Kategoriler :
Yazarlar :
Peygamber Ocağı
Tarih : 13.10.2012 16:41:11
Kategori : Tasavvuf
Yazar : Hamdi BOYDAK
Okunma : 1669
 Muhterem Ali Ramazan Dinç Hoca Efendi, sevenlerine hitap ederken; “Yolumuzun ve üstatlarımızın kadir ve kıymetini bilelim” der. Bununla da Peygamber Efendimiz (sav)’e irtibatı ve ittibayı kasteder. Zira O ve ondan öncekiler Peygamberimiz (sav)’den izinsiz ve icazetsiz bir iş yapmamışlardır.

En başta şunu kaydedelim ki, ‘Sadat-ı Nakşıbendiyye Hazaratı’nın itikadı ehlisünnet velcemaat itikadıdır’ derler. Bununla da tarikatımız, Tarikat-ı Muhammediye’dir demek isterler. Genel anlamda ise Yunus Emre’nin şu beyti hepimiz ve herkes için –bir tarikat mensubunun ağzından- söylenmiştir. Başka türlüsü de zaten muhaldir.

Sen hak peygambersin şeksiz gümansız

Sana inanmayanlar gider imansız


Malum olduğu üzere Peygamber kendiliğinden ortaya çıkmış değildir. O’nu elçi olarak, Peygamber olarak Cenab-ı Hak göndermiştir, görevlendirmiştir. Bundan dolayıdır ki Peygambere itaat Allah’a itaat olarak beyan edilmiştir(Nisa, 80). Peygamberin görevlendirdiğine itaat de peygambere itaat olarak bildirilmiştir.

Cihat, büyük ve küçük diye bizzat Peygamberimiz (sav) tarafından ikiye ayrılmıştır. İnsanlarla yapılanına küçük, nefisle yapılanına büyük denmiştir. Küçük cihadın yapıldığı askeri olanının Peygamber Ocağı olarak milletimizce bilinmesi ve isimlendirilmesine mukabil, büyük olanının da yani dergâhların da Peygamber Ocağı tanımlanmasının gerekliliği kanaatiyle başlığımızı ‘Peygamber Ocağı’ şeklinde koymuş olduk ki; buralar hakkındaki olumsuz anlayış ve anlatışlar yeniden gözden geçirilsin, doğrusu bilinsin ve bulunsun. Böylece de insanımızın isyankârlardan değil itaatkârlardan olması yolunda atılacak adımların önündeki bir engel daha ortadan kalkmış olsun istiyoruz.

Yahyalı dergâhında sabah sohbetleri saat dokuzda başlardı. Herkes bu sohbete can atardı. Şu kanaat çok yaygındı: Efendimizin sabah sohbeti diğer sohbetlerinden farklılık arz ederdi. Zira ona Sevgili Peygamberimiz (sav) hangi konuyu işlemesi gerektiğini bildirirdi.

O da o heyecan ve coşku ile bu sabah sohbetlerini yapardı. Şöyle de denilirdi: “Hacı Hasan Efendi günde on sekiz defa Peygamberimizle görüşürmüş.” Daha sonraları ise şu bilgiye ulaştık: “Hayır öyle değil, Üstadımız istediği zaman Peygamberimizle görüşürdü. Bir sayı ile sınırlı değildir.”

Bir öğretmen arkadaşımız 1974 yılına ait şöyle bir hatırasını bize anlattı: “Kalabalık bir ihvan topluluğu ile oturuyorduk. Halep’ten 40 – 45 yaşlarında bir misafir geldi. Efendiyi ziyaret için özel bir maksatla yani mânevî bir görevle geldiğini söyledi. Buradan sonrada, önce Ankara’da Diyanet İşleri Başkanlığı’na sonra İstanbul’a gideceğini, bunlarla ilgili görevlerim var diyerek haber verdi.

Yanında tercümanı da vardı. Çok önemli bir adam olduğu her halinden belli oluyordu. Efendiye şöyle bir soru tevcih etti: ‘Efendi Hazretleri! Siz hiç Hazreti Peygamber (sav)’i rüyanızda gördünüz mü, görür müsünüz?’ Efendi Hazretleri cevaben şöyle dediler: ‘Hiç görmediğim gün ve gece olur mu ki? Ben sık sık Rasûlullah ile olurum ve O’nu görürüm.’ Bunun üzerine o zat da Kâbe ile ilgili bir hatırasını anlattı.

Kâbe’ye istediği halde gidememiş ve ağlamış. Gece yarısından sonra Kâbe yanına gelmiş. Haydi, istediğin kadar tavaf et, demişler. O da sabaha kadar tavaf etmiş ve Kâbe bütün haşmetiyle yanından ayrılmış.” Yeğeni ve büyük damatları Hafız Ahmet Efendi’nin rahatsızlığı sebebiyle bacakları kesilir ve  bir süre sonra da vefat ederler. Efendi Hazretleri Mescid-i Nebi’dedir. Bir de bakar ki damadı sapasağlam ve sürur içinde gelip yanına oturur.

Onunla hasbihal ederlerken yanlarına Sevgili Peygamberimiz teşrif ederler. Bambaşka bir hava oluşur ve bambaşka haller zuhur eder. Buraya kadarını bize Efendi Hazretleri anlatırlar ve daha ötesini söyleyemem, derlerdi.

Oğlu ve vekili Ali Ramazan Efendi henüz imam hatip okulunun son sınıfında öğrencidir. Otobüsle Hacca gider. Kayserili bir hoca efendinin kalp gözü açıktır. Yanındakilere der ki: “Allah bana bu sene Rasûlullah Efendimizi ziyarete gelenleri karşılamasını gösterdi. Her gelen kişi ve grubu büyük bir memnuniyetle karşılıyordu. Lakin ehli beytten olanlara daha bir sevgi ve alakası vardı.

Bana gösterilenler içinde Ali Ramazan Efendi’nin gelişine sevindiği ve O’nu karşıladığı gibi diğer hiç kimseye nasip olmayan bir yakınlığı vardı ki bunu tarif edemem.” Zaten hem Hacı Hasan Efendi’ye hem de Ali Ramazan Efendi’ye icazeti yani görevi bizzat Peygamberimiz (sav)’in verdiğine dair birçok rüya, murakabe ve açıktan tanıklık edenler olmuştur. Merhum Kazım Köse amcamızın gördüğü rüya da bunlardan biridir.

Kazım Köse amcamız rüyasında şu şekilde görür; “Rüyamda kocaman bir kapı açıldı. Kapının sağ sövesine dayanıp baktım ki geniş bir cami. Kandiller yanıyor, halılar döşeli. Hacı Hasan Efendimizin de bulunduğu bir grup insan diz çökülü oturuyorlar. Birisi pırıl pırıl bir şey getirdi ve Efendimize giydirdi. Sonra bir taç getirip başına koydu.

Efendimiz bembeyaz oldu. Bu getirip giydiren Hızır(a.s.) olsa gerek dedim. Sonra bir ses geldi. Bu ses Peygamberimizin sesi imiş. Hacı Hasan Efendimize hitap ederek şöyle diyordu: “Bu mübarek vazife size mübarek olsun. Git vazifene başla. Tarikatınıza intisab edenlerin hepsi kurtuldu, dedi. Bunu Efendimize gidip anlattım.

Efendi Hazretleri Kalender Camisinin açılışı arefesinde bir yakını ile konuşurken, “ihvanıma caminin açılışında Peygamber Efendimizi göstereceğim” der. O yakını da, “aman efendim yapmayın, belki bayılanlar ve belki de ölenler olur da başınız ağrır” der. Bunun üzerine vazgeçer ama açılış esnasında bir ara “Hoş geldin Ya Rasulallah” dediğine bir cami dolusu kadın ve erkek şahit olmuştur. Halen kayıtlarda mevcuttur. Seyreden veya dinleyenler o anı tatlı bir hatıra olarak yaşıyorlar.

Biz bunları kendiliğimizden yapmıyoruz, biz bunları kendiliğimizden söylemiyoruz diye sık sık mânevîyat cephesinin talimatları doğrultusunda hareket ettiğini ifade ederlerdi. Bizler bunu Peygamberimiz (sav)’e danışmadan, Hızır(a.s.)’a danışmadan, Üstadı âlileri Hacı Sami Efendi’ye danışmadan şeklinde anlar ve yorumlardık. Bir şekliyle Allah’ın murakabesi altında bulunduğu ve meleklerce korunduğu kanaatini taşırdık.

Yaşadıklarımız ve duyduklarımız bizi hep bu yönde anlamamıza ve kabul etmemize işaret ediyordu, başka türlüsü de düşünülemezdi.  Şarkışlalı Hacı Bekir Dede, Yahyalı’ya Efendi Hazretlerini ziyarete çok sık gelip giderdi. Hızır(a.s.)’ın yetiştirdiği son devir evliyalarından olarak biliniyordu. Hem kendisi hem de çevresindekilerin Yahyalı’ya gelmelerinde Hızır(a.s.)’ın rolü ve işareti olduğunu biliyoruz.

2003 yılında yüz yaşını çok çok geçmiş olduğu halde vefat eden bu zât ve benzerlerinin rağbeti boşuna değildi. Zira Peygamberimiz (sav)’in yetiştirdiği bir zatı elbette ki görmek, dinlemek ve ondan feyz almak büyük ve çok kıymetli bir nimetti. Bu nimetten pek çok faydalananlar oldu. Bilhassa son zamanlarında. Detayları yazılı ve sözlü olarak anlatıldığı için bizim kısaca temas esip geçeceğimiz meşhur bir hadiseyi burada zikretmek istiyoruz.

Efendi Hazretlerinin yurt içinde ve yurt dışında büyüklüğünün tanınması ve değerinin bilinip takdir edilmesinde bu olayın ayrı bir yeri vardır. 12 Eylül 1980 günü ihtilal yapıldı. Erbakan Hoca ve 35 arkadaşı Mamak 1 Numaralı Askeri Mahkemesi’nde yargılanırlarken onların tahliyesi için Mevlâ’ya yalvarırlar. Her Cuma mahkemeye gelir gider ve oradakilerle sohbet eder. Bir Cuma yine sohbet ederlerken, “bugün hepsini alıp gidiyorum inşallah” der.

Diğerleri de inşallah derler ama pek de ümitleri yoktur. Uzun görüşmeden sonra mahkeme başkanı aleyhte diğer üyeler lehte oy kullanarak tamamının tahliyesine karar verilir. Bunu niye kesin söylediğini ise dayanağı kuvvetli idi. Yani Peygamberimiz haber verdi, der. Bu ocak Peygamber soyundan gelenlerin ve Peygamber (sav)’in izinden gidenlerin ocağıdır.

Peygamberimizin ruhaniyetinin en çok ziyaret ettiği mekânlar içinde apayrı bir yeri olan ocaktır. Bu haneye kimler geliyor kimler gidiyor ah bir bilseniz diye Hacı Hasan Efendi’nin verdiği sinyallerin altında yatan hakikatlerin içinde kim bilir neler var, neler? Peygamberimizin gelmesi orada sünnetinin tam olarak işlenmesindendir. O hanenin de hane-i saadetlerinin şubesi olmaya liyakat kazanmış olmasındandır.

Hacı Hasan Efendi için sünnet hayatının en parlak meşalesidir. Bir başka ifade için ise sünnetsiz ümmet olmaz prensibinin çok ender rastlanan canlı bir numunesi idi, denilse revadır. Kendisini yerinden yurdundan eden birisi altmış ihtilalinden sonra asker olan oğlu için bir haftalık bir izin alması gerekir. Lakin kime varsa imkânsızdır cevabını alır. Her başvurduğu kişilerin ortak kanaati ise şudur:

“Yahyalı’da hem kaymakam hem belediye başkanı hem garnizon komutanı olan tek yetkilinin bir subay olması sebebiyle bu teklif bile edilemez. Ancak komutanın sevdiği ve saydığı bir tek kişi vardır o da Hacı Hasan Efendi’dir. Eğer Hasan Efendi’ye gider, derdini anlatırsan belki o teklif edebilir, komutan da onu kırmaz.

Boşuna başkalarına gitme!” Adamcağızın ise O’na gitmeye yüzü yoktur. Çirkin ve kabalığı ile yaptığı şeyler herkesçe malumdur. Fakat evlat derdi tüm bunları bastırır ve üstadın kapısını çalar. O da hemen giyinir, kuşanır ve dosdoğru kaymakamlığın yolunu tutar. Kapıdaki bekçi ile konuşurken içeriden kaymakam-komutan sesini duyar ve tanır. Hemen kalkar ve makamına buyur eder.

Çay, kahve deyince önce bir sebebi ziyaretim var, onu halledelim sonra ikramı der. Durumu bir güzel izah eder. O da sümen altındaki genelgeleri gösterir ve işin zorluğunu bildirir. Lakin ona yok da diyemez. Şu madde gereği tüm sorumluluğu üzerime alıyorum diyerek izni verir. Bu olayı anlattığı zaman bizlere sözlere şu cümlelerde tamamlamıştı: “Peygamberimizin tüm sünnetlerini elimden geldiği kadar yaşamaya gayret gösterirdim.

Lakin kötülük yapana iyilik yapmak ve onu affetmek sünnetinde eksikliğim olduğu kanaatini taşırdım. Bu zat gelince işte bu sünneti yaşama fırsatı, haydi Hasan tam zamanı, dedim ve kırk yıllık dostummuş gibi adama sarıldım, önüne düştüm ve eline izin belgesini getirip verdim. İşte Peygamber sevgisi ve sünnet delisi denilen şey budur. Bu aşkın kanatları insanı uçurur. Yunusça biz de mırıldanalım:

Bilmeyen ne bilsin bizi

Bilenlere selam olsun

Ve dahi kanatlandık kuş olduk

Uçtuk elhamdülillah…


Bir kardeşimiz diyor ki Üstadımız bir gün elimden tuttu ve beni şimdiki Kalender Camii’nin olduğu yere götürdü. Orasında hiç ev yoktu. Evine de uzak sayılırdı. Ayrıca doğru dürüst yol da yoktu. Oğlum, buraya cami yapılacak buyurdular ve göğe bak dediler. Baktım bir şey göremedim. Tam buranın üstünde dışı beyaz renkli bir cami gökte görülüyor buyurdular. Daha sonra önüme cami planı diye bir kâğıt koydular ama bizim bildiğimiz ve anladığımız mânâda bir plana benzemiyordu. Sonra buyurdular ki buranın yerini Peygamberimiz gösterdi. Hızır(a.s.)’ı görevlendirdi ve planını ona yaptırdı.

İhvanları içinde de Peygamberimizi rüyada, murakabede veya açıktan görenleri çok olmuştur ve olmaktadır da. Mesela Hacı Durmuş Hoca doksan yaşını aşkındır. Oğlu onu yere kapanmış vaziyette bulur, hem de ağlıyor. Meğer rüyasında Peygamberimizi görmüş ve şefaat ya Rasulallah diyerek ayağına kapanmıştır. Sabah sohbete geldiğinde ise Üstadımız etrafındakilere henüz o bir şey demeden, bu rüyasında Peygamberimizi gördü diye takdim ediyor.

Üstadımızın vefatından yıllar sonra bir kardeşimiz O’nu rüyada görür. Kendisine sorulan üç suali ona sorar. İkisini hemen cevaplandırır ötekisini Peygamberimize sorayım der ve gider. Biraz sonra şöyle buyurdular diye o sorunun cevabını söyler.

Yukarıdan beri anlatılanları şimdilik yeterli görüp bir değerlendirme ile sonuçlandırmak istiyoruz. Yaptığı sohbetlerinde kendisinden bahsederken şöyle derdi: “Babam hem babası tarafından seyyid idi hem anası tarafından seyyid idi. Yani Peygamberimizin nur neslinden idi. Uzun zaman Kadiri’den halifelik sonra Nakşî’den halifelik yaptı. Allah’ımız onların hürmetine bizi affetsin! Bunları övünmek için söylemiyorum. En küçük günahım gözüme Erciyes Dağı gibi görünüyor, onların huzuruna çıkacak yüzüm yok.”

İhvanlar arasında soy sop ile övünülemeyeceğini asıl asaletin dindarlık olduğunu şu menkıbe ile anlatılır: “Hz. Fatıma anamız vefat etmiş, O’na kabir açılmış. Kabrin başında durup Hz. Ebubekir Efendimiz şöyle demiş: “Ey kabir! Biraz sonra sana kimin geleceğini biliyor musun? İki cihan güneşinin kızı, Hz. Ali’nin eşi, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in annesi deyince kabirden bir nida gelmiş; bu iş soy sopla değildir, bize niceleri girdi ama onları hasep ve nesepleri değil iman, amel ve ihlâsları kurtardı. Diğer niceleri ise buraya ağa, paşa, bey olarak geldi ama azaptan kurtulamadı.”

İhvanlar arasında soy sop ile övünülemeyeceğini asıl asaletin dindarlık olduğunu şu menkıbe ile anlatılır: Hz. Fatıma anamız vefat etmiş ona kabir açılmış. Kabrin başında durup Hz. Ebubekir Efendimiz şöyle demiş: Ey kabir! Biraz sonra sana kimin geleceğini biliyor musun? İki cihan güneşinin kızı, Hz. Ali’nin eşi, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in annesi deyince kabirden bir nida gelmiş: Bu iş soy sopla değildir. Bize niceleri girdi ama onları hasep ve nesepleri değil iman, amel ve ihlasları kurtardı. Diğer niceleri ise buraya ağa, paşa, bey olarak geldi ama azaptan kurtulamadı.

Bizde Tanrı Misafiri diye bir tabir vardır. Eğer biri evini misafire açarsa sanki o ev Allah’ın evlerinden bir ev gibi olur demektir. Peygamberin sünneti üzere bir ev hayatı yaşanırsa sanki orası Peygamberimizin hane-i saadetinin bir şubesi gibi olur. Çünkü Peygamberimiz ben size babanız mesabesindeyim, buyurur.
Namaz Vakitleri
Şehir :