Makaleler > Prof. Dr. Ali AKPINAR > Maneviyat > Kur’ân’ın, İnsanın Söz ve Davranış Dünyasını İnşâ ve İhya Etmesi
Kategoriler :
Yazarlar :
Kur’ân’ın, İnsanın Söz ve Davranış Dünyasını İnşâ ve İhya Etmesi
Tarih : 04.06.2012 13:41:44
Kategori : Maneviyat
Yazar : Prof. Dr. Ali AKPINAR
Okunma : 1042
SÖYLEM DÜNYASININ İNŞASI

Kur’ân’ın davası kuru bir söz ve ideoloji davası değildir. Onun gayesi kuru sözlerle, sadece teorik bilgiler vermek hiç değildir. Aksine Kur’ân, söz ve davranış dünyasına yansımak ister, teorilerinin hayata geçirilmesini arzu eder. İçerisindeki cümlelerin güzelim hareketlerle müşahhas, mücessem ve müheykel hale dönüşmesini ister. Ruh bedenle, mânâ madde ile bütünleşirse Kur’ân’ın asıl hedefine ulaşılmış olur. Bu yüzden Kur’ân insanı, hayra doyumsuzdur, iyilik ve güzelliklere açtır. O hep iyilik güzellik düşünür, hayır projeleriyle dolar, iyilik ve güzel işlere doğrulur. Hayatını bu güzelliklerle inşa eder, değişir, gelişir ve güzelleşir. Değiştirir, geliştirir ve güzelleştirir.

O, her coğrafya ve şartta, her zaman iyilik ve güzellik meyveleri üretir. O, bu hayırları çevresiyle de paylaşır. Bütün bunlar için önce söylem dünyasının inşası gereklidir. Bu iman ile başlar. Mü’min, kalbinde kökleşen imanı, önce diliyle söyler, ikrar eder. Kişinin imanını ikrar etmesi, başkalarının, hayatında ve ölümünden sonra kendisine Müslümanca davranmalarını sağladığı gibi, kendisini imanının gereğini yapmaya hazırlar. Bunun için “kişinin zikri neyse fikri de odur”denilmiştir. Demek ki dilin söylemleri, kişinin gönül dünyasını yansıtır ve bunun eylem dünyasını oluşturmasını sağlar. Öte yandan, kişi gerçekleri söyledikçe, onları iyice benimser ve söylemleri onu o gerçekler doğrultusunda hareket etmeye sevk eder.

Nitekim Kur’ân, mü’minlerin söylediklerini uygulamaya koymaları gerektiğini ısrarla vurgular. Ey inananlar! Yapmadığınız şeyi niçin [yaptığınızı] söylersiniz? Yapmadığınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur. (61 Saf, 1-3) Buna göre mü’min, söylediklerini uygulamaya koymalıdır. Başkalarına söyledikleri, kendi hayatında yaşadıkları olmalıdır. Aksi takdirde, “kendi yutar salkımı, ele verir talkını”sözünde ifade edilen komik duruma düşer. Bu durumda, söylediklerinin tesiri de kalmaz. Bu yüzden insanlara sunulan İslâm, öncelikle bizim hayatımızı güzelleştirmeli, bize fayda sağlamalıdır. “Onlar, sözün en güzeline uyarlar…” (39 Zümer, 18)

Demek ki sözün en güzelini söylemek de önemlidir, o sözün gereğini yerine getirmek de önemlidir. Bu meyanda Kur’ân’ın, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra da dosdoğru yaşayanlar… (46 Ahkâf, 13-14) ifadesi ne kadar anlamlıdır.

GÜZEL SÖZ VE YARARLI DAVRANIŞ BİRBİRİNİ TAMAMLAR!

“İzzet isteyen kimse bilsin ki, izzet, bütünüyle Allah’ındır. O’na güzel sözler yükselir, o sözleri de yararlı iş yükseltir. Kötülük yapmakta düzen kuranlara, onlara, çetin azap vardır. İşte bunların kurdukları düzenler hep boşa çıkar.”(35 Fatır, 10) Konumuzla ilgili olarak ayette öne çıkan hususları şöyle özetleyebiliriz:

Güzel-hoş sözler yalnızca O’na (cc) yükselir. O sözleri de yararlı iş yükseltir. Ayeti dört şekilde anlamak mümkündür:

a. Salih amel, hoş-güzel sözü yükseltir. Söz, eyleme vurulur, eğer söz eylemle uyuşursa kabul edilir; uyuşmazsa reddedilir.

b. Salih ameli, hoş-güzel söz yükseltir. Buna göre tevhide dayanmayan herhangi bir eylemin hiç bir değeri ve anlamı yoktur.

c. Salih ameli, Yüce Allah yükseltir ve kabul eder. (İbnü’l-Cevzî, Tefsîr, VI, 478)

d. Salih amel, sahibini yükseltir. (Kurtubî, Tefsîr, XIV, 331)

Güzel-hoş söz, kelime-i tevhîd, tesbih, tahmid, tekbir, dua, istiğfar ve diğer zikirlerin hepsini kapsar. Çünkü ayette çoğul olarak kullanılmıştır. Nitekim bir ayette şöyle buyurulur: “Allah’ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan ve Rabbinin izniyle her zaman meyve veren hoş bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun?İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteriyor. Çirkin bir söz de, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.”(14 İbrahim, 24-26) Bir görüşe göre, ayette söz konusu edilen ağaç kişidir. O ya mü’mindir, ya da kâfirdir. Mü’min, kökü sağlam, sürekli meyve veren bir ağaç gibidir. Onun meyveleri mesabesinde olan salih amelleri sürekli semaya yükselir.

Kâfir de yerden koparılıp atılan bir ağaç gibidir. Kuru ve ölü bir ağaç. Ne gölgesinden istifade edilir, ne de meyvesinden. Ondan ne güzel bir söz sadır olur, ne de salih bir davranış. (İbnü’l-Cevzî, Tefsîr, IV, 358-361) Tüm güzel ve hoş sözlerin Allah’ın yüce katına yükselip makbul ve geçerli olabilmesi ise, bunları doğrulayacak salih amellerle birlikte yapılmasına bağlıdır. Salih amel olmazsa, ne kelime-i tevhîdin, ne tesbihin, ne tahmidin, ne duanın, ne istiğfarın, ne de bir başka güzel sözün bir anlamı kalır. Çünkü güzel sözleri, Allah katında anlamlı ve geçerli kılan, salih ameldir, onun gereği gibi yaşamaktır. İzzet de ancak bununla elde edilebilir. Yoksa tembellik, miskinlik, şeytanlık ve kötülüklerle izzete erişilmez. (Bkz. Elmalılı, Tefsîr, VI, 3980)

Güzel-hoş söz yükselir ve salih amellerle desteklenirse sahibini yükseltir ve Allah’a yaklaştırır. Kur’âna göre salih söz ile salih amel arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Hiçbir amel, salih bir niyete, sağlam bir inanca dayanmıyorsa makbul değildir. Salih amelle doğrulanmayan hiçbir akidenin de Allah katında bir geçerliliği olmaz. Diliyle tevhidi söylediği halde, eylemleriyle Allah’a baş kaldıran kimselerin dilleriyle söylediklerinin bir anlamı yoktur. Tevhidi söylemeyenlerin yaptıkları eylemlerde de bir hayır yoktur. Amel imanın bir parçası değilse de, amel imanın altyapısıdır, göstergesidir, meyvesidir. Nitekim Yüce Rabbimiz, yaptıkları iyi işleri tevhîd üzerine bina etmeyenlerin tüm yaptıklarının boşa gittiğini açıkça beyan etmiştir:

“Onların dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı. Bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden eylemleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.” (18 Kehf, 104- 105)

İZZET VE ŞEREF NEREDE ARANIR?

Güzel-hoş sözler yalnızca O’na yükselir. Ayette vurgulanan bir başka husus da şudur: Tevhid sözü sadece Allah’a yükselir, başka bir merciye değil. Bu yüzden güzel-hoş sözler sadece O’nun için söylenmeli, O’nun rıza ve hoşnutluğunu kazanmak için dile getirilmeli. Salih ameller de yalnızca Allah için yapılmalı, bir başkası için değil. Ayette yalın olarak ‘sözler’ denilmemiş, ‘güzel-hoş sözler’ buyurulmuştur. Buna göre, söylenen her söz Allah’a yükselmez, O’nun tarafından kabul görmez. Ancak güzel-hoş sözler O’na yükselir ve kabul görür. Çirkin-batıl sözler ise, sahibi için bir yük ve vebaldir. Onun aşağılara batmasına sebeptir. Tıpkı denize düşmüş birinin sürekli ağırlıklarını artırıp denizin dibine doğru batması gibi. İşte bu yüzden ayetin sonunda ‘Kötülük yapmakta düzen kuranlara, onlara, çetin azap vardır’ buyurulmuştur.

Ayette güzel sözün yükselmesi için maddî şeylerin yükselmesi için kullanılan ‘suud’ kökü, salih amellerin yükseltilmesi için de ‘raf ’ kökü kullanılmıştır. Demek ki söz ve niyetlerin Allah katına yükselmesi ile, davranışların yükselmesi arasında fark vardır. Buna göre söz ve niyetler eyleme dönüşerek mücessem bir kalıba girdikten sonra Allah’a yükselecektir. Öyleyse inancımızı salih eylemlerle destekleyerek, niyetlerimizi salih amellerle ispat ederek, sözümüzle özümüzü, kalbimizle kalıbımızı uyumlu hale getirerek dünya ve ahirette izzet ve şerefi hak etmeye gayret etmeliyiz. Unutmayalım ki, bundan başka bir yerde izzet ve şeref aramak anlamsızdır.

BİLGİNİN EYLEME DÖNÜŞMESİ

Bir düşünürümüz gerçek bilim adamını tanımlarken şöyle der: Âlim, ilmini eyleme dönüştürendir. Yani gerçek bilim adamı, yalnızca bilgisiyle değil, eylemiyle de kendini ispat edendir. Gerçekten de öyledir. Bilgi, eyleme dönüşürse bir anlam ifade eder. Yoksa eyleme dönüşmeyen bilgi, sahibi için yüktür. Bu yüzden olacak ki Kur’ân, bilgiyi eyleme dönüştürmeyenleri, köpeklere ve eşeklere benzetir. “Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz halde, onlardan sıyrılıp çıkan kimsenin hali köpeğin durumuna benzer.

Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur.” (7/175-176)

“Tevrat ile yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltler dolusu kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir.” (62/5)

Peki bilgiler niçin eyleme dönüşmez? Sözgelimi yalanın yanlış olduğunu herkes bilir, ama birçok kişi yalandan uzak duramaz. İçkinin sağlığa zararlı ve dinen haram olduğunu da herkes bilir, ama pek çok insan alkolden uzak duramaz. Namazın gereksiz olduğunu düşünen yok gibidir, ama namazı gereği gibi kılanların sayısı oldukça azdır. Örnekleri çoğaltabiliriz. Bilginin eyleme dönüşemeyişinin temel sebepleri olarak şunları söylemek mümkün:

Bilinç ve inanç düzeyinin düşük ve zayıf olması. Bilginin eksik ve yetersiz olması. Cılız bilgi, eyleme dönüşemeden söner gider. Bilgiyi içselleştirememe, onun anlaşılıp hazmedilememesi de amel önünde bir engeldir. Bilginin eyleme dönüşmesi için uygun ortam ve şartların oluşmaması, amelsizliğin bir başka sebebidir.Bunları kısaca şöyle açıklayabiliriz:

Bir şeyi bildiğimizi zannediyoruz ama aslında tam olarak bilmiyoruz. Onu ya eksik biliyoruz, ya da yanlış biliyoruz. Diyelim ki bir şeyin yapılması gerektiğini biliyoruz. Ama onun niçin yapılması gerektiğini, nasıl yapılması gerektiğini bilmiyoruz. Onu yaparsak neleri kazanacağız, yapmazsak neleri kaybedeceğiz, bunları bilmiyoruz. Onu eyleme dönüştürmenin gereğine tam olarak inanmıyoruz. O bilgiyi, olsa da olur olmasa da kabilinden fantezi bir şey gibi taşıyoruz. Bilgiyi içselleştiremiyoruz. Bunun için akıl, beyin, gönül ve diğer organların bir bütün içerisinde ve birbirleriyle uyumlu bir biçimde çalışması gerekmektedir.

Bir de uygun ortam ve şartların oluşturulması gerekir dedik. Bunu gerçekleştirmek için çaba sarf etmek de öncelikle bizim görevimiz. Her şeyi hep başkalarından beklememeliyiz. Şartların olumsuzluğunu öne sürerek geliştirdiğimiz sızlanma hastalığından kurtulmalıyız. Olumsuz şartları olumlu hale getirmek için gayret göstermeliyiz.

HELAKTEN KURTULMAK İÇİN

Kur’ân, kötülük yapanların “cehalet” sebebiyle onu yaptıklarını söyler. Bunun anlamı şudur: Kişi yaptığı kötülüğün yasak olduğunu bilmez, onu yasaklayan Allah’ın büyüklüğünü, azap ve gazabının şiddetini bilmez, o günahı işlediği zaman kaybedeceklerini bilmez, ondan kaçındığı zaman kazanacaklarını bilmez, onun kendisine nelere mal olacağını bilmez vs. Görüldüğü üzere bilmediği bu önemli konular, onu yasağı çiğnemeye götürmektedir. Aslında bu bilmez denilenlerin çoğunu o kişi bildiğini zannetmektedir, duymuştur, öğrenmiştir, ama onun bilgisi onu eyleme götürecek güçte değildir, en azından o işle karşılaştığında bunlar etkin değildir.

O halde bilgilerimizi her zaman/ya da zamanı gelince etkin kılabilmek için, onları yenilemeli, sağlamlaştırmalı, geliştirmeli ve donanımlı hale getirmeliyiz. Bu da kesintisiz okumaktan, düşünmekten, birbirimizi uyarmaktan geçer elbet. O halde büyük söylemlerin küçük adamları olacağımıza, büyük eylemlerin adamı olmaya bakmalıyız. Yapabileceklerimizi konuşmalı, yapmayacaklarımızı konuşarak büyük sorumluluklar altına girmemeliyiz. Bir de Allah için iş yaparken kendimizi öne çıkarmamaya özen göstermeliyiz. İcraat öncesi uçuk reklamlarla yola çıkacağımıza, bizim tanıtımımız icraatımızın ardından, hatta bizden sonra gelsin.

Çünkü bizler niyet ettim Allah için şu işi yapmaya diye yola çıkan mü’minleriz. Eskiden bizim ilk mekteplerimizde eğitim-öğretime başlayan çocuklarımıza şu düstur ezberletilirdi ki aslında bu İslâm’ın eğitim hedefini veciz bir şekilde özetlemektedir: İnsanlar helak oldu, âlimler hariç.Âlimler de helak oldu, ilmi ile âmil olanlar hariç. Âmiller de helak oldu, ihlâslılar hariç. İhlâslılar da büyük tehlikelerle karşı karşıyadır.O halde helaktan kurtulmak için bilgilenmek önemlidir, ancak bu yeterli değildir. O doğru bilgileri imanlı/ ihlâslı bir biçimde hayata geçirerek yok olmaktan ve bizi helaka düşürmekten kurtarmalıyız. Kur’ân da yaşanmak, hükümleri eyleme dönüştürülmek için gönderilmemiş midir?

“Biz, insanlar arasında Allah’ın gösterdiği şekilde hükmedesin/uygulayasın diye sana kitabı hak olarak indirdik.” (4 Nisa, 105)
Namaz Vakitleri
Şehir :