Kategoriler :
Yazarlar :
Selamı Yaymak
Tarih : 09.08.2012 11:06:08
Kategori : Eğitim
Yazar : Rasim ÖZDENÖREN
Okunma : 1140
 Ebu Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Resulullah (sav) şöyle buyurdu: “Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız zaman birbirinize sevgi ve saygınızın artacağı bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı ve selamlaşmayı yayınız.” (Müslim’den nakil, Riyâzü’s-Sâlihîn, 379 nolu Hadis).

Bu Hadis-i Şerif’te şu unsurların ön aldığını görüyoruz:

1. İman etmedikçe cennete giremezsiniz

2. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız

3. Selamı ve selamlaşmayı yayınız;bu, birbirinize karşı olan sevgi ve saygıyı arttırır.

Cennet, her Müslümana ufuk oluşturan İlahî müjdenin amilidir. Bir Müslümanın edimleri, onu cennete götürecek caddenin taşlarını döşemekten ibarettir desek yanılmış olmayız.

İBADETLERLE BİRBİRİMİZE YÖNELECEĞİZ

Allah Resulü ise bize her cümlesiyle bu caddenin taşlarının nasıl döşeneceğini öğretiyor. Her bir ibadet türünün kendine mahsus özelliklerinin her biri bizi cennete ulaştıracak yolların bazılarını öğretmektedir. Namazla, zekâtla, oruçla, hac farizası ile bize bu yolların nasıl oluşturulacağı bildiriliyor.

Kuşkusuz, bu ibadetlerin tümü, insanı, sevmeye yönlendirmektedir. Namazla, zekâtla, oruçla, hacla birbirimize nasıl yöneleceğimizin yolu, yolları açılmaktadır. Bu ibadetlerin tümü Müslümanları bir arada tutmanın yolunu açık tutmaya matuftur. İnsanlar, bu ibadetlerin edası esnasında birbirleriyle zorunlu bir ilişki içine girerler.

Aslında, bu ibadetlerin ırası onların bir arada yaşamasının ve onları bir arada tutmanın zeminini oluşturacak niteliktedir. Her bir ibadetin kendine özgü bir, bir arada bulundurma yöntemi var. Her biri Müslümanların bir arada bulunmasını perçinlemeye yönelik bir özelliği içeriyor. Namazın, zekâtın, haccın insanları bir arada tutmaya matuf özellikleri bir bakışta anlaşılabilecek gibi görünmektedir.

Fakat oruç kişisel ve bireysel bir ibadet olması hasebiyle insanları bir arada tutma hususunda nasıl bir işlev sahibi? Farz olan Ramazan orucunu düşündüğümüzde orucun da insanları bir arada tutmaya yönelik bir özelliği bulunduğu anlaşılabilir hale gelir. Zamanın paylaşılması, yani imsak ve iftar vaktinin ortak oluşu Ramazan orucunun belirleyici yanıdır.

Evet, insanlar oruç tutmadığı takdirde onların oruç tutup tutmadığı anlaşılmayabilir, fakat bu vakitlerin her zamankinden daha fazla ortaklaşa oluşu insanların bir arada bulunmalarına her zamankinden daha çok vesile teşkil eder. Öte yandan sözü geçen ibadetlerin tümü, insanları birbirlerine maddî veya manevî bir değer sunmanın yolunu açar; onları birbirlerine bir şey vermeye yönlendirir.

O şey nedir? Ben, o şeyin sevgi olduğunu düşünüyorum. Fakat her bir ibadet, insanları bir arada bulunmaya sevk etse bile onların birbirine sevgi beslemesi yerine getirilmeden de gerçekleşebilir. Biz, bahsi geçen ibadetlerimizi salt Allah’ın rızasını kazanma uğruna ve başka hiçbir şey beklemeden ve onlardan doğacak erdemi umursamadan da gerçekleştirmiş olabiliriz.

Allah Resulü’nün yukarıya aldığımız Hadis-i Şerifi işte tam da bu noktada bizim yardımımıza koşmaktadır. Müslümanı hem bu ibadetleri eda etmeye, bir yandan da birbirimizi sevmeye yönlendirmektedir. Eğer birbirimize karşı sevgimiz olmadan bahsi geçen ibadetleri eda ediyorsak, kuşkusuz o da bir ödevi yerine getirmek diye düşünülebilir.

Ancak o vazifenin salt borçtan kurtulma niyetiyle yerine getirilmesi halinde o ibadetin amacına ulaştığını söyleyebilir miyiz? Allah’ın Resulü yemin ederek vurguluyor: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz!” Ve devam ederek diyor ki: “Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.”

Demek ki, iman etmenin şartı, Allah Resulü’nün beyanıyla, inananların birbirini sevmesi şartına bağlı tutuluyor. Buradan hareketle şunu söylememiz imkân dâhiline giriyor: birbirimizi sevmeden eda edeceğimiz veya ettiğimiz ibadetler, iman etmeden yerine getirilmiş ibadetler cümlesinden sayılacaktır.

Bir ibadeti –namaz, oruç, hac vb. iman etmeden yerine getirmenin anlamı ne ola ki? Herhangi bir ibadeti, o ibadetin anlamını oluşturan imandan yalıtarak yerine getirmek hâsılasız bir edimden başka ne olabilir? Yani boş bir yorgunluktan başka bir hâsılası olabilir mi böyle bir edimin?

Eğer ibadetimizi Allah’ın rızası uğruna eda ediyorsak ve bunun sonunda bize vaat edilen cennet iştiyakını içimizde taşıyorsak, o ibadetin kabulüne müncer olacak olan imanın var bulunması gerekliliği de yerine gelmiş olmalıdır. Ancak Allah’ın Resulü imanı boş bir cümlenin dermeyan edilmesiyle yeterli bulmuyor. İmanın içeriğini bizim birbirimizi sevmemize bağlı kılıyor.

 Burada şu soru karşımıza çıkar: birbirimizi sevmedikçe iman etmiş olmuyorsak, bizim Müslümanlığımız da birbirimizi sevmedikçe imandan yoksun bir Müslümanlık haline dönüşür. İmandan yoksun bir Müslümanlık... Acaba bu nasıl bir Müslümanlıktır? İmandan yoksun olan bir Müslümanın cennete girme ihtimali mevcut olabilir mi? Üzerinde durduğumuz Hadis-i Şerif işte tam da bu noktada bizi uyarıyor ve bizim iman etmedikçe cennete giremeyeceğimizi bildiriyor.

Halihazırdaki Müslüman topluluğunun içinde selamı yaymamız ilk görevimiz ise, Müslüman toplumunun üyelerinin çoğalmasını sağlamak da, aynı Hadis-i Şerif’ten çıkartabileceğimiz bir yan anlam olarak görülebilir. Selamı yaymak üzerimizde bir yükümlülük olarak duruyorsa, onun daha çok kişiler arasında yayılmasına çaba göstermek de son tahlilde İslâm’ın yayılmasına müncer olacak bir eyleme, çabaya sevk etmelidir bizi.

Başka insanların İslâm’la temasını sağlamanın yolu ise bildiğimiz gibi cihattır. Hadis’in kelime be kelime lafzını yerine getirmek bizi erdemli Müslüman yapmaya yeterli sayılabilir. Ama biz biliyoruz ki, takva erdemden daha yüksek bir değerdedir.

Görev olarak yaptığımız edimler bizi erdemli kılmaya yetebilir; fakat daha fazlasını yapmaya yönelten saik içimizde duran potansiyel haldeki takva gücüdür. Bu bağlamda selamın yayılması etkinliği, takva marifetiyle bize cihat yükümlülüğümüzü hatırlatmanın yolunu açar ve o yolu sürekli açık tutar.

SELAM, CENNETLE MÜJDELEMEDİR

Selam, birbirimize sevgimizi iletmemizin işaretini veriyor. Sevgimizin dışarıda görünür kılınması selamla gerçekleşiyor. Selam, kelime kökeni itibariyle silm’in türevidir ve: 1. Barışmak, sulh, barışıklık. 2. İtaat, İslâm, müslim olmak, teslimiyet anlamlarına gelir.

Tanımı genişlettiğimizde ayıplardan, afetten salim oluş; selâmet, emniyet; sulh; asayiş; bütün korkulardan emin olma, gibi anlamlara ulaşabiliriz. Demek ki Müslümanlar “Selamün aleyküm” ve “Ve Aleykümüsselam” diyerek birbirleriyle selamlaştıklarında birbirlerine esenlik dileklerini iletmiş ve böylece birbirlerinden emin olduklarını karşılıklı beyan ve teyit etmiş olurlar.

Artı, selamlaşma, her defasında Müslümanların birbirini cennetle müjdelemesinin zımnî bir ifadesi olarak iş görür. Hadis, “Selamı ve selamlaşmayı yayınız” dediğine göre; salt kendi aramızda selamlaşmamız gerekli olsa da, yeterli sayılmamalıdır.
Diğer Yazıları
Namaz Vakitleri
Şehir :