar anlamda fitne) karşısında izlemesi gereken stratejisi ne olabilir, ne olmalı?

Bu sorunun cevabını bulabilmemiz için ilkin belli bir strateji tanımından hareket etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Strateji kelimesi Yunanca“stratos” (ordu) ve “ago” (gütmek) kelimelerinden oluşuyor. Ordunun belli bir amacı gerçekleştirmek için tutacağı, tutması gereken yol ve tutum anlamını hedef alıyor. Kelime bu özel anlamıyla kayıtlı kalmamış, genelleşmek suretiyle her alanda kullanılır olmuştur. Örneğin ulusal strateji, ulusun çıkarını sağlamak üzere uygulamaya konulacak ulusal politika, plan ve programların tümünü ifade eder. Strateji kelimesi politikadan daha kapsamlı bir anlama sahiptir. Uygulanan politika, benimsenen stratejiyi hayata geçirmek üzere izlenen yolu belirler. Bir ülkenin yurt içinde ve dışında benimsediği strateji barış temeline dayanıyorsa, barışı sağlamak üzere izlediği, geliştirdiği iktisadî, siyasî, hukukî, askerî enstrümanların tümü barış maksadına yönelik olarak düzenlenir.

Öte yandan bu aynı strateji muhatabın veya hasmın veya rakibin manevrasını boşa çıkarmak için de kullanılır. İktisadî, siyasî, toplumsal veya askerî alanlarda hasmın gücünü boşa çıkarmak veya daha iyisi hasmın gücünü kendi lehine imale etme istikametinde uygulanan tutum ve ameliyeler de strateji cümlesinde değerlendirilir.

İmdi, bu ön bilgiler muvacehesinde Türkiye’ye karşı yöneltilen tüm askerî ve diplomatik alandaki kötücül niyet ve uygulamalar karşısında nasıl bir strateji izlemesi salık verilebilir, verilmelidir?

Bizim anlayışımız, biri etken olarak alınacak önlemlere yönelikse, öteki de hasmın (rakibin, muhatabın) gücünü kendi lehine imale etme sanatı ve marifeti temeli üzerine bina etmeye yöneliktir.

Konuyu gene de bu kadar geniş ve soyut bir alana yaymak yerine, Türkiye’nin yakın komşularıyla ilişkileri bağlamında ele almak daha yararlı olur kanısındayım. Şöyle ki, 2002’den bu yana Türkiye’nin komşularıyla geliştirmek istediği sıfır sorun politikası… Bu politika ne idi, ne oldu ve hangi yönde bir seyir izliyor, hangi yolu izlemeli?

Durum, elbette salt Türkiye’nin tutumuyla bağlantılı değil. Türkiye’yle askerî, siyasî, kültürel, diplomatik ilişkisi bulunan tüm ülkelerle de eşanlı olarak ilişkilidir.

 

Türkiye, son tahlilde bir Ortadoğu ülkesidir. Bu itibarla Türkiye’nin Ortadoğu politikasının temel nirengilerini ortaya koymamız gerekiyor. Türkiye bu bölgede ne yapmak istiyor? Onun tarihî misyonunun ondan talebi nedir? Ve gene aynı bağlamda ondan beklenen, başkasının ondan beklediği misyon nedir? Başkaları Türkiye’den ne bekliyor?

İşte bu sorular, Türkiye’nin siyasal ve diplomasi alanındaki stratejisinindeterminantlarını(belirleyici) oluşturacaktır.

Dünyadaki tüm ülkelerin doğrudan veya dolaylı olarak Ortadoğu ile bir çıkar bağlantısı olduğunu biliyoruz. Dünyada hiçbir ülke yok ki, Ortadoğu ile bir biçimde bir çıkar ilişkisi içinde bulunmasın. ABD, Güney Amerika ülkeleri, Afrika, Asya ülkeleri, Rusya, Avrupa ülkeleri, bunların hepsinin genelde Ortadoğu, özelde Türkiye ile bir biçimde bir çıkar ilişkisi bulunmaktadır. Ancak biz, konuyu gene basite indirgeme açısından örnek ülke olarak ABD’yi seçelim. ABD’nin genelde Ortadoğu ile, özelde Türkiye ile siyasal ve diplomatik ilgisi, ilişkisi, bağlantısı nedir?

ABD’nin Ortadoğu ile ilişkisinin iki temel nirengi noktası bulunuyor. İkisi de birincil öncelikli olmak üzere: 1. Petrol rezervlerinin güvence altında bulundurulması, 2. İsrail’e güvence sağlanması…

Bu iki alandaki güvenlik ve güvence durumu ihlal edilmediği sürece ABD’nin Ortadoğu ülkeleriyle, dolayısıyla Türkiye ile olan ilişkisi barış içinde devam eder. ABD, olaya tümüyle pragmatik açıdan yaklaşır. Türkiye’nin veya Ortadoğu’daki veya dünyadaki ülkelerin herhangi birinin ABD ile olan diplomatik ilişkisinde, ABD o ülkenin siyasal yapısına, yönetim biçimine ilgi duymaz. Onun biricik ilgisi o ülkenin ABD’nin çıkarıyla uyum içinde olup olmamasına yöneliktir. Amerikan pragmatizmi tam da bunu gerektirir. Bu politikanın karşı görüntüsü şudur: bu ülkelerden herhangi biri, değindiğimiz güvenlik ve güvence alanlarından herhangi birini ihlal etmeye teşebbüs ettiğinde, ABD gene aynı biçimde o ülkenin kara kaşına kara gözüne bakmadan, ihlal eden ülke her kimse onunla sonuna kadar cebelleşmeyi göze alır.

Öte yandan İsrail’in durumunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. İsrail devletinin yurttaşları olan Yahudiler Hz. Musa aleyhisselamdan bu yana, yaklaşık üçbin yıldır haymatlos olarak yaşadı.Yeryüzünde dağıldıkları, yerleştikleri her yerde bir sığınmacı, dahası sığıntı olaraktutunmaya çalıştılar. Bu yaşantı tarzı Yahudi milletini korkaklaştırdı. Her an bir tehlikeye maruz kalacakmış hissi onun karakteri haline geldi. Ürkeklik bir bakıma Yahudi milletinde genetik bir hal aldı. Halen yerleşmiş bulundukları Filistin topraklarında da binlerce yılın genetik ırası onun hayat tarzını etkilemekten hali kalmıyor. Bu nedenle o, kendini sürekli tehdit altında hissediyor ve kendine bir güvenlik alanı açmak istiyor. O, bu saikla hareket ederken elde etmeye çalıştığı tampon alanları da Filistin halkını zarara sokuyor. İmdi, bu tablo Filistinlilerle Yahudi milletiarasındaki temel çatışma alanını oluşturuyor. Her iki taraf da birbirini anlamak istemiyor. Durum budur.

Şayet bu tespitimiz veya tanımız (teşhis) isabetli ise,sağaltmaçözümünü bulmakta zorlanmayız. İşbu tanının sonucu şudur: İsrail’in kendini güven ve güvence altında duyumsamasını sağlamak…Zaten ABD’nin Ortadoğu politikasının nirengi noktalarından birinin de bu son durumda temerküz ettiğini biliyoruz.

Gene ihtirazi kayıtla belirtelim: İsrail’in ihtiyaç duyduğu bu güvenceyi Ortadoğu mıntıkasında kim, hangi ülke sağlayabilir? İsrail’e bu güvenceyi sağlamadıkça onun hırçınlığının önüne geçmek mümkün müdür?

Ortadaki tüm nesnel gerçeklikler, İsrail’in ihtiyaç duyduğu güvencenin ancak Türkiye tarafından sağlanabileceği işaretini veriyor. Olaya işbu değindiğimiz açıdan yaklaşıldığında gerek ABD’nin, gerek İsrail’in Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç, Türkiye’nin onlara duyduğu ihtiyaçtan daha fazladır. Eğer durum böyleyse, bu durum, inisiyatifin Türkiye’nin elinde olduğunu gösterir. Türkiye acaba kendisinden talep edilen yardım elini uzatmaya hazır mı? Uzun yıllardan beri bu ülkede bazı mahfiller ABD ve İsrail nezdinde pek de hoşa gitmeyecek bir hava oluşturdu. İsrail’in az önce değindiğimiz Filistin halkıyla giriştiği çatışma hali de bu olumsuz duygunun pekişmesine, müzminleşmesine yol açtı. 2009’daki Davos’ta vaki “oneminute” repliği, arkasından2010 yılında vuku bulan Mavi Marmara olayı, Türkiye’nin İsrail ile arasının açılmasına medar oldu. Her ne kadar İsrail Mavi Marmara dolayımında Türkiye’den özür dilediyse de, İsrail’in Filistin aleyhine tampon bölge kazanma durumu, artı, Filistinlileri toptan ortadan kaldırma (genosite) uygulama hırsı önlenemediğinden, Türkiye ile İsrail’in arası düzelmedi. Ve halen İsrail ile olan bu uyuşmazlık durumu sürmektedir. İsrail ile uyuşmazlık durumunun, Türkiye ile ABD’nin diplomatik ilişkisini de olumsuz yönde etkilediği belli oluyor.

Şayet Türkiye İsrail ile olan diplomatik ilişkisini olağan hale getirmekte beis görmezse, olağan hale getirilecek diplomatik ilişkiler özelde Filistinlileri, genelde Ortadoğu’yu ve dolayısıyla tüm dünyayı rahatlatacaktır. Bu durumun artçı etkilerinin olacağını tahmin etmek zor değil. IŞİD belasının, Türkiye’nin İsrail politikası ile ilişkili olduğu kanısını taşıyorum. Bu terör örgütünün İsrail’in manipülasyonunda hareket ettiği düşüncesindeyim. Örgütün askeri Müslüman olabilir. Ama onlar kanımca paralı asker olarak istihdam ediliyor. Öte yandan paralel yapı diye adlandırılan kesimin de Gezi olaylarından başlayarak İsrail nezdinde hareket ettiğini görmemek mümkün değil. Tüm bu olumsuz faktörlerin ifna edilmesinin, büyük ölçüde Türkiye ile İsrail’in diplomatik ilişkilerinin olması gerekenin dışında seyretmesi ile ilgili olduğu kanısındayım.

Eğer İsrail ile olan diplomatik ilişkiler olağan hale getirilebilirse, diğer olumsuzlukların da büyük ölçüde törpüleneceği yönündeki kanımı saklı tutmak istiyorum. Ancak şu gerçekliğin altını çizmeliyiz: Son tahlilde, bir uluslararası ilişkiden bahsediyoruz. Dolayısıyla ilişkilerin olağan hale getirilmesi tek taraflı bir iyi niyetteşebbüsüylegerçekleştirilemez. İsrail, beklenen iyi ilişkinin kurulması hususunda Mescidi Aksa’da ika ettiği terör ve cinayetlerle iyi niyet zeminini berhava ediyor. İsrail’i yönetenlerin, bu ülkenin kuruluş mantığında saklı olan terör geleneğine sahip çıkmanın sürekli aleyhinde işlediğini görmesi ve barışı köstekleyen ataklardan kaçınması gerekiyor. Türkiye’nin ona tanıdığı kredinin kıymetini bilmesi onun tasarrufuna da bağlıdır. Her şeye rağmen,her iki tarafın birbirinin elini havada bırakmayacak bir uzlaşma zemini üzerinde buluşması zor görünmüyor.Ben, bu yolun açık olduğunu ve bu yolda inisiyatifin halen Türkiye’nin elinde bulunduğunu düşünüyorum. O açık yolun ne olduğu ve o yolda nasıl yürünebileceği sorusu ise ayrı bir bahsin konusunu oluşturuyor.

Diğer Yazıları
Namaz Vakitleri
Şehir :