Kategoriler :
Yazarlar :
Allah (cc) Misafiri
Tarih : 16.11.2012 11:24:54
Kategori : Tasavvuf
Yazar : Hamdi BOYDAK
Okunma : 1125
 Misafirperveriz çünkü İbrahim(a.s.)’ın milletindeniz. İbrahim(a.s.)’ın misafirsiz yemek yemediğini hepimiz biliriz. Millî kültürümüz misafiri Tanrı misafiri olarak tanımlar. Yani mülkün sahibi Allah’tır, kullar da Allah’ındır. Öyleyse o mülkü o kullarla buluşturmak ancak misafirlikle mümkün olmaktadır. Aksi takdirde kul hakkı doğacaktır. Allah’ın ikramı bizim vasıtamızla oluyor ki bizi halife tayin etmiştir.

Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmamız gerekiyor. Öyleyse cömert olacağız, cimri olmayacağız. Herkese yâr yani yardımcı olacağız. Kimseye bâr yani yük olmayacağız. Peygamberin ahlâkı ile ahlâklanacağız ve hanemizin kapılarını açacağız. Böylece iki cihan güneşinin talimatına harfiyyen uymuş olacağız. Zira O, “evin zekâtı misafir ağırlamaktır” buyurarak bir misafirhanenin sahibi ve meskûnu olduğumuzun farkına varacağız ve dünyaya bel bağlamayacağız. Dünyayı önümüze değil arkamıza alacağız. İşte misafirperverlikte bu incelikler vardır.

Merhum Üstâdımız, misafir için can atan ve gerçek mânâda misafir canlısı olan birisi biliniyorsa, bunun temelinde yatan inanç ve arzuyu iyi anlamamız ve anlatmamız gerekiyor. Allah’ın has kullarının her zaman ve her yerde aynı veya benzer özellikler taşımasındaki sırları ve hikmetleri yakalayacak ve onların izinden ve ardından ayrılmayacağız.

Hacı Sami Efendimiz Yahyalı’ya teşrif ederler. Oradan da Dereköy’de Ayşe Annemizin kabrini ziyarete giderlerken Hacı Hasan Efendimize şöyle derler: “Hasan Efendi! Dünya bir misafirhanedir. Aynen benim gibiyiz. Buraya geldim. Fakat birkaç gün kalıp gideceğim. İnsan başını suya soksa ne kadar durabilir? İşte bizim dünyadaki kalacağımız süre de böyledir. Bir büyüğün, geleceğin büyüğüne nasihatinden bizlerin de nasiplenmesi için, hisseyap olması için kendimizi o diyaloğun ortasındaymış gibi hissedeceğiz.

Her söylenen söz bizeymiş gibi kabul edeceğiz.” Merhum Üstâdımız derlerdi ki: “Misafir ev sahibinin bedelsiz ikram ve izzetine mazhar olur. Ama o eve ve eşyalarına sahip çıkmaz. Çıkarsa ihanet etmiş olur.” İşte biz de dünyada Allah’ın çeşitli ikramlarına mazhâr oluyoruz. Sakın benim malım vs. demeyelim. Yani kalbimize dünyayı girdirmeyelim. Ondan faydalanalım ama onu içimize koymayalım. Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyururlar: “Ölüyü üç şey takip eder. İkisi döner biri onunla kabirde kalır: Dönenler malı ve evlâdı; kalan ise amelidir.” Başka bir hadis-i şerîfte ise ashâbına öğüt verirken şöyle der: “Dünyada bir yolcu(misafir) gibi ol.” Bütün bu güzellikleri ve incelikleri merhum Yûnus Emre şöyle dile getirir:

Mal sahibi mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi,
Mal da yalan mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan.


Esad Erbili (ks) bir hac dönüşü İstanbul’a gelir ve bir tek tanıdığı olan hac refikinin evinde üç gün kalır. Mâlum olduğu üzere misafirlik üç gündür, Peygamberimiz böyle buyurur. Dördüncü günü ev sahibi ısrar etse de evde kalmaz başka bir yere gider. Orası bir öğrenci yurdudur. Öğrencilerin artıkları veya hediyeleri ile idare eder. Fakat bir gün zor bir metni çözemezler. Onlara yardım eder. Öğrenciler yurt müdürüne haber verirler ve bu yaşlı zâtın ilmî derecesinin yüksekliği artık anlaşılır. Ona ayrı bir oda tahsis edilir. Lâkin yeme ve içmede hakkım yok derler. Açlığa razı olurlar. Ara sıra öğrencilerin verdiği şeylerle hayatlarını ikâmeye çalışırlar. Arkalarında hep aynı elbise vardır. Günbegün solmaktadır. Yurdun bahçesine bakan bir konağın penceresinden esir-i firaş olmuş bir kız onun bu haline acır. “Yâ Rabbi! Eğer dizlerime derman verirsen şu ihtiyara bir ziyafet vermek ve arkasına bir elbise almak nezrim olsun” der. Bu samimi duâ ve niyaz hemen tesirini gösterir. Bir paşa olan abisi ile birlikte kalmaktadırlar. Akşam kapıyı o açınca abisi şok olur. Olup biteni ona anlatır. Hemen davet edilir ve sofra kurulur. Sofrada paşa der ki: “Efendim, ben bir mürşit arıyorum ama bulamadım.” Esad Erbili(ks) yüzüne bakarak, “belki de aradığın karşındadır” deyince paşa sofra başında, bacısı da kapı arkasında Allah deyip ağlamaya başlarlar. Bu kız ilerinin çok meşhur ve mâlum Behice Annesi’dir. Ona zamanının Râbiâtü’l-Adeviyye’si denilmiştir.

Efendiler Efendisini (sav) Medine-i Münevvere’de evinde hicretten sonra misafir eden Ebû Eyyûb el Ensarî’yi Allah bize lutfetti de biz de onu kıyamete kadar misafir etme şerefine erdik. Onun içindir ki misafirlik deyip de gelip geçmeyelim. Ondaki bereketi ve zevki tahayyül etmek suretiyle aşk derecesinde misafiri sevip ona hizmet edelim.

Merhum Üstâdımız anlatırlardı: Köyün birinin çok misafirperver insanları varmış. Herkes her geleni ben misafir edeyim istermiş. Bu yüzden aralarında niza çıkmış. Sonunda sulh anlaşması yapmışlar. Köyün câmisinin avlusuna, her hane sahibi bir taş koyacak misafir hangisine oturursa o hane sahibi onu ağırlayacak. İçlerinden biri onlar gibi değilmiş. Mahsus sivri taş koymuş ki ona oturan olmasın, diye. Olacak ya misafirin biri de gelip ona oturuvermiş. İstemeye istemeye mecbur kalıp evine götürmüş. Misafire ikram için hangi yenecek ve içeceğin başına varsa dolup taşıyormuş. Ertesi günü en güzel ve en düzgün taşı bulup koymuş. Bu kıssa, bize halkımızın misafir on rızıkla gelir birini yer dokuzunu bırakır inancına sahip olmasını göstermesi bakımından mânidardır.

Yahyalı’da anlatılan fıkralardan birisi şöyledir: Toroslar tarafındaki dağ köylerinden Yahyalı’ya gelenler bir dostunun evinde kalır, buradan oraya yolu düşenleri de onlar misafir edermiş. Yahyalı’dan dönenlerin başına köylüler toplanır ve ne var ne yok diye haber sorarlarmış. Bir defasında gelen köylülere artık Yahyalı’da bir lokanta ve bir otel açıldı. Evlerde kalmak yok. Lokantada yemek yenecek ve otelde kalınacak. Ücreti de ödenecek. Tabi ki bu, o gün için çok büyük ve çok önemli bir olay ve haberdir. Köylüler dönüşlerinde bunu anlatırlar. Artık şöyle böyle olacakmış diye ve ilâve ederler: Herhalde kıyamet yaklaştı, olsa olsa bu kıyametin bir alametidir. İşte Anadolu insanının olaylara bakış ve yorumları. Fazla söze gerek yok diyoruz.

Günümüzde her bir kıymetli ve değerli özelliklerimiz yavaş yavaş bizlere veda ediyor. Misafir alınmıyor veya ağırlanmıyor. Misafir odasına salon deniliyor ve kapısı kilitleniyor, hane halkının bile girmesine müsaade edilmiyor. Oturulmayan mobilyalar, serilmeyen yatak ve yorganlar, üzerine basılmayan halılar… Her şey insan için yaratıldı ve onun hizmetine verildi. Niye birbirimizden kıskanıyor ve saklıyoruz ki? Eşya mı, insan mı?

Yahyalı’lı kardeşlerimizi çok misafirperver bulduk tayinimiz oraya çıktığı zaman. Bu, dikkatimizi çekmişti. Üstâdımızın sohbetlerini dinleyince işin aslını anladık. Onlara bu üstün ve asil duyguyu o aşılamış. Aşı tutmuş ve meyve vermiş. Biz de tam o sıralarda orada göreve başlamışız. Kendisine gelen misafirleri birer ikişer onlara da gönderivermiş. Onlar misafir ağırlamanın tadına ve zevkine varmışlar da “aman efendim daha çok gönder” demeye başlamışlar.

Üstâdımız derlerdi ki: “Eski misafirler hayvanları ile gelirlerdi. Onlardan önce hayvanlarının yer ve yemlerine bakmak gerekirdi. Bir de kış mevsimine denk gelir ve çok kar yağarsa gidemezlerdi de onlara ve hayvanlarına hizmet bir hafta on gün kadar sürerdi. Zaten gelir imkânımız az ve sınırlı idi. Fakat yine de bereket sayesinde ayakta kalır, ikramsız göndermezdik. Şimdi sizin misafirliğiniz nerde onların ki nerede? Arabanızla gelip gidiyorsunuz. Yatılı kalanınız pek olmuyor. Bunlar şikâyet değil hikâyet.” Öyle zaman olurmuş ki kendileri tahta ve hasır üzerinde yatarlar; yatak ve minderler tamamen misafirlere zar zor kâfi gelirmiş. Yiyecek sıkıntısının had safhada olduğu bir gün Üstâdımız önceden toplanıp biriktirilmiş ekmek ufakları ile ne olur ne olmaz diye bir köşeye konulmuş az bir şekeri Meryem annemizden istemişler. Suyun içine şekeri döküp ekmek ufaklarıyla karıştırmışlar. Yiyenler “bu cennetten mi geldi, doğru söyleyin” demişler.

İki milletvekili bir seçim döneminde Üstâdımıza bir akşam misafir olmuşlar. Kendilerine ikram edilen çorbayı içmişler. Onlardan birisi ile bir görüşmemizde bu olayı bize anlatırken şöyle demişti: “Ben hayatımda öyle çorba içmedim. Herhalde cennetten geldi” dedim. Bunu da Efendi Hazretlerine açıkça söyledim. Sudan mı yağdan mı pirinçten mi diye de ilâve ettim. Efendi aynen şöyle dedi: “Ne ondan ne bundan. Gelen Allah rızâsı için gelirse, pişiren Allah rızâsı için ve râbıtalı olarak pişirirse o taam sanki samimiyet ile birleşmiştir.” İşte dergâhın havasını merak edenlere güzel bir örnek diyoruz.

Üstâdımız anlatacaklarını kıssa ile anlatırdı. Hem akılda kalıyor ve hem de dinleyicide usanma ve sıkılma olmuyor. Onlardan birini daha sizlerle paylaşmak istiyoruz. Zâtın biri, diğerini akşam yemeğine davet etmiş. Davet edilen demiş ki, “davetini kabul ederim ama üç şartım var: Birincisi beni karanlıkta bırakma, bulunduğumuz yer aydınlık olmalı. İkincisi benim sevmediğim ama senin sevdiğin adamla beni birlikte davet etme. Üçüncüsü de sofra âdâbını bilmeyen küçük çocukları sofraya oturtma.” Bu kıssada bize mesajlar var.

Davet edenin davette riâyet etmesi gereken kurallar belirtiliyor. İşin âdâbı talim ediliyor. Merhum İbrahim Eken Hoca anlatmıştı: “Vâki davet üzerine Hacı Hasan Efendi’ye ziyaret için sabahın erken saatlerinde kahvaltı yapmadan Kayseri’den Develi’ye hareket ettim. Yahyalı arabasının vakti yaklaştı dediler, öğle yemeği de yiyemedim, Yahyalı’ya vardım. Efendi bir bahçede imiş. Onun yanına vardığımda ikindi olmuştu. Çay içiyorlarmış bana da ikram ettiler. Yahyalı’ya ilk gelişim olduğu için Efendi Hazretleri Yahyalı’yı nasıl buldun dedi.

Ben de havasından, suyundan, manzarasından birkaç övücü ifadeler kullandıktan sonra eğer açlığına dayanabilirsen çok iyi memleket diyerek cümlemi tamamladım. Derhal bir sofra hazırlattı. Yemekten sonra sohbet oldu, çok feyiz aldık. Bir ara Kayseri’ye gelmişti. Onunla hasbihal ederken bana şunları söyledi: İbrahim Efendi senin o ziyaretin benim için ders oldu. Ondan sonra gelen misafirlerime sormadan hemen sofra hazırlatıyorum. Biz öğün vaktinde hep hazırlatıyorduk ama demek ki öğün vakti geçse bile ihtiyacı olan olabilirmiş. Bundan sonra ne zaman Yahyalı’ya varsam sofrasız kaldırmadılar.”

İbrahim Eken Hoca’yı Üstâdımız sever ve takdir ederlerdi. Hoca Bağdat’ta okumuş. İyi bir âlim olmuş. Onun ilmine hürmeten o geleceği zaman evlerinin sokaklarını dahi temizletirmiş. İlme ve âlime özel hürmet gösterilmesi gerektiğine, etrafındakilere böylece örneklik yaparmış.

Üstâdımızı bir eve davet etmişler. Orada sohbet yapılmış. Ev sahibine Üstâdımız şöyle bir soru sormuş: “Misafirin geç gideni mi iyi olur yoksa erken gideni mi iyi olur?” Tabi ki ev sahibi “siz bilirsiniz” diye edeben bir cevap vermemiş. Zaten Üstâdın maksadı da onun cevap vermesi değil, dikkatleri çekip cevabı yine kendisinin vermesi olmalıdır ki şöyle demiş: “Misafirin fazla durması ve ev sahibini usandırması doğru değildir. Onun içindir ki tez gideni iyidir.

Ama bizim gibilerin(bunu övünmek için söylemiyorum, bir hakkı ifade etmek için söylüyorum) uzun süre kalması ve geç gitmesi iyidir. Zira onların bulundukları yerlere rahmet iner, bereket ve huzur dolar. Hacı Sami Efendimize hizmet etti diye Topbaş Efendi Yahyalı’ya geldiğinde ona özel hazırlık yaptı. İhvanları sıraya koydu ve musafaha yapmalarını sağladı. Onun vasıtası ile Üstâdına olan bağlılığını, sadakat ve teslimiyetini bizlere gösterdi. Bir gözün hatrı için bin göz sevilir düsturuna riâyet etti. Onun böyle âlicenaplığına dair birçok örnekleri sıralayabiliriz.

Fakat karşılık görmediğine dair olanları da zikretmeden geçemeyiz. Babam misafirlerimizin ellerini bize öptürürdü. Kalk oğlum Ali Ramazan, baştan başla herkesin elini öp dedikleri günkü cemaatin gözyaşları hâlâ gözlerimin önündedir.” Onlar öyle yetişti ve öyle yetiştirdi.

Misafire ikramdan ve hizmetten kendilerine sıra gelmediği çok olurdu ama bazen da yenecek bir şey kalmadığından aç ve yorgun geceledikleri de olan evin hanımlarına ve kızlarına tüm ihvan minnettar ve müteşekkirdir. Diğer hizmete koşanlara şükran borçludur. Şimdiki gibi musluklardan sıcak ve soğuk sular akmıyordu. Kaloriferle ısınma yapılmıyordu. Elektrikli süpürgeler yoktu. Bulaşık ve çamaşır makineleri yoktu. Doğalgazın ismi bile duyulmamıştı. Cep telefonu ve benzeri teknik imkânlar hayâl bile edilemiyordu. Ama dergâh misafirle dolup taşıyor, gönüller yapılıyor, gözlerden yaşlar akıyordu. Herkes mutlu ve huzurlu idi. Tekrar tekrar gelip gidiliyordu.

Yeni ihvanlar bu eski ihvanları tanısın da şimdilerdeki seviyeye ve imkânlara nerelerden gelindiğini bilsinler diye bunları anlatıyoruz. Bir de bu dergâhın mesajını iyi alsın ve iyi anlasınlar istiyoruz. Misafir alsınlar, misafir olsunlar diyoruz. Unutmayalım ki hac ve umre için Mekke-i Mükerreme’ye gidenlere Allah’ın misafirleri; Medine-i Münevvere’ye gidenlere de Resûlullah’ın misafirleri denilmektedir. Oraların halkı bu idrâk içinde hareket etmekle büyük bir şeref kazanmış oluyorlar. Her birimiz de Tanrı Misafiri anlayışımızın canlı birer numûnesi olursak elde edeceğimiz madalya ve nişanı mahşerde göğsümüzde şerefle taşımış oluruz.

Hızır(a.s.) köyün birine uğrar. Yaşlı karı koca evin önünde oturmaktadır. Onlara yolcu ve aç olduğunu, misafir kabul edip edemeyeceklerini sorar. Onlar da dört gözle ve hasretle misafir beklediklerini söylerler ve başımız gözümüz üstünde yerin var derler. Hemen bir sofra hazırlarlar. Daha sonraki karşılaştığı ricalden birine Hızır(a.s.) şöyle der: Git bak, her şeyleri bereketlenmiştir. Fakat daha önce başkalarına da uğramış ama onlar başından savmışlar. Onlar için de git bak. Ticaretleri kesada uğramıştır der. Her geceyi kadir her geleni Hızır(a.s.) kabul etmenin faydaları saymakla bitmez. Tanrı misafiri olmak veya Tanrı misafiri kabul etmek sanıldığından çok daha fazla önem arz etmektedir.

Üstâdımız birine misafir olur. Adam misafiri çok seven biridir ama karısı öyle değildir. Adam dert yanar ve hâl çaresi sunmasını ister. Ona der ki: “Karının gelini, kızı, torunu ve dostları vardır. Onlara hediye almak ve bir şeyler ikram etmek ister. Senin durumun iyi ama sanırım ona özel harçlık vermiyorsun. Misafir başına sana şu kadar harçlık de ve bir de bunu dene” diye akıl verir, yol gösterir. Daha sonraları bir karşılaşmalarında Efendi’nin eline ve ayağına sarılır. “Efendim dediğini aynen uyguladım. Ben üç beş kişi getirsem niye daha çok getirmiyorsun demeye başladı der.” Görülüyor ki usûlsüzlük vusûlsüzlüktür. Her şeyin bir yolu ve yordamı vardır.

Mürşitlere ihtiyaç ayrı bir anlam taşır. Hacı Sami Efendimiz Yahyalı’ya gelmiştir. Şeyh Mustafa Hulûsi Efendi’nin onu buyur edecek bir evi yoktur. Hane halkı zar zor idare etmektedir. Canından fazla sevdiği Üstâdının kalacağı evi olan birisi vardır ama o da bu yola sıcak bakmayanlardandır. Fakat yine de ona başvurur. Bereket versin ki yok demez de orada ağırlanır. O zamanlarda böyle şeyler normal karşılanmalıdır. Günümüzde imkânlar çoğaldı. Birçok kardeşimiz ev yaptırırken veya alırken sohbete ve Üstâdımızı ağırlamaya müsait olmasına dikkat ediyor. Hatta evin ayrı bir bölümünü bunun için yaptırıyor. Dahası ise ayrı bir daireyi sırf bu niyetle tanzim ediyor.

Elbette ki nimetlere şükretmek gerekiyor ve şükrü de ancak bu ve benzerleri ile yerine getirilmiş oluyor. Merhum Üstâdımız için de Ali Ramazan Efendimiz için de bunların düşünülmesi geçmişin zor şartlarından gelinmesinin mühim rolü vardır. Kardeşlerimizin böyle bir şuur ve idrâk bakımından derinlik, genişlik ve yücelik içinde olması her türlü takdirin üzerindedir. Mevlâ kendilerinden razı olsun.

Resmî kuruluşlarımızın hemen hemen hepsinin misafirhanelerinin olması veya ismi değişik olsa da misafirhane görevi yapan ünitelerinin bulunması milletimizin misafirperverliğinin en bariz ve en üstün özelliklerinden birinin hâlen capcanlı devam ettiğinin kesin kanıtlarındandır. Nitekim Üstâdımızın yaptırdığı yeni hanelerinde misafir için ayrı bir giriş çıkışı olan bölüm yaptırması bu geleneğin Yahyalı Dergâhı’nda hiç kesintiye uğramadan yürütüldüğünü göstermektedir.

Üstâdımızın ve dergâhının misafirlikle ilgili duygu ve düşüncelerini onun “Safâ Geldiniz” isimli şiirinden daha net ve daha güzel takip edebiliriz. Rahmete vesile olması dileğiyle o şiirini bir kez daha okuyalım:

SAFA GELDİNİZ

Teşrif ettiniz bizlere,
Hasret idik biz sizlere,
Muhabbet doldu özlere,
Yarenler safâ geldiniz.  

 

Arzu ile bekler idik,
Postaları yoklar idik,
Gönlümüzde saklar idik,

Erenler safâ geldiniz.

Aşkınız doldu sineye,
Râzı olmak bir seneye,
Tenezzülen bu hâneye,
Girenler safâ geldiniz.

Unutmak mümkün mü sizi,
Çok râzı ettiniz bizi,
Günahtan karamış yüzü,
Görenler safâ geldiniz.

Kur’ân zikir okur dili,
Üstâdına bağlı beli,
Hasbahçede gonca gülü,
Derenler safâ geldiniz.

Zikrullahı koyan döşe,
Kelâmları geçer taşa,
Bu yolda can ile başa,
Verenler safâ geldiniz.

Sevilmez kendini öven,
Buyursun Hazret’i seven,
Elpeçe oluban divan,
Duranlar safâ geldiniz.

İşlet aşkın motorunu,
Aciz sevmez satırını,
Kalemdâr’ın hatırını,
Soranlar safâ geldiniz.
Namaz Vakitleri
Şehir :