Makaleler > Prof. Dr. Mehmet Emin AY > Siyer > SALiH VE HAYIRLI BiR EVLAT OLARAK PEYGAMBERiMiZ (S.A.V.)
Kategoriler :
Yazarlar :
SALiH VE HAYIRLI BiR EVLAT OLARAK PEYGAMBERiMiZ (S.A.V.)
Tarih : 07.07.2011 23:13:57
Kategori : Siyer
Yazar : Prof. Dr. Mehmet Emin AY
Okunma : 1390

Değerli okuyucum.

Geçtiğimiz ay, Kutlu Doğumu’nun 1440. Yıldönümü münasebetiyle yurtiçinde ve yurtdışında düzenlenen binlerce program ile Sevgililer Sevgilisi, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerini anmaya, anlamaya çalıştık.

Bu programlar sebebiyle birkaç kez yurtdışına gitmek nasip oldu. Ziyaretlerimiz esnasında bilhassa Kuzey Avrupa ülkelerinde anlatılanlar, toplum yapısı olarak batının ne kadar acınacak halde olduğunu bir kez daha ortaya koymaktaydı… Özellikle ebeveyn-evlat irtibatının neredeyse sıfırlandığı, yaşlı anne babaların, evlatları tarafından aranıp sorulmadıkları için yaşlılar olarak kendi aralarında telefon zinciri kurarak her gün birbirleriyle iletişime geçerek bu sayede, hayatını kaybedenlerden daha çabuk haberdar olduklarını duyunca hepimizin içini garip bir hüzün kapladı… Batı dünyasında gerçekler böyle iken, aynı batının kalkıp da “Anneler Günü” diye bir kavramı hayatımıza zorla sokmaya kalkmasını ve bunun bir tüketim aracı haline getirilmesini hayretle ve ibretle izliyoruz.

Bu yazımızda, bir mümin olarak kendisini her hususta örnek almamız gereken Sevgili Peygamberimiz’in, evlat olarak bizlere çizdiği tabloyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Umarım aşağıdaki satırlar, bu yönüyle de Sevgili Peygamberimiz’i daha yakından tanımamıza vesile olur.

Kıymetli okuyucum.

“Âlemlere Rahmet” Sevgili Peygamberimiz’i bir evlat olarak ele almak, ailesi içindeki yeri bakımından belki de en zor olanıdır. Bu zorluk, yetim olarak dünyaya gelen bu “İnci Tanesi”nin, hayatının ilk yıllarının büyük bölümünü süt annesi yanında geçirmesi ve annesiyle sadece iki yıl kadar birlikte olmasından kaynaklanmaktadır. Diyebiliriz ki, Sevgili Peygamberimiz’in çocukluk yılları, babadan yetim, anneden öksüz kalmakla acıklı bir hikayenin tâ kendisidir. Ne var ki, O’nun sahibi Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ydı. O’nu seven ve sevdiren, O’nu himaye eden ve ettiren de O’ydu… Bu himayeyi yeryüzündeki en şefkatli eller, en merhametli gönüllerle sundu, Habîbi Muhammed Mustafa’ya… Önce Amine, sonra Süveybe, daha sonra Halime, Ümmü Eymen ve Fâtıma… İşte bu isimler, sonraki hayatında Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.) Efendimiz’in, hep hayırla, hep sevgi ve hasretle andığı isimler olacaktı. Ol sadefden doğdu ol Dürr Dânesi.” Merhum Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inde bu beyitle ifade ettiği gibi, Hz. Âmine bir sedef, Sevgili Peygamberimiz de bu sedefin içinden dünyamıza ihsan edilen bir İnci Tanesi’ydi âdeta… Biricik yavrusuyla, sadece iki yılı aşkın bir süre beraber olabilen bu mahzun ve gönlü kırık anneyi Sevgili Peygamberimiz zaman zaman hüzünle hatırlamış, bu esnada gözlerinden yaşlar dökülmüş, ashâbı da dayanamayıp O’nunla birlikte ağlamışlardı.

Yine böyle zamanlardan biriydi… Milâdi 628 yılında, sefere çıkarken yolunu annesinin mezarının bulunduğu Ebvâ köyüne düşüren Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, annesinin kabri başına gelerek elleriyle toprağını düzeltmiş ve bu esnada ağlamıştı. Etrafındakiler de ağlaşmışlardı. İçlerinden biri, teselli kabilinden, O’nu böylesine ağlatan şeyin ne olduğunu öğrenmek maksadıyla ağlayış sebebini sorunca, Sevgili Peygamberimiz:

−Annemin bana olan şefkatini ve merhametini hatırladım birden… demekle yetinmişti.

Kim bilir? Belki, yıllar öncesine giderek dört yaşında yetim bir yavru iken biricik annesi ve dadısıyla birlikte Medine’ye gelişlerini, dünya gözüyle bir kez bile göremediği babasının kabrini ziyaret edişlerini ve bu esnada annesinin yavrusuna sarılışını hatırladı…

Kim bilir? Belki dönüş yolculuğunda hastalanan annesinin son anları ve şefkat dolu mahzun bakışları geldi gözünün önüne…

Kim bilir? Belki de onun, hasretini çektiği biricik yavrusuna doyamamanın verdiği hüzünle söylediği, fakat huzur dolu gönlünden lisanına yansıyan şu anlamlı sözleri geliverdi yine aklına…

“Yaşayan her şey ölür, yeni olan her şey eskir. Ve çok olan her şey azalır, büyük olan her şey gün gelir küçülür ve yok olur… Şüphesiz ben de öleceğim. Ama ben devamlı anılacağım. Çünkü ben oğlumu hayırlı bir gelecek olarak bırakıyorum.”

Öyle de oldu… Bugün yeryüzünde milyarlarca mümin “Âlemlere Rahmet” Muhammed Mustafa’nın dünyamızı şereflendirmesine vesile olan Hz. Âmine’yi hep hayırla yâd ediyor, Mevlidlerde hep onun adı geçiyor!...

Değerli okuyucum.

Şayet anne-babası vefat etmeyip de sağ kalsalardı, Sevgili Peygamberimiz’in onlara göstereceği saygının ve sevginin güzelliğini tahmin etmek zor değildir. O ki, getirdiği dinin mukaddes kitabında, “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babaya da iyi davranmanızı kesin olarak emretmiştir. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara ‘öf’ bile deme, onları azarlama ve ikisine de güzel söz söyle. Onlara merhamet kanatlarını alçakgönüllülükle ger ve şöyle dua et: “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl şefkatle büyüttülerse, şimdi Sen de onlara merhametinle muamele eyle…” (İsrâ, 23-24) “Biz insana, ana-babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir.” (Lokman, 14) buyrulan ayetleri tebliğ ediyordu insanlığa…

O ki, hadislerinde, “Allah’ın rızası ana-babanın rızasında, gazabı da ana-babanın gazabındadır.” ve “Büyük günahların en büyüğü Allah’a ortak koşmak ve ana-babaya isyan etmektir.” diye buyurarak konunun önemine dikkat çekmekteydi.

Hâl böyleyken, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) −şayet yaşamış olsalardı− anne-babasına karşı çok hayırlı ve salih bir evlat olacağında kimsenin şüphesi olmazdı. Ancak Takdir-i İlâhi, O’nu da, ebeveynini de hikmeti gereği böylesi bir kaderle karşı karşıya bıraktı. Fakat bu yetim “İnci Tanesi”, hep kadir-kıymet bilen ellerde korundu, kollandı, sevildi ve el üstünde tutularak büyütüldü.

Bugün bizler, O’nun hayatının bu yönünü incelediğimiz zaman, sadece biricik annesi Âmine Hatun’a değil, kendisine emeği geçen herkese nasıl bir ilgi ve sevgiyle muamele ettiğinin örneklerini görerek şahitlik ediyoruz ki, O, yeryüzündeki “Geçmiş ve Gelecek İnsanlığın Efendisi” olduğu gibi, en hayırlı ve en salih evlattır da…

“BAHTİYAR SÜVEYBE…”

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) dünyamızı teşrif ettiğinde sütü yetmeyen Hz. Âmine’nin imdadına Ebû Leheb’in hizmetçisi Süveybe yetişmişti. Süveybe bu eşsiz İnci Tanesi’ne sadece bir hafta kadar süt verdi, fakat O Yüce Resûl ömrü boyunca sevgi ve ilgi gösterdi bu süt anneye… Medine’ye hicret ettikten sonra bile, gelip gidenlerle yiyecekler ve hediyeler gönderir, selamlar yolladı Süveybe’ye… Nihayet bir gün Süveybe’nin vefat haberini alınca, yakınının olup olmadığını araştırdı ve kimsesinin olmadığını öğrendi. Muhtemelen bir yakını hayatta kalmış olsaydı, Rahmet ve Şefkat Peygamberi eşsiz vefasıyla Süveybe’nin hatırasına hürmeten onunla da ilgilenecekti.

“Ümmü Eymen! Annemden sonra annem.”

Annesiyle beraber gittiği Medine’den bu kez annesiz dönüyordu Mekke’ye bu “İnci Tanesi”… Altı yaşında bir çocuk… Önce babadan yetim, sonra anadan öksüz… Şimdi dadısından başka kimsesi yoktu yanında… Dadısı bağrına bastı O’nu… Özenle, şefkatle titredi üzerine ve teslim etti şefkat kaynağı dedesine… Bu hanım Ümmü Eymen’di… Peygamberimiz (s.a.v.) hayatta olduğu sürece Ümmü Eymen’i hep el üstünde tuttu ve ona hep “anneciğim!” diye hitap etti. O’na şefkat ve merhamet kanatlarını gerdi ve onun için şu paha biçilmez değerdeki sözleri söyledi:

−Ümmü Eymen, annemden sonra annemdir. O bana annemden kalan bir yadigârdır.

“EN DEĞERLİ SÜT ANNE…”

Burada, Sevgili Peygamberimiz’e sütannelik yapan, böylece O’na evladı gözüyle bakmaya hak kazanan Hz. Halime’den de bahsetmeliyiz. Çünkü ondan bahsedişimiz, aynı zamanda Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in bir evlat olarak sergilediği farklı güzellikleri görmemize de imkan tanıyacaktır Hz. Halime, Peygamberimiz’in Hz. Hatice ile evliliğinin ilk yıllarında ziyarete gelmiş ve O’nun evlenip yuva kurmasına son derece sevinmişti. Resûl-i Kibriyâ (s.a.v.) Efendimiz bu değerli misafiri, sevgili eşi Hz. Hatice ile birlikte karşılamışlardı. Ona, “Anneciğim! Anneciğim!” diye hitap ederek sırtındaki hırkasını çıkarıp yere seren Efendimiz, −geleneklerine göre− en üst seviyede saygının ve sevginin bir ifadesi olarak onu serdiği hırkasının üzerine oturtmuştu.

Hz. Halime, kıtlık ve kuraklıktan dolayı zor günler geçirdiklerinden söz edince, vefakârlığın zirvesindeki Nebiyy-i Muhterem (s.a.v.) Efendimiz kırk koyunluk bir sürü ve hediyelik eşyalarını yüklemek üzere bir de deve vererek köyüne uğurlamıştı, Hz. Halime’yi… Bizler, tarih kitaplarında Hz. Halime’yi, kocası Hâris’i, süt kardeşleri Şeymâ ve Abdullah’ı sonradan hep birlikte müslüman olup Peygamberimiz’e iman eden kimseler olarak görüyorsak eğer, bunda “hayırlı ve vefalı evlat” olan Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizin şahsiyetinin de önemli bir rolü olsa gerektir.

“O, BENİM ANNEMDİ…”

Sevgili Peygamberimiz’in hayatında özel ilgi gösterdiği, vefatında ve sonrasında hayırla yâd ettiği diğer bir hanım da Hz. Ali’nin annesi, Ebû Tâlib’in hanımı olan Hz. Fâtıma’dır. Sekiz yaşında yetim ve öksüz bir çocuk olarak evine gelen Peygamberimiz’e öz evlâdı gibi davranma yüceliğini gösteren bu hanım, Sevgili Peygamberimiz’in özel ilgisine mahzar olmuştur hayatı boyunca…

Kim bilir? En küçük kızına, bu çok değer verdiği yengesinin ismini vermesinde ona olan sevgisinin bir payı vardı belki de… Gün gelip bu muhterem hanımın vefatı haber verildiğinde Sevgili Peygamberimiz’in dilinden şu cümle dökülmüştü:

−Demek ki, annem öldü!...

Üzerinden gömleğini çıkararak kefen olsun diye vermiş ve onu kendi elleriyle kabre indirmişti. Yanındakiler bu denli ilginin sebebini öğrenmek isteyince Şefkat ve Vefâ Pınarı şöyle demişti:

−O, benim annemdi. Kendi çocukları aç dururken önce beni doyururdu. Önce benim saçımı tarardı. O benim annemdi… Ebû Tâlib’den sonra onun kadar bana iyiliği dokunan kimse yoktur. Ahirette cennet elbiseleri giysin diye gömleğimi ona kefen olarak verdim. Kabre ısınması, alışması için de oraya kendisinden önce uzandım. O, benim annemdi… Bir şiirle yazımıza son verirken önümüzdeki ay buluşmak üzere sağlıcakla kalınız efendim.

 


Efendim! Önce annemden öğrendim adını.
Annemden öğrendim, annesiz kaldığını.
Önce o gösterdi, parmağınla ikiye bölünen Ay’ı
Önce ondan öğrendim, adını duyunca ağlamayı…
Annemin öğrettiği şefkattesin.
Şefkati inzal eden rahmettesin.
Uğruna can verdiğin vuslattasın.
Candasın canandasın cânım benim.

Dursun Ali Erzincanlı

Namaz Vakitleri
Şehir :