Makaleler > Rasim ÖZDENÖREN > Eğitim > İslâm' da Kardeşlik Ortak Paydası Ne Demek?
Kategoriler :
Yazarlar :
İslâm' da Kardeşlik Ortak Paydası Ne Demek?
Tarih : 16.11.2012 11:01:40
Kategori : Eğitim
Yazar : Rasim ÖZDENÖREN
Okunma : 915
 Bana öyle geliyor ki, biz Müslümanlar ne zaman kendimizi unutsak Allah bize bir uyarı göndermek suretiyle aklımızı başımıza devşirmemiz gerektiğini ferman ediyor.

Bir Müslüman’ın kendini unutması ne demek oluyor? Bir Müslümanı Müslüman yapan hasletler her ne ise o hasletlerin unutulması veya dikkate alınmaması durumuna, ben kendini unutma diyorum.

İslâm, onun ibadetlerinden ve hukukundan daha fazlasını içerir. İbadetlerini eksiksiz yerine getiren bir Müslüman acaba her zaman ideal bir Müslüman sayılır mı? Dahası, ibadetleriyle birlikte onun şeriatına da riayet hususunda hassasiyetini esirgemeyen bir Müslümana kâmil bir Müslüman dememiz mümkün müdür? Yoksa söz konusu ibadetler toplamının ve şeriat hükümlerinin birebir uygulanması bile iyi bir Müslüman olmaya yetmez mi dememiz gerekiyor?

Fikrimi şöyle açıklamaya çalışayım. Kişi ibadetlerini eda etmekte kusursuz (öyle diyelim)... Artı, şeriatın buyruğu olan hükümlere riayet konusunda da sonuna kadar titizlik sahibi... Bu kişi söylenenden ne bir eksik yapıyor, ne bir fazla... Hal böyle iken komşuları kavga ederken onları barıştırmaya çalışmıyor, ben onların her birinin ziyaretine gitmekte ihmal göstermiyorum, aralarındaki kavga beni ilgilendirmez, bana değmedikleri sürece ne halleri varsa görsünler, diyor.

Veya geçtiği yolun üzerinde yaralı bir hayvan veya insan görüyor, umursamadan geçip gidiyor ve içinden onun yaralanmasına ben mi sebep oldum, ne hali varsa görsün, diye düşünüyor...

İmdi, acaba, baştaki tanımımıza uygun nitelikleri taşıyan bir Müslüman gündelik hayatında çevreyi umursamaz tutumuyla kâmil bir Müslüman olma sıfatına liyakat kesbediyor diyebilir miyiz? Eğer diyemiyorsak, demek ki, kâmil bir Müslümandan beklenen hususun onun salt ibadetine ve şeriatına sahip çıkmaktan daha fazla bir şey olduğuna ilişkin bir ihtirazi kaydımızın bulunduğunu ifade etmeye çalışıyoruz demektir. İşte o şey nedir?

Bir Müslüman’dan beklediğimiz o şey, İslâm’ın lafzını aşan bir şeydir ve o da İslâm’ın ruhudur. Lâfzen dile getirilmemiş olan bazı hususlarla her zaman karşılaşabiliriz. Muaz bin Cebel vali tayin edilip gönderilirken Efendimiz (sav) ona Kur’ân’da ve Sünnet’te hüküm bulamadığında neye göre hükmedeceğini sorduğunda büyük sahabinin verdiği şu cevap aslında tam da İslâm’ın ruhuna uygun düşen bir düsturu (maxim) dile getiriyordu. O (ra) şu cevabı vermişti: “Şayet Kur’ân’da ve Sünnet’te bir hüküm bulamazsam kıyas yoluyla hükmederim.” Bu, işte, tam da İslâm’ın ruhunu dikkate alarak hükmederim anlamına gelir.

Dedik ki, biz ne zaman kendimizi unutsak Allah bize bir uyarı gönderiyor. Biz kardeş olduğumuzu unuttuğumuz her defasında bunun bedelini fitneyle, yani kargaşayla, birbirimizle savaşarak ödüyoruz. Müslümanların arasında bir çekişme, savaş veya benzer bir kargaşa ortamı yaşanıyorsa, orada, Müslümanların İslâm’ın bir hükmüne riayet hususunda ihmalinin bulunduğunu tereddüt etmeden söylemek mümkündür.

Müslümanlar arasındaki kardeşliğin yalnızca ahlakî bir düzlemde kalmayıp nerdeyse hukukî bir zeminde yer aldığını ileri sürmemiz mümkün görünüyor.

Şimdi bu mülahazamız bağlamında şu Hadisi Şerifin anlamını kavramaya çalışalım: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Enes radıyallahu anh’den rivayet: Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71–72. Ayrıca bk. Tİrmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, Îmân 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9. Zikreden: http://www.farukinet.com/kitaplar/riyazussalihin/27.htm#_ftn23#_ftn23).

İmdi, kendi nefsi için istediği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etme ifadesinden ne anlamalıyız? Kuşkusuz herkes kendisi için iyilik ister, işte kendi nefsi için istediği iyiliği din kardeşi için de istemek zorundadır. İstemediği takdirde bunun yaptırımı belirtilmiştir, onun iman ettim demesinin gerçekte bir karşılığı yoktur, yani o kişi gerçek mü’min değildir. Mü’min olmayanın ne olduğunu söylemek bile fazla...

Öte yandan, aynı cümlenin mefhumu muhalifine baktığımızda, kendisi için istemediğini din kardeşi için de istememek anlamıyla karşılaşıyoruz. Bu demektir ki, bana kötülük yapılmasını istemiyorsam, din kardeşime kötülük yapmamalıyım.

Bir gaza sonunda savaş alanında yaralılar var, ashaptan biri, birinin su istediğini işitiyor, ona kâseyle su götürüyor, o sırada başka bir su iniltisi işitiliyor, su isteyen getirilen suyu reddediyor ona götür diyor, suyu ona götürüyor bu defa başka bir inilti, su istiyor. Su isteyen üçüncü yaralıya geldiğinde onu ölmüş buluyor, ikinciye dönüyor o da ölmüş, üçüncüye geldiğinde o da ölmüş... İşte Asrı Saadette, kendi nefsi için istediğini din kardeşi için istemenin ne olduğu böyle anlaşılıyordu.

Acaba bu gün, bu dünya hayatını sürdürmekte olan bizler din kardeşliği ortak paydasının ne olduğunun bilincinde miyiz? Bu dergide yayınlanan bir yazımızda konuyu şöyle izah etmeye çalışmıştık: “Kardeşlik, kelimenin düz haliyle karındaşlık, yani aynı ana karnını paylaşmış olmak anlamını tazammun ediyor. (...) Demek ki, kardeşliğin aynı ananın karnını paylaşmadan daha fazla bir şey olduğunu söylüyoruz. (...) Şunu söylüyorum: aynı ananın karnını paylaşanlar arasında feragat ve fedakârlık düzleminde bir ilişki biçimi geliştirilmemişse, orada kardeşliğin sözünü etmek de imkân dışı kalır. Kardeşlik, kardeş olma ehliyeti ancak aralarında değindiğimiz özveri ilişkisinin kurulduğu bir düzlemde geçerli olur. Bu bağlamda, aynı ana babanın çocukları olarak dünyaya gelmiş olan Habil ile Kabil’i neseben kardeş saysak bile haseben kardeş saymamız mümkün görünmüyor. (...) Kur’ân-ı Hakim’in hikmeti sanırım tam da burada devreye giriyor: ‘Biz o cennetliklerin kalplerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak sevinç içinde karşılıklı koltuklara otururlar.’ (15:47). Burada, kalplerdeki kin çıkartıldığında insanların kardeş olacağına ilişkin bir erdemin yürürlüğe gireceğini, böylece onların kardeş kılınacağını öğreniyoruz. Bir kere daha anlaşılıyor: kardeşlik, aynı ana babanın çocuğu olmaktan daha fazlasını ifade ediyor.” (Kardeşliğin Şanı Ve Hakkı, Yeni Dünya, Mart 2012).

İmdi, bir kere daha soruyorum, biz Müslüman olarak kardeş olduğumuz bilincini yitirmeseydik gerek Müslümanların yaşadığı bu ülkede, gerek başka Müslüman kardeşlerimizin yaşadığı komşu ülkelerde birbiriyle fitne, fesat, kargaşa, karmaşa ortamına meydan verir miydik? Eğer değindiğimiz fitne ve fesat ortamı yürürlüğünü sürdürüyorsa, orada Müslüman kardeşliğinin geçerli olduğunu ileri sürmek ne kadar isabetli olur?

Eğer bir kimseyi Müslü­man yapan onun kendi bilinciyse ve bu bilinç kelimei şahadetin di­l ile ikrarı, kalb ile tasdiki suretiyle tezahür ediyorsa, bu zuhuratın Müslümanın şahsında karşılık bulmasının bir veçhesinin de kardeşlik bilincinin tecelli etmesiyle gerçekleşeceği umulur ve beklenir. Biz ancak böyle bir durumda kendini Müslüman olarak hisseden, Müslümanca düzenlenmiş bir dünyada yaşa­mak isteyen, Müslümanca tasavvurları olan bir Müslümanla karşı karşıya bulunduğumuza hükmederiz. Ancak böyle bir Müslümanın Müslümanca bir dünyanın kurulmasına yönelmiş bir niyet taşıdığını iddia edebiliriz.

Gelgelelim içinde yer aldığımız “İslâm âlemi” böyle bir tablo sunmaktan uzak duruyorsa, bu durumda, orada yaşayan Müslümanların İslâmî bilinçlerini sıkı bir sınavdan geçirmeleri gerektiği, hatta yaşadıklarını söyledikleri İslâm’ın hangi İslâm olduğu sorusu öne çıkıyor.

Evet, İslâm siyaset değildir, ama İslâm’ın bir siyaseti ve siyaset anlayışı olduğu da bellidir. Bu durumda Müslümanlar aralarında vuku bulmuş olan kargaşa ortamının nedenlerini ararken onun haricî nedenlerinden önce kendi İslâmlarına ve kardeşlik ortak paydasına ne ölçüde riayet ettikleri hususuna öncelik vermelerini önermek isterim.
Diğer Yazıları
Namaz Vakitleri
Şehir :