Makaleler > Hamdi BOYDAK > Tasavvuf > Yahyalı Dergâhı Şifa Kaynağı
Kategoriler :
Yazarlar :
Yahyalı Dergâhı Şifa Kaynağı
Tarih : 10.01.2013 10:34:19
Kategori : Tasavvuf
Yazar : Hamdi BOYDAK
Okunma : 1479
Beden ve ruh sağlığı konusu hepimizi ilgilendiren bir konudur. Sağlığı korumak ve hastalık halinde şifa aramak durumundayız. Bunları gerçekleştirirken de dikkat etmemiz gereken maddi ve mânevî hususlar vardır. Başta yeterli ve dengeli beslenme, sonra uygun çevre, moral ve spor gibi unsurlara dikkatlerimiz çekilmektedir.

Bunları gerçekleştirebilmek için de bilgi ve imkân gerekmektedir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz (sav)’in tıpla ilgili tavsiye ve uygulamalarına Tıbb-ı Nebevî diyoruz. Buna dair yazılmış birçok makale ve kitap vardır. Sufi gelenekte de tıp önemli yer tutar. Zira kulluk ancak sıhhatli ve sağlam bir beden ile ruh istediği gibi uygun ortam ve şartların da olmasını ister. Bu sebepten dolayıdır ki her bir âlim ve mürşit sanki bir tıp doktoruymuş gibi kendilerine sağlık konusunda da müracaat edilmiştir. Onlar da ya tıp tahsil etmişler veya edenlerle dirsek teması içinde olmuşlardır.

Tarih-i İslâm boyunca din âlimlerinin tıp doktorlarına; tıp doktorlarının da din âlimlerine ihtiyacı olmuştur. Günümüzde de hâlâ bu alış veriş bir şekliyle devam etmektedir. Bütün ilimlerin kaynağı hiç şüphesiz ki Allah’tır. “O(Allah), insana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak, 5) Bu öğretisi ise peygamberler vasıtasıyla oldu.

Bizim Peygamberimizle ilgili olan şu ayet-i kerimeyi delil ve örnek gösterebiliriz: “O’dur, ümmiler içinde kendilerinden olup onlara ayetlerini okuyan, onları temize çıkarıp parlatan, onlara kitap ve hikmet öğreten bir peygamber gönderen. Kuşkusuz onlar önceden açık bir sapıklık içindeydiler.”(Cuma, 2) Peygamberlerin varisi olmaya layık ve ehil olan âlimler de vekâleten bu ilmi ve bu hizmeti hep yürütegelmiş olduklarından onların hayatlarında, peygamber hayatında görülen, tıpla da ilgili bölümler vardır.

Biz bu yazımızda bu âlimlerden merhum Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’yi merkeze oturtarak şifa konusunu işlemeye çalışacağız. Önce babası Şeyh Mustafa Hulusi Efendi’den bir sözü ile başlayalım. Eğer bir kimse bir hastalık ve rahatsızlık sebebiyle kendisine müracaat edecek olursa ona şöyle derlermiş: “Kazancı helal olan birinin yemeğini yersen hastalığın geçer.” Yani o hastalarını helal gıda ile tedavi eden bir hekim olarak tanınmıştı. Bu tavsiye halk üzerinde çok olumlu etki yapmış ve herkes helal ve haram konusunda daha bir titizlik ve anlayış sahibi olmuştur.

Haramın bir dert, helalin bir şifa olduğuna ikna olanların oluşturduğu bir toplumda maddeten ve mânen huzur ve güvenin zirve yapması işten bile değildir. Haramzadelerin kendilerine ve toplumlarına verdiği zararlar saymakla bitmez. Hafazanallah! Ali Ramazan Efendimiz yedi aylık olarak doğmuş. Doğal olarak da bünyesi zayıf ve hastalanmaya müsait imiş. Lakin merhum Üstadımız uyguladığı gıda ve ilaç yöntemleriyle onun zinde ve sağlıklı büyümesini – biiznillah – sağlamış.

Herkesin ölür gözüyle baktığı, daha sonraları bilgi ve becerinin temeline inemeyenlerin kulakları çınlasın diyoruz ve şunu da ilaveten söylüyoruz. İhvan arasında o zamanlar fısıltı şeklinde şu haber yayılmış: “Efendimiz doktor olmuş.” Bundan yaklaşık iki sene kadar önce idi. Kardeşlerimizden birisinin ilkokula giden oğlan çocuğu kısa bir rahatsızlıktan sonra yatalak olmuştu. Hastane ve doktorları birer birer gezdirdiler. Teşhis de tedavi de olamadı. Bir sohbet münasebetiyle evlerine uğramıştım.

Hocam duâ et, dediler.Duâmı ettim ama onlara adres olarak Muhterem Efendimizi işaret ettim. Mutlaka ona gösterin ve duâsını alın dedim. Öyle de yapmışlar. Bir Yahyalı ziyaretimizde Kalender Camii önünde onunla karşılaştım. Çok mutlu ve sevinçli gözüküyordu. Efendimizin duâ ve himmetiyle –biiznillah- hastamız iyi oldu ve okuluna tekrar başladı dedi.Zihinsel özürlü oğlum sık sık havale geçiriyordu. Doktor ve ilaç bir fayda sağlamadı. Havale esnasında yavrucağız adeta ölüp ölüp diriliyordu.

Sonra da harpten çıkmışa dönüyor. Gece ve gündüz ne zaman olacağı belli olmayan bu havale nöbetleri esnasında biz de anne ve baba olarak ondan beter oluyorduk. Merhum Üstadımızın bundan haberi olmuş. Kıbleye doğru akan bir pınarın başında seher vakti duâ edilirse fayda sağlayacağı inancı ile bir gece bizi ve birkaç kardeşimizi Fadime Hanım Pınarı’na götürdü. Orada duâ ettiler. Ondan sonra bugüne kadar bir daha havale geçirmedi. O da biz de rahatladık.

Üstadımızın bu iyilik ve ikramını hiç unutamadık. Hep onu rahmetle anıyor ve şefaatini de umuyoruz.Emekli imam olan hafız bir hocamız vardı. Saf ve temizliği, mütevekkil ve mütevazı oluşuyla tanınırdı. Aniden hastalandı. Tıp Fakültesine kaldırıldı. Ziyaretine gittik. Şifa ayetlerini okuduk. Hastalığı henüz teşhis edilememişti. Uyku ile uyanıklık arasında üstadımız ve birkaç kişi gelmişler.

Ertesi günü doktorlar hastalığını teşhis ettiler ve tedavisini yaptılar. Sıhhatine kavuştuktan sonra hastanedeki doktorlara teşekkür etmekle beraber benim asıl doktorum üstadım oldu derdi. Bunun benzerleri yurtdışında çalışan kardeşlerimiz tarafından da bize defaatle anlatılmıştır. Yani dünyanın neresinde olunursa olunsunfark etmiyor. Onlar evlatları ile irtibatlarını kesmiyor. Onlara kutb-u cihanlık verilmesinin bunlar tabii sonucu olarak kabul edilmelidir.

1964’te Üstadımızla otobüsle hacca giden bir kardeşimizin anlattıkları da calib-i dikkat şeylerdendir. Medine-i Münevvere’ye akşam ortalık karardıktan sonra varabildik. Oranın ışıkları görülünce eski bir hastalığım heyecandan dolayı nüksetti, bayılmışım. Hastaneye yatırmışlar. Kendime gelince iyileşir gibi olduğumu ve dahi acıktığımı hissettim. Bir de baktım kapı açıldı ve iki Arap yanıma geldiler ve diğer hastalara bakmadan sadece benimle ilgilendiler. ‘Aç mısın?’ dediler. Ben de, ‘evet’ deyince yiyecek getirdiler.

Baktım hem Arapça hem Türkçe konuşuyorlar. ‘Siz Arap mısınız yoksa Türk müsünüz?’ dedim.‘Biz her lisanı biliriz’ dediler. Yemek ikramından sonra gittiler ve bir daha da gelmediler. Ben anladım ki bu da efendimin himmeti ile oldu.O hastalığım da bir daha nüksetmedi. Şunu da söyleyeyim ki Hacı Hasan Efendimiz (ks) hastaların sabretmesini öğütlerdi. Şükür denilince hastalığın artacağını söylerdi. Sabır ve şükrün yerli yerinde kullanılmasına dikkat çekmiş olurlardı.Malumdur ki Kur’ân-ı Kerim’inde yüce Mevlâ’mız  “Andolsun ki şükredersiniz elbette size nimetimi artırırım.”(İbrahim, 7) buyurmaktadır.

Lokman Hekim’e bitkiler hangi hastalığa iyi geldiklerini söylerlermiş. Olacak ya bir gün Lokman Hekim’in kendisi de hastalanmış. Onun hastalığına iyi gelecek olan bitkiden ilaç yapmış ve içmiş ama hastalığı bir türlü geçmemiş. Hatiften bir nida gelmiş: “O bitki o hastalığa iyi gelir ama bunu ehil bir doktora öğreteceksin ve o sana ilaç yapıp verecek. İşte o zaman iyileşeceksin.” De nileni yapmış ve biiznillah iyileşmiş. Üstadımız bu kıssayı anlattıklarında hep şunları söylerlerdi:

“Oğlum buradan şunu anlayacağız. Birincisi bilgiyi başkasına aktaracağız, saklamayacağız.İkincisi ise işi ehline bırakacağız.” İşte alacağımız dersler bunlar. Hane-i saadetlerinde bulunuyorduk. Birkaç kişi geldiler. İçlerinden birinin rahatsızlığı varmış. Onlarla görüştüler. Sohbetten sonra ayrılmak üzere ellerini öperlerken şöyle buyurdular:

“Dediklerimizi harfiyen yaparsanız -biiznillah- Mevlâ şifa lütfeder ama bir de adakta bulunun ve deyin ki; ‘Ya Rabbi! Eğer bu hastalıktan şifa bulursam bir kurban adağım olsun.’ Aman iyileşmeden de keseyim demeyin. İyileştikten sonrası kesin.” Bu öğüt de çok önemli idi. Fıkhî kaidelere uyulması tembih edilerek onların itikat ve ibadet hayatlarının sağlam temellere oturması hedefleniyordu. İşin inceliklerini bilmeyenlerin yanlış ve eksik yapmaları muhtemeldi. Bir bahçede sohbet olmuştu. Sofra hazırlandı. Yemeği birlikte yiyorduk. Üstadımız yanımdaki kardeşimize aniden aç ağzını dedi ve bir acı biberi ağzına koydu ve yemesini söyledi.

Daha sonraları o kardeşimizle karşılaştığımda bana şunları söyledi: “Üstadımızın verdiği o yeşilbiberi yedikten sonra bir daha mide ağrısı çekmedim. Önceleri zaman zaman ağrır ve doktora giderdim, tekrar nüksederdi. Elhamdülillah ondan sonra taşı yesem eritiyor.”

Kendi aralarında “Biz o işaret edilen peygamberlerden kimini kiminden üstün kıldık.”(Bakara,253) ayeti gereği bazı derece farklılıkları var ise de biz tüm peygamberlere iman ederiz ve bu anlamda aralarında da bir fark gözetmeyiz. Silsiledeki mürşitlerimiz de böyledir. Onlardan hangisine müracaat edilse netice alınır. Fakat hayatta olanla veya bizlere yakın olanlarla daha çok münasebettar oluruz. Bu bağlamda Hacı Sami Efendimiz (ks) ve Hacı Esad Efendimiz (ks)’den de misaller vereceğiz.

Bir kardeşimiz diyor ki: “Hastaneye yattım. Ciğerlerimdeproblem vardı. Doktorlar ölür gözüyle bakıyorlardı. Ben çok acı çekiyordum. Ciğerlerime, hortum salladılar. Bağıracağım ama bağıramıyorum. Bir ara çeyrek saat kadar uyumuşum.Hacı Sami Efendimiz (ks)’i gördüm. Ayak parmaklarının arasını bana gösterdi ve buraya şeker serp dedi.Uyandım. Teyemmüm edip namazımı kıldım.Yanımdakilere ben iyi oldum, tedavi oldum dedim.Çok şükür geçti.”

Şimdilerde merhum olan yaşlı bir amcamızdan bizzat dinlemiştim. “Henüz dergâhlar kapanmamıştı. Ameliyat olmam gerekiyordu. Kayseri’de doktorlar kendi aralarında almanca konuşurlarken bir mühendis duymuş. Gelip bana haber verdi. Anlaşılan İstanbul’a gitmek ve orada ameliyat olmak zorunlu olmuştu. Esad Efendimiz (ks)’i ziyaret edip hastaneye yatmaya karar verdik. Esad Efendimiz (ks), ‘Ben hastaneye geleceğim’ buyurdular.

Ben sandım ki ziyaretime gelecek. Ameliyat masasına yatırdılar. Doktorların yanında onu da gördüm. Anladım ki mânen benimle ilgileniyorlar. Başarılı bir ameliyat geçirdim ve sıhhate kavuştum. Hastaneden taburcu olduktan sonraki ziyaretimizde muska da verdiler. Onu devamlı taşırım.” Hem akciğer ve hem de karaciğerinde kist tespit edilen bir kardeşimize doktorlar, karaciğer ameliyatla iyi olur ama akciğer riskli demişler. Ben bu rahatsızlıklarımı Ali Ramazan Efendimize söyledim; “İnşaallah iyi olur” dediler. Gece rüyamda doktor elbiseli üç dört kişi geldiler.Onların yanında refakatçi olarak Ali Ramazan Efendimiz de bulunuyordu. Ağzıma tütsü verdiler.

O esnada içimden şunları geçiriyordum:Keşke akciğerimi tedavi etseler, karaciğerim ameliyatla iyi olurmuş. Ertesi gün kontrol günümdü.Doktora gittim. Akciğerin tamamen iyi olmuş karaciğerin ise aynen duruyor dedi. Altı yıldır bu karaciğer tedavim devam ediyor. Keşke ikisini de deseymişim diye kendi kendime hep söylenir dururum. Bir de annem ve abimle ilgili hatıram vardır. Annem kalp ameliyatı olmuştu, abim onu kontrole götürecekti. O günrüyamda resimlerindeki gibi birini görünce bana Hacı Hasan Efendi (ks) bu dediler. Bana dedi ki; “Abine söyle kalbinden doktora gitsin, damarları tıkalı, sen üzerine düş ve onu zorla da ihmal etmesin. Ben ameliyat mı olacak dedim.O kadarını söylemediler” dedi.

Abim ciddiye almıyordu, zorla doktora götürdük. Doktor aynen şöyle söyledi: ‘Allah’ın yanında yaptığın bir iyilik varmış. Kalbindeki tıkanıklık öyle bir yerde imiş ki eğer ki geçirse idin giderdin.’ Gerekli tedaviler yapıldı, şu anda sıhhati çok iyi. Demek ki onlara daha iyi evlat olabilsek dünyevi ve uhrevi daha nice nimet ve lütuflara erişeceğiz. Nice maddi ve mânevî müşkillerimiz suhuletle hall-ü asan olacak, biiznillah-i Teâlâ.

Emekli imam ve kendi mahallemizin aynı zamanda muhtarı, onun da Ali Ramazan Efendimizle şöyle bir hatırası var: “Birkaç sene önce idi. Karın ağrısı oldu. Numune hastanesinin aciline gittim, üniversite hastanesine sevk ettiler.
İğne ve serum fayda vermedi. Teşhis de koyamadılar.

Filmde taş var gözüküyor, saat üçte gel dediler. Evde istirahat ederken Ali Ramazan Efendimiz size gelecek dediler. İyileştim dedim ve hastaneye tekrar gitmedim. Fakat acı şiddetli. Efendimiz konuşuyor ben kıvranıyorum. Halimi anlamış olmalılar ki öbür odaya istediler. Bir dakika kadar elimden tuttular. ‘İnşallah ağrın geçer’ buyurdular. Hakikaten ağrım geçti ve iyileştim. Daha sonra doktora gittim. Taş filan olmadığını söylediler. Bir daha hastalığım nüksetmedi, halen de çok iyiyim.”

Hane mensuplarından birisinin bize anlattıklarını aynen kaydederek konumuza devam edelim. Efendimizin cenazesi vefat günü Kayseri’den getirip hane-i saadetlerine girdirilirken birdenbire kendimi yere atmışım. Bu arada dizlerimin lifi kopmuş. Sıcak bir şeyler bağladık. Ağrıyor ama fazla değil. Efendimiz öldükten sonra da ihvanla ilgisini kesmedi. Devamlı görüşenler var. Ankara’da birine rüyasında demiş ki; “Mahmut’un ayağı kesilecek, onu Polatlı’da şu isimli doktora götürün.” Bana telefon etti. Ankara’ya gittim. Oradan onunla Polatlı’ya gittik. Doktor dizime baktı. Allah Allah! diye hayret etti. ‘Nereden geldiniz, burayı nerden bildiniz, buldunuz vs.’ dedi. ‘Yahyalı’dan geldik’ dedik. ‘Bu basit bir hastalık ama doktorlar bilmez, sonunda dizi keserler. Bunu bilen benim gibi iki kişi daha var.

Biz bu konuda Amerika’da ihtisas yaptık’ dedi. Hemen buz koydu. Rüyada söylenenlerin aynısını doktor da söyledi. Tedavi etti, rahatsızlığım geçti Elhamdülillah.”Dereköylü bir ihvanla Üstadımız merkepleriyleceviz satmak için dağlık ve ovalık mıntıkalardaki aşiretlerin çadırlarının bulundukları yerlere gitmek niyetiyle yola çıkmışlar. İlk aşiret çadırlarının yanından geçerlerken çadırın birinden bir sızlanma sesi duymuşlar. Meğer gelinin dişi ağrıyormuş. Arkadaşı Efendimizi kastederek, ‘dişe muska yazan hoca var’ demiş. Efendimiz bir muska yazmış. Çadıra çiviyi çakar çakmaz kadının ağrısı gitmiş. Onlar yeni yaptıkları keçeyi Efendimize hediye olarak vermişler. Ayrıca hem kendi ve hem de ilerideki obalarda cevizin satılmasını sağlamışlar. Üstadımız o keçeyi babasına vermiş ve duâsını almış.
Namaz Vakitleri
Şehir :