Kategoriler :
Yazarlar :
Kerbelâ’yı Anlamak
Tarih : 08.12.2011 11:55:27
Kategori : Güncel
Yazar : Prof. Dr. Hüseyin ALGÜL
Okunma : 1294
Hiç kuşkusuz Kerbelâ olayı, anlatanı, yazanı, okuyanı, söyleyeni ve dinleyeni ile herkesi ağlatır; gönül sızlatan bu vak’ayı tüm detaylarıyla yazmak, anlatmak çok uzun sürer. Fakat biz bu yazıda bir yandan, “10 Muharrem 61/10 Ekim 680’de Kerbelâ’da ne oldu? Neler yaşandı?” sorusunu sorarken, diğer yandan anlatım sürecinde, “Kerbelâ olayı hangi sebeplerle doğdu? Hazreti Hüseyin Kûfe’ye niçin gitti, başına bu sıkıntılar neden geldi? Medine’de durup oturamaz mıydı? Mekke’de kalamaz mıydı?” gibi suallerin doğru cevabını bulmaya çalışacağız.

HAZRET-İ HÜSEYİN KİMDİR?

Hz. Hüseyin,“Cennet gençlerinin beyefendisi”ydi. Sevgili Peygamberimizin gözbebeğiydi; “öpüp kokladığı”, dizine oturtup “Ehl-i Beyt’imizden” dediği bir candı. Hz. Hüseyin, Peygamber Efendimizin öz torunudur. Peygamberimiz deve taklidi yaparak Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i sırtına bindiriyor, yürütüyordu. Bir zât-ı muhterem onu gördü. Hz. Hasan ve Hüseyin’e şaka ile takılarak, “Ne güzel bineğiniz var” deyince Efendimiz de o kişiye cevaben torunlarını öne çıkararak, “Ne güzel de binicileri var” diyerek iltifat ediyordu. Resûl-i Ekrem (sav)’in Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e özel iltifatları vardır. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin zaman zaman dedelerine koşarlar, Efendimiz de birini sağ kucağına birini sol kucağına alır, öper, koklar, sever, okşardı, bunu sadece torunlarına değil, diğer çocuklara da yapardı. Hz. Fâtıma’nın evi, Peygamber Efendimizin evine bitişikti. Bir gün kapısının önünden geçerken torunlarından birinin ağlamasını duyunca dışarıdan seslendi: “Kızım Fâtıma orada mısın? Onlarla ilgilen. Torunlarımın ağlamalarından benim üzüntü duyacağımı bilmiyor musun?” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimize muhabbetimiz ve bağlılığımız itibariyle umulur ki, Allah bizi de mânen Ehl-i Beyt’ten sayar. Unutmayalım ki, Ehl-i Beyt-i Hâssa dediğimiz başta Peygamber Efendimiz olmak üzere Hz. Fâtma’yı, Hz. Ali’yi, Hz. Hasan’ı ve Hz. Hüseyin’i seviyoruz, manevî nisbeti itibariyle Ehl-i Beyt’ten sayılan diğer zevatı da seviyoruz. Bütünüyle Ashâb-ı Kiram Hazerâtını seviyoruz.

NE OLDU DA HZ. HÜSEYİN KÛFE YOLLARINA DÜŞTÜ?

Hz. Hüseyin, takva sahibi bir insandı. Kur’ân’dan haz alan, Kur’ân’ın derin anlamları üzerinde düşünen, zühd ü takvasıyla tanınan ve Allah’ı zikri seven takva sahibi bir mü’mindi. Dedesinden öğrendiği hadisleri, dedesinin ef ’âlini, akvâlini (davranışlarını ve sözlerini) insanlara aktarmada örneklik teşkil ediyordu. Doğru cevaba ulaşabilmek için olayların başlangıcında İslâm dünyasına siyâsî açıdan kısaca bakmamızda yarar vardır. Hz. Ali hicrî 40 yılının Ramazan ayında (661 Ocak ayı) maruz kaldığı bir saldırı neticesinde vefat ederken Kûfeliler Hz. Hasan’a biat etmek istediklerini ona söylediklerinde o: “Ben, kendimden sonra oğlum Hasan’a biat edin de demem, etmeyin de demem. Kimseyi zorlamam, baskı altına almam! Siz, dilediğinize biat edersiniz. Eğer Hasan’ı başınızda görmek istiyorsanız ona da biat edebilirsiniz” dedi. Serbest bıraktı insanları ve özgür kıldı iradelerinde. Yönetimin babadan oğula geçişi demek olan hanedan usûlüne iltifat etmedi, sıcak bakmadı. Kûfeliler Hz. Ali’nin vefatından sonra kendi iradeleriyle reylerini Hz. Hasan’a biatte birleştirdiler ve onu halife seçtiler. Fakat Hz. Hasan, kendi döneminde Muâviye’nin idarî ve siyasî denetimi altında bulunan Şam tarafıyla olan mücadelesinde pek çok masum Müslüman kanının döküleceğini, pek çok kimsenin ocağının söneceğini gördü. Etrafındaki askerî toplulukların aykırı tutumları da dikkatinden kaçmadı. Bu münasebetle yönetimin en üst mevkiinde yer almak bir dünyalıksa, bir mertebeyse, bir rütbeyse, hâsılı her ne ise bunların hepsinden vazgeçti.

NİÇİN VAZGEÇTİ?

Kan akmasın diye böyle davrandı. Zira Müslüman kanı dökülmesine onun tahammülü yoktu. Müslümanların birliği, kardeşliği bozulmasın diye bu fedakârlığı gösterdi. Bunun için buna, “Hz. Hasan hakkından vazgeçti” demiyor tarihçilerimiz, “ferâgat etti” diyorlar. Bu ferâgat meselesini iyi anlamak gerek! Bu ne demektir? Yönetim hakkı Hazreti Hasan’ındı, yani onun yönetimi meşru idi. Çünkü Müslümanlar ona biat vermişlerdi. Fakat Kûfe’ye doğru gelen bir Şam ordusu vardı. Gelenler ne pahasına olursa olsun, hatta savaşarak da olsa yani zorla da olsa (eskilerin deyimiyle teğallüp tarikiyle-kılıç zoruyla) yönetime el koymak istiyorlardı. Karşı tarafın bu tutumu, Hazret-i Hasan’ı derin derin düşündürüyordu. Dolayısıyla Hz. Hasan, çevresindeki askerî birliklerin itaatsızlığını ve dağınıklığını da dikkate alarak misliyle mukabele (benzeriyle cevap verme) hakkını kullanmaktan vazgeçti ve gereksiz yere masum kanı dökülmesin iye emâneti Muâviye’ye devretti. Kûfe Camii’nde biat gerçekleşti. Böylece İslâm dünyasında bir kucaklaşma oldu.

YEZİD’İN VELİAHDLIĞINA KARŞI ÇIKANLAR

Hazreti Ebû Bekir’in oğlu Abdurrahman (r.a.), Hazreti Ömer’in oğlu Abdullah (r.a.), Hazreti Zübeyr b. el-Avvam’ın oğlu Abdullah (r.a.), Hazreti Ali’nin oğlu Hüseyin (r.a.) ) buna karşı çıkmışlardı. Bu dört mühim sîma, Şam yönetimine- Muaviye’ye, “Sen yanlış yapıyorsun, böyle bir âdet-usul yok, Peygamber böyle bir şey yapmadı, Ebû Bekir (r.a.) yapmadı, Ömer (r.a.) yapmadı, sen bunu nereden çıkarıyorsun? Kisraların ve Kayserlerin (İran ve Bizans krallarının) yaptıklarını andıran yanlış, ters, bize aykırı düşen bir iş getiriyorsun önümüze. Tamam, yapmış olduğun birçok şeye tahammül ediyoruz da buna da mı katlanmamızı istiyorsun! Hakikatleri görmezden mi gelelim!” dediler.

HAZRET-İ HÜSEYİN NE YAPTI?

Bu süreçte Muaviye’nin sağlığında yürüttüğü takip ve tazyik politikası Yezid şiddetlendirilerek sürdürüldü. Dolayısıyla Yezid’in emriyle Başta Hazret-i Hüseyin olmak üzere biat vermeyenler, Medine valisi tarafından valiliğe çağrıldılar. Hz. Hüseyin kendisine halktan ayrı bir muamele yapılmasının doğru olmayacağını söyleyerek valiliği terk etti. Bazılarınca aksi telkin edilse de Medine valisi Velid b. Utbe diğerlerine göre biraz daha yumuşak huylu bir şahıs olduğu için Hazret-i Hüseyin’e şiddet uygulamaktan uzak durdu. Bu karışık ortamda takip altında şiddete maruz kalmaktan çekinen Hz. Hüseyin, o günlerde bir gece Mekke’ye gitmek üzere yola koyuldu. Abdullah b. Zübeyr (r.a.) de aynı şekilde Mekke’ye gitti (60/680-Recep/Mayıs).

NİÇİN YEZİD’E BİAT ETMEDİLER?

Bir menfaat adına değil, İslâm toplumunun siyâset geleneğine aykırı düşen bir tutum ve düşünceye, bir dayatmaya hayır deme adına bunu yapıyorlardı. Tabii ki Beyt-i Şerîf ’e sığınma, sınırsız olarak sürüp gidemezdi. Bu, biatten uzak durmak için geçici bir çözümdü. Bu süreçte Yezid, babasının vasiyeti doğrultusunda yönetimi ele aldı. Tabii ki Yezid yönetimi, Hz. Hüseyin, Hz. Abdullah b. Ömer b. el-Hattab ve Hz. Abdullah b. Zübeyr b. el-Avvam gibi şahsiyetlerin biat vermemiş olmalarının topluma olumsuzyansımaları olacağını hesap ediyordu. İşte bunun önüne geçmek için bu zatlar üzerinde baskıyı giderek artırdılar ve onları yakın takibe aldılar. Özellikle Resûl-i Ekrem Efendimizin torunu olması itibariyle Hz. Hüseyin yakın takibe alınan şahsiyetler arasında en başta yer alıyor, mevcut tazyik ve takipten en çok etkileniyordu.

ÇARPIŞMALAR BAŞLIYOR

Hz. Hüseyin, şehâdetinden önceki son geceyi Kur’ân okuyarak, zikr ü tesbîhatta bulunarak, tövbe-istiğfar ederek, namaz kılarak geçirdi. Karşısındakilere dedesinden, şehitlerin efendisi Hz. Hamza’dan, Mute şehidi Hz. Cafer-i Tayyar’dan, Ehl-i Beyt hakkında varid olan nebevî müjderlerden bahsetti. “Ben, Fâtıma’nın has oğlu değil miyim?” dedi. Kûfelilerin mektuplarından bahsetti. Fakat karşısında kadir bilmez, dünya çıkarına boyun eğmiş, ikbal ve şöhreti tercih etmiş nadan bir topluluk vardı. Sadece Hürr b. Yezid, Hz. Hüseyin’e gelip özür diledi, onun yanında kaldı ve hiç ayrılmadı. Hürr, çok cesur bir adamdı. Çevresindekiler onu kınasalar da o, “Yemin olsun ki, öz canımı cehenneme atacak değilim! Elbette cennete girmeyi arzu ediyorum!” diyerek hangi safta, niçin durduğunu anlatmaya çalıştı.

ŞEHADET

Bu esnada Emevî ordusunun komutanları arasında en gaddarlarından, acımasızlığıyla tanınan Şemir, yaklaşık on adamıyla Hz. Hüseyin’in ailesinin bulunduğu çadırı kuşattı. Adamları da Hz. Hüseyin’i yakın takibe aldılar. Nitekim Şemir’in talimatıyla Husayn b. Numeyr ve adamları, çil yavrusu gibi Hz. Hüseyin’e saldırdılar. Hz. Hüseyin, yaralı bir ceylan gibi yere düştü, şehâdet şerbetini içti. Sinan b. Enes en-Nahaî, başını keserek Kûfe’ye götürülmek üzere Havaley’e verdi. (10 Muharrem 61/10 Ekim 680.) Bu sırada Hz. Hüseyin 57 yaşındaydı, bedeninde 33 mızrak, bir o kadar da kılıç yarası vardı. Yirmi üçü Ehl-i Beyt’ten olmak üzere 72 şehit vardı. Karşı taraf 88 kayıp vermişti.

DERSLER VE İBRETLER

Hz. Hüseyin, İslâmî değerlere uymayan, önceki yöneticilerin uyguladığı İslâm siyaset geleneğine ters düşen, tahribatı tüm toplum kesimlerini ve Müslümanların gelecek yüz yıllarını kapsayacak olan bir yanlışlığa hak ve adalet duygusuyla karşı çıkmış ve davası uğrunda şehit düşmüştür. Bize düşen, Sünnî olsun Alevî olsun bir Müslüman olarak Sevgili Peygamberimizin dünyadaki reyhanlarından/ çiçeklerinden bir çiçek ve cennet gençlerinin beyefendisi olan Ehl-i Beyt’in göz bebeği Hz. Hüseyin’in şehâdetinin manasını, onun haksızlığa karşı çıkışındaki şuuru kavramak ve -kendisinin de dediği gibi- davası uğruna canını feda etmesinin Müslümanlara muhabbet ve birlik-beraberlik olarak dönmesini sağlamaktır. Her Müslüman, Yezid’e karşıdır ve Hz. Hüseyin’in davasındaki samimi mücadelesini muhabbetle desteklemekte ve Peygamber Efendimizin ol aziz torununa gönül bağlamaktadır. Müslüman-Türk milleti, Ehl-i Beyt sevdalısıdır; tekrar söyleyelim ki Müslüman-Türk milleti içinde Yezid taraftarlığı tarihin hiçbir döneminde olmamıştır, bugün de yoktur. Dolayısıyla Kerbelâ konusunu bütünleşmenin dinamik bir unsuru sayacakken, kör bir gadap ve hiddetle yola çıkıp kaba saba ithamlara basamak yapmak hiçbir zaman tasvip edilemez. Bu yüzden diyoruz ki, Hz. Hüseyin Efendimize reva görülen muamele sebebiyle ağlamak ne kadar muhteremse, bu acıklı hadiseyi doğru okuyup doğru anlamak, doğru sonuçlar çıkararak ibret almak ve toplumun bütünleşmesine vesile saymak da o derece önem taşımaktadır.

Namaz Vakitleri
Şehir :