Makaleler > Hamdi BOYDAK > Maneviyat > Mânevî Eğitim ve Esasları
Kategoriler :
Yazarlar :
Mânevî Eğitim ve Esasları
Tarih : 05.09.2012 10:30:58
Kategori : Maneviyat
Yazar : Hamdi BOYDAK
Okunma : 1451
 Mü’minin mânevî terbiyesi ve gelişimi sadece kendi azmi ve gayreti ile gerçekleştirilemez. Onun bu alanda bir mürebbiye ihtiyacı vardır. Bu hususun altını çizen Hacı Hasan Efendi (ks)şöyle derlerdi:
“İman mü’minin tek dost kuvveti iken, nefis ve şeytan ise iki düşmanıdır.”

Bu iman kuvvetinin yanına bir de mürşid-i kâmili katmalıdır ki, o iki düşmana galebe kolay ve kesin olsun. Bakınız mürşitsiz kemale erenler çok nadirattan iken, dergâhlardan sayısı bellisiz nice mürşid-i kâmiller çıkmıştır. Ayrıca konuya açıklık getirmek üzere kendi kendine yetişen ağaçların ve meyvelerinin durumu ile bahçıcan nezaretinde aşılanan ve yetiştirilen ağaçların e meyvelerin durumunu misal verirlerdi.

Dağ eriği ve dağ armudu ile bahçelerde aşılanıp yetişenlerin bir olamayacağını herkesin bildiğini söylerlerdi. Bu konuyu anlatırken mutlaka kolunu abdest alır gibi sıvazlar ve aşı yapılmasını gösterirlerdi. Efendimizin konuyu işlerken böyle yaptığını da mutlaka ifade etmeden sözü bitirmezlerdi. Daha sonra da Kur’ân-ı Kerim’den âyetler ve Peygamber Efendimiz (sav)’in hayatından misaller verirler, birçok da hadis-i şerif okurlardı.

Bu bilgiler ve yönlendirmeler çerçevesinde sahabeden günümüze güzel bir örneklerle konuyu zengin ve engin bir biçimde gözler önüne sererlerdi. Hz. Ebubekir (ra) Efendimizden başlayarak silsilede ismi geçen üstadlardan mutlaka bahis açarlardı. Hacı Sami Efendimizden ve babası Şeyh Mustafa Hulusi Efendimizin sözünün edilmediği bir tek sohbetini de hatırlamıyorum. Mü’minin yetişmesinde en büyük rolün sohbete ait olduğu gerçeğini sık sık hatırlatırlar ve şöyle derlerdi:

“Peygamberimiz (sav) ashabını sohbetle yetiştirmiştir. Onun içindir ki, onlara sohbetle yetişenler anlamında ‘ashap’ denmiştir. Yine bunun içindir ki sohbet şeyhi, hakiki şeyhtir. Müteşeyyih denilen sahte şeyhlerden kaçmak ve uzak durmak lazımdır. Mânevî yükselme için Kur’ân ve sünnete tam uyulmalıdır. Haram ve helallere azami dikkat edilmelidir. Haliyle ve kalbiyle bunlara riayet etmek şarttır,”dedikten sonra İmam-ı Rabbani Hazretlerinin şu sözünü mutlaka tekrar tekrar ve üzerine basarak naklederlerdi;

 “Bilesin ki, adabdan velev ki bir edebi muhafaza, mekruhlardan velev ki tenzihi olsun bir mekruhu terk etmek, zikirden, tefekkürden, murakabe ve teveccühten çok daha efdaldir.”

Şunları da yine bunlara ilave etmeyi hiç ihmal etmezlerdi;

“Şeriatsız tarikat olmaz. Şeriattan bir kıl payı ayrılan tarikattan mağrip ile maşrık ( doğu ile batı) kadar ayrılmış olur. Zira tarikat ve hakikat şeriatın iki hizmetçisidir. Asıl olan, şeriattır. Şeriatına bakılır bir kimsenin istikamet üzere olup olmadığına. Keramet değil istikamet diyoruz. Gökte kuşlarda uçar, denizde balıklarda yüzer, şeytan aleyhillane doğudan batıya bir göz açıp kapatıncaya kadar gider ve gelir. Gayr-i Müslimlerde ve isyan ehlinde görülen harikulade haller birer istidraçtır.

Kendisinin mânevî terbiyesine giren âlim ve avamdan birçok kişi vardır. Fakat O her zaman şunu söylerdi: “Avam çabuk teslim olur ama şeriatı bilmediğinden bir hata yapar da bir ilerler iki geriler ama âlimler zor ve geç teslim olurlarda şeriatı bildikle­rinden ve ona riayet ettiklerinden dolayı kısa sürede ilerlerler ve yüksek derecele­re çıkarlar.” Bütün bu konuları detaylı bir şekilde izah ederlerken, şunları da söyle­meden geçmezlerdi: “Bizim tarikatımız ha­cegan yani hocalar tarikatıdır. Bunun için âlimler bizim tarikatımızda çok olur, biz de âlimleri çok severiz ve onlara hürmet ederiz. Mevlâ’mız hiç bilenlerle bilmeyen­ler bir olur mu?” diye bahsetmiyor mu?

Terzi ne kadar usta ve tecrübeli olursa olsun kumaş eğri ise yapacağı fazla bir şey yoktur. Mürşit de öyledir. Peygamber Efendimiz (sav)’i her gören ve dinleyen iman etmedi. Veya her iman eden de aynı dereceleri elde edemedi. Dolayısıyla mür­şitleri gören ve dinleyenlerin hepsi on­lardan aynı istifadeyi gerçekleştiremez. Bu hususu ifade için buyuruyorlardı ki; “Bize gelen üç sebepten gelir. Ya başkaları gidiyor bende gideyim der, ya keramet görür de gelir, ya da beni ancak Allah’a bu yol eriştirir diye gelir.” Birincileri başkaları terk ederse onlar da terk eder, ikincileri

keramet görmezlerse terk ederler, üçün­cüsü ise gerçek taliptir. Asıl yetiştirilecek olanlar da bunlardır. Lakin birinci ve ikin­ciler içinde sonradan istikamet bulanlar olabildiği gibi üçüncüler içinden de isti­kametini bozanlar da çıkabilir. Bu yolda sebat ve sabır önemlidir. Birçok engeller ve birçok hicaplar vardır. Bunları aşması ve geçmesi lazımdır. İşte burada mürşit müridine rehberlik yapar. Zira daha önce o onları geçmiş ve geri dönmüştür. Kul­ların içine girmiş ve onları irşada kendi­sine izin verilmiştir. Bu izin veya icazetin usulüne uygun olması halinde mürşit ancak verese-i enbiya olmayı hak eder. Aksi takdirde ise hem dâl (sapık) hem mudil (saptırıcı) diye anılır. Peygamber Efendimiz (sav)’in bu husustaki ikazlarına kulak verilmesi ve sahtekârlardan sakınıl­malıdır. Bizim memlekette böyle biri çık­tı. Adeta etrafımızda mürit kalmadı, hep onları başına topladı. Durumu Hacı Sami Efendimiz (ks)’a bildirdim, ‘sen devam et, onu kendi haline bırak’ buyurdular. Za­manla ondan en yakınları bile yüz çevirdi, yalnız kaldı ve öylece âhirete gitti. Demek ki bu yolda müridin de mürşidin de çok dikkatli olması gerekiyor. Bunun için Hacı Sami Efendimizin hocalara, “bütün kitap­larınızı bir tarafa koyun, Adap Risalesi’ni okuyun” diye emir buyurmuşlar ki şuurlu ve uyanık bir şekilde yola devam edilsin ve hata yapılmasın.

Mânevî eğitimin ve gelişim kalp merkez­lidir. İçinin düzgün ve elverişli olması bu işin olmazsa olmazıdır. Gelenlere üstadı­mız hep şöyle söylerdi: “Zâhir ûlemanın yanına vardığınızda dışınıza dikkat edin, o sizin üstünüzün başınızın temiz olup ol­mamasına bakar. Bâtın ûlemasının yanına vardığınız da ise kalbinize dikkat edin. Zira onlar kalp casuslarıdırlar, röntgen gibi içinize bakarlar. Bizim üstadımız Hacı Sami Efendi (ks) Hazretleri herhangi konu olursa olsun başkalarına okutturup anlattıkları olurdu ama iş kalbe gelince bize dahi müsaade etmez, mutlak ken­disi konuşurlardı.” Bu yolda şu tavsiyeye mutlaka uyulmalıdır:

“Sür çıkar ağyarı dilden tâ tecelli ede Hak Sultan konmaz saraya hane mamur ol­madan”

Mevlâ’mız için temiz olanların kurtulacağını, arın­dıramayanların ise ziyana uğrayacağını haber ver­miştir. (Şems, 9,10) Anlıyoruz ki, mânevî eğitim ve mânevî gelişim buradan başlıyor. Bireyin annesinden doğumuna ilk doğum denir. Üstadının kalbinden doğuşuna da ikinci doğum denir. Birincisine bel oğlu, ikincisine de yol oğlu denir. Doğan tertemiz doğar, kirlenme ise sonradan olur. Anne-baba, hoca ve doktor vs. bireyin bedensel ve ruhsal gelişimi, zekâ ve sosyal gelişimini takip eder. Hastalık vs olursa tedaviye başvurulur. Mânevî gelişimde takip ve tedaviyi mürşit yapar. Mânevî gıdalara, mânevî ilaçlara ve mânevî perhizlere dikkat edilir. Aksi takdirde yarı yolda kalınır. Matlup ve maksuda ulaşmak için bunlar şarttır. Gerçek anlamda kulun yolculuğu Allah’ta başlar ve Allah’ta bi­ter. Durum böyle olmakla birlikte seyr-u süluk dediğimiz, talikin Hakk’a ermek için bir mürşidin gözetim ve denetimin­de yaptığı mânevî yolculuk ise normalde intisapla başlar. Lakin bazen dünyaya gelmeden yıllar öncesine kadar bile uzandığı olur. Nitekim Şeyh Mustafa Hulusi Efendi (ks)’nin intisabı esnasında Üstad-ı Azam Şeyh Esad Erbili (ks) O’na şöyle demiş: “Mus­tafa Efendi, bizi sizi kalem-i edebe elli sene oldu.” Hâlbuki o anda kırk yaşında imişler. Daha doğma­dan on sene evvel mânevî defterlerinde isimlerini görüryorlar.

Mânevî terbiye normalde ölümle biter ama kabirde de letâiflerini tamamlayamayanlardan geçirilenlerin olduğuna dair haberler verilmiştir. Bu işi mahşere ve sıratı geçmeye kadar götürenlerin olduğu da bilinen hususlardandır. Şeyh Mustafa Hulusi Efendi (ks)’nin şiirlerinde bunlara dair işaretler vardır. Başlangıca örnek olarak şu beyti zikredebiliriz:

“Elestü hitabında cevap verdi ruhumuz, Ahdü misak vermişiz, şeyhim hem tecdid kıldı.”

Sonuca örnek olarak da yine ondan bir beyti zik­redelim:

“Müntesîbin hepsini mahşerde görem demiş, Dâhil olun, devam edin, himmetlidir mürşidim.”

Merhum Hacı Hasan Efendi (ks), hem yaşarken hem vefatı anında hem de kabirde mürşitlerin müritleri ile ilgilenmelerine dair birçok misaller verirler­di. Bilhassa Abdülkadir Geylanî (ks) ile Şah-ı Nakşibendî (ks)’un menkıbe ve hikmetli sözlerinde bu hususa dair çok şeylere rastlanmıştır. Tabii ki bunlar ehli olan için ayan beyandır. Âcizane bunun en son örneğine vukfuviyeti Rabbim Teâlâ nasip etti. Kendileri Ûmre’de oldukları halde Ka­vacık mezarlığına defnedildiği esnada Said Uyanık kardeşimize Ali Ramazan Efendimizin kabre bizzat teşrif ettiklerine bizzat şahit oldum. Bunu bir taraftan tahdis-i nimet olarak ifade ederken diğer taraftan da bü­yüklerimizin sözlerinin eri olduklarını göster­mek için burada zikrediyorum. (Kardeşimizin defin tarihi 13. 08. 2012 Pazartesi)

Biz ister ilmel yakin olalım ister aynel yakin, isterse de hakkal yakin sahibi olalım, bunların onlar için çok kolay olduğunu kabul etmek zorundayız. İnkârın bize bir faydası olmadığı gibi belki de büyük bir so­rumluluğu olacaktır.

Biz Yahyalı’ya vardığımızda ve ondan önceleri her isteyene hemen ders verilmiyordu. Birçokları uzun bekleyiş ve deneyişten sonra ancak bir mukaddime dersi alabiliyorlardı. Fakat daha sonraları bu kural ve tutumda bazı değişiklikler gözlendi. Üstadımız, “Eğer imtihan edersek ihvan olacak kalmayacak neredeyse, bunun için insanımızın imanını muhafaza ve halini düzeltmesi için hemen bu yola girmeleri faydalı olacağı kanaati hâsıl oldu da böyle yapıyoruz.” buyurdular. Zaten yine kendileri hep şöyle derlerdi:

“Mürşitler kendilerine müracaat eden­lerin son noktalarını görürler.”

Nitekim bir yaşlı ihvanımızın şöyle bir hatırası var. Benim yanımda bir arkadaşımıza ders verildi. Üstadımız daha sonra bize baş başa kaldığımızda şöyle dediler: “Bu kardeşimiz hayli yol alacak ama so­nunu iyi getiremeyecek.”

Yıllar geçti üstadımızın söyledikleri tamamen gerçek oldu. Demek ki, kavun ve karpuzun olgunlaşıp ol­gunlaşmadığını bostancı biliyor. Fakat böyle du­rumları nadiren ifade ederlerdi. Hayli ileri derecede dersi olanları da ancak vefat ettiklerin­den sonra ifade ederler ve şöyle derlerdi:

“Eğer o hayatta iken deseydim onun da, izlerin de zararına olabilirdi. Şimdi o mahzur ortadan kalktı da açıkça söylüyorum. O benliğe düşebilir ve siz de gereği gibi ona hürmet göstermeyebilirdiniz.”

Böyle nice incelikler ve güzellikler O’nun ter­biye metodunda hayat bulmuştur. Biz ancak azın azı sayılabilecek miktarda şeyleri aktarabiliyoruz. O’nun tekraren söylediği beyitlerden biri de şu idi:

“Gerçi bu gülistan bahçesinde yüz bin gül biter Bu gülistandan haber vermeye bir tek gül yeter.”

Bir diğer kardeşlerimizin hatırası ise şöyle: “İki arkadaş ders aldık. Arkadaşım yerin­de duramıyordu. Her hafta Yahyalı’ya ta­hammülü yok, her gün gitmek istiyordu. Onun muhabbeti had safhadaydı. İçimden ben niye değilim diye burukluk geçirir­ken ona gıpta ediyorum. Bir ziyaretimizde üstadımızın oğlu Hafız Mustafa abi beni bir kenara çekti ve “Bak, gör bu arkada­şın çok sürmez bu kapıdan ayrılır” dedi. Bende onu takibe başladım ve gördüm ki gerçekten de öyle oldu. “Allah Allah bu ocağın mensuplarının hepsi evliya” diye gayr-i ihtiyari söylenmiştim.

Mü’min kendini dünyada bir yolcu gibi hissetmesi gerektiğini Yahyalı’ya teşrif­lerinde Hacı Sami Efendi (ks) annesinin zkabrini ziyarete giderken 1934 yılında, Hacı Hasan Efendi’ye söyler ve şöyle de­vam eder: “Bir insan kafasını suya soksa ne kadar durabilir. İşte dünya hayatı böyledir. Bak ben burada misafirim, bir – iki gün durup gideceği.” O’nun bu sözleri Yahyalı dergâhının dünyaya bakış açısının oluş­masındaki temellerden biri olmuştur. Mü­ridin kalbinde dünya sevgisi olmamalıdır.

Su geminin içinde olursa onu batırır ama dışında olursa onu yüzdürür. Öyleyse mal konusunda çok hassas olunmalıdır. Sevgili Peygamberimiz (sav), “Her ümmetin bir imtihanı vardır, benim ümmetimin imtiha­nı ise maldır.” buyurur. Hacı Sami Efendimiz (ks), “benim nice zengin ihvanım var ama gözünde dünya sevgisi yoktur. Nice fakir olanlar vardır, gönülleri dünya sevgisi ile doludur.” diyerek mânevî eğitim ve geli­şimin mal ile ilgisini dile getirir. Adana’da zengin biri köşk yaptırır. Hacı Hasan Efendi (ks)’ı gezdirir. Yatak odasını sadece O’na gösterir. O esnada der ki,

“Efendim sizin bir vaazınızı dinledim. O günden beri gece kalkar ve her gün tespih namazı kılarım.” der.

Üstadımız o zata şöyle der;

“Fakir olup, hayır üstünde yatıp göbeğine güneşi doğuranlardan olmaktansa; zengin olup bu kuştüyü yataktan kalkıp geze namazı kılanlardan olmak elbette ki daha iyidir. Malının da, evininde hayrını gör. Peygamberimiz (sav), “iyi mal iyi insan için ne iyidir” diye buyurur. İnşallah sende onlardan olursun.”

Onlar zengini de fakiri de eğitir ve gelişimini gerçekleştirirler. Âmirin de memurun da eğitim ve gelişimini başarı ile neticelendirirler. Kadının da erkeğin de, tahsillinin de ümminin de… Ancak şu kadar var ki, her bir ferd ayrı ayrı ele alınır ve değerlendirilir. Ortak özellikler yanında kişiden kişiye değişenlerin bilinmesi takip için son derece önemlidir.Üstadımın sohbetinde mürşitlerin mânevî ameliyat yapmalarını ve nefisleri öldürmelerini anlatır.

Onu dinleyenlerden biri evine gider ve ben niye böyle olmadım diye üzülür ve ağlar. Gece rüyasında Sami Efendimiz (ks) bir doktor kıyafetinde gelir ve onu ameliyat eder. Nefsi öldürdüklerine dair de birçok misaller mevcuttur. Daha çok nefis bir köpek veya benzeri hayvan şeklinde görülür ve öldürülür. İşte bu senin nefsin denilir. Fakat yinede nefis konusunda ihmale meydan verilmemelidir. Zira o çakmak taşı­na benzer. Islanınca ateş çıkarmaz fakat kuruyunca yeniden ateş çıkarır.Öyleyse nefsimiz öldürülse bile yeniden canlanabilir… Ömür boyu devamlı uyanık ve tetikte olmalı, gaflete düşmemeliyiz.

“Bildiklerinle amel edersen Allah sana bilmediklerini öğretir” hadis-i şerifi seyru süluk da çok önem arz eder. Hem kesbi hem ledünni ilim ile yol alınır. Cehaletle bir yerlere asla varılmaz. Allah birine bir mânevî nimet vereceği zaman önce ona ilim verir, sonra o nimeti. Onun içindir ki, “terakki edenlerin ilmi babam bana öğretti değil, Rabbim beni terbiye etti” ilerdir.

İlim ve ibadet birlikteliği sağlanmalıdır. İhlâs ve sa­mimiyet daima var olmalıdır. Şeytan muhlas kulları aldatmaz, bu unutulmamalıdır. Cahil sofu şeytanın maskarası olur. Üstadımız şöyle bir menkıbe anlatırlar­dı. İki medrese talebesi varmış. Biri sofuluk taslarmış, diğeri derslerini iyice hazmederek çalışırmış. Şeytan gece onlara gelmiş. “Uç ya kulum” diye seslenmiş. Sofu­luk taslayan mânevî bir hale nail oldum sanıp kendini yataktan aşağıya atmış ve perişan olmuş. Diğeri bunu duyunca, “git ya melun şeytan, beni aldatamazsın. Ben medresede akaid kitabında daha yeni okudum, Allah kullarına böyle dünyada iken hitap etmez” demiş ve rahatlamış.

Üstadımızın yanına birisi gelmiş ve güya öğünmek is­temiş. “Rüyamda şeyhimle beraber Hızır (as)’ı gördüm. Önce şeyhimin elini öptüm” demiş. Üstadımız; “Hızır (as) için Peygamber diye bir rivayet var. Bir peygam­ber mi üstün senin şeyhin mi? diye terslemiş. Ayrıca ben biliyorum sen mirasta haksızlık yaptın, rüyanın da sadık ve rahmani olması imkânsız. Önce halini düzelt, bu işler rüya ile olmaz.” diye de ikaz etmişler. Ancak şurasını yeri gelmişken ifade edelim ki, rüyanın hiç önemi yoktur şeklinde de anlaşılmamalıdır.

Sadık rüyalar peygamberliğin kırk altı cüzünden biri sayılır. Vahiy sona erdi ama mübeşşerat denilen sadık rüyalar devam ediyor. Üstadların rüyalara da tasarrufu bilenen hakikatlerdendir. Hatta Üstadımızın rüyada yetiştir­dikleri nice kadın ve erkekler de vardır. Biz biliyoruz ki merhum Üstadımız hâlâ evlatlarının rüyalarına giriyor ve tasarruf ediyor. Ayrıca kendileri şöyle de derlerdi: “Biz, biiznillah, en derin uykuda bile olsak evlatlarımızın hallerinin bilgisine ulaştırılırız. Bu ruhaniyetin işidir. Ruhaniyet uyumaz, yorulmaz, unutmaz…

Ders danışmak ve ders geçmek de mânevî yolculukta uyulmayı gereken temel kural ve özelliklerdendir. İh­tiyaç anında görüşmeler sık sık dahi yapılırdı. Normal şartlarda ise derste ilerleme sağlansa da sağlanmasa da mutlaka belli periyotlarla görüşülme yapılmalıdır. Bu görüşmelerde verilen talimatlara da uyulmalıdır. Bende bir şey yok ki neyi görüşeyim denilmemelidir. Bu şeytanın vesvesesidir. Doktora hasta olanlar daha çok gider.

Diğerleri ise kontrollerini ara ara yaptırır. Mânevî doktorlarla da temas ve irtibat hiç eksik ol­mamalıdır. Bu yolda bunun şahsen gerçekleştirilmesi mümkün olmazsa mektup ve aracılarla da olabilir. Özellikle kadınlar mahremleri kanalıyla derslerini görüşürler. Bizzat üs­tadla görüşülmesi esas olmakla birlikte görevlendirdikleri ile de görüşebilirler. Görüşmeler baş başa yapılır, başkaları ya­nında yapılmaz ve başkalarına söylenmez.

Mânevî eğitim ve gelişiminde müptedi salik zikri öne alabilir ama onun için ön­celikli olan rabıtadır. Muhabbet, teslimi­yet ve rabıta onu bulunduğu yerden alıp yükseltir. Elbette ki evrad ve ezkâra devam edilir. Murakabe dersine geçenler ona devam ederler, artık rabıta yapmazlar. Fakat şurası hiçbir zaman unutulma­malıdır ki, üstadın kalbinde yer alan arşa yükselmiş gibi olur. Oradan düşende tam tersi olur. Bunun içindir ki, Üs­tadımız şöyle derlerdi:

“Yolda giderken düşen ya hafif tozlanır ya da yaralanır ama kalkar yolu­na devam eder. Fakat mina­re gibi yerden düşen hurdahaş olur.”

Yani seyru süluk da ilerleyen düşmemeye azami özen göstermeli­dir. Nitekim bir hayli yükselip de sonra düşenler olmuş ve çok kötü sonuçlarla karşı karşıya kalmışlardır. Bunlar arasında, Hacı Sami Efendimizin kadınlara sohbet etmesine izin verdiği Develili bir kadını misal olarak zikredebilir. Erkekler ara­sından da Konyalı biri bize anlatılmıştı. Fakat bunlardan ziyade yetiştirdikleri ve yüksek hal sahibi olaylarının çok fazla ol­ması asıl bizim için misal teşkil ederler.Nitekim İstanbul’da Hacı Sami Efendimizi ziyaret eden köylü bir ihvana şöyle dediği anlatılır: “Hasan Efendi’den ve yetiştirdik­lerinden çok memnunuz.”

Allah katında kulları derece derecedir, bu geneldir. Özel olarak ise peygamber­ler ve vekiller de kendi aralarında derece derecedir. Bu derecelendirme insanlar tarafından hem kendi aralarında hem de mal ve hizmetlerde en çok kullanı­lan gerçeklerden biridir. Misal olarak da askeriyedeki rütbe derecelendirmesini hatırlatıp geçelim. Mânevî gelişmede de menziller ve dereceler vardır. Letaifler ve nefsin mertebeleri, seyr mertebeleri ve fena halleri (fenafilihvan, fenafişseyh, fenafirrasul ve fenafillah) bunlar en çok bilinenleridir.

Yalnız bu arada mutlaka ahlakın güzelleşmesi ve muamelelerin düzelmesi şarttır. Birbirlerine endeksli olmamalarına rağmen alakaları vardır. Bilhassa ahlak güzelliği ön şarttır, hele hele kul hakkına riayet çok önemlidir. Mesela, Yahyalı’ya kutupluğun ilk getiren Yahya Efendiye icazet verilmez, ta ki boşadığı hanımı ile helalleşir. O zaman izin çıkar ve kutupluluğu tasdik olunur. Bunu üs­tadımız zaman zaman detaylı anlatırlardı.

Tasavvuf yoluna girmek isteyene talip de­nilir. Yolun başlangıcında olana mübtedi denilir. Bu yolda mesafe kat edene salik denilir. Yolun sonuna ulaşana müntehi denilir. Bunlar arasında mertebe vardır. Durum böyle olmakla birlikte intisapta önceliği olanlar kıdemli sayılır ve onla­ra ayrı bir değer ve kıymet verilir. Daha sonrakiler onları geçseler bile onları bir ağabey ve bir abla telakki ederler ve hürmette kusur etmezler. Hepside Allah rızası dışında başka bir gaye ve hedef gözetmezler.

Bazen hiç belli olmaz en arkadaki en öne geçebilir de... Bunu üs­tadımız kendi hayatından bir misalle izaha çalışırlardı. “Askerdeydim yürüyüş dönüşü rahatsızlandım.Arkadaşlarımdan ayrılıp yolun kenarına çekildim. Bir süre sonra arkadaşlarım gözden kayboldu. Ben bu halde iken bir baktım bir jeep yanımda durdu, meğer onlar artçı imiş. Komutan beni iki asker yardımıyla arabaya bindirdi. Hızla yol aldık. Arkadaşlarımızdan önce kışlaya ulaştık.Yeter ki yoldan çıkmayalım. Allah bir şekilde kendi yolunda olanlara mutlaka bir çıkış yolu gösterir.”

Şeyh Allah’a vuslatta vasıtadır. Kur’ân da vesileye yapı­şın buyrulur. Rehbersiz böylesine bir yola çıkmak akıl karı değildir. Fatiha-i şerifte Yüce Mevlâ’mız, “Kendisine nimet verilenlerin yolundan gitmemizi istiyor, bunu aklımızdan hiç çıkarmamalıyız.”

Herkesin önü açıktır. Allah’a giden yollar mahlûkatın ne­fesi âdetincedir. Hiç kimsenin önünde bir engel yoktur. Herkesin kulvarı ayrı ayrıdır. Allah birinden alıp ötekine vermiyor. Bitmez tükenmez hazinesinden veriyor. Ha­sede, gıybete, kin ve nefrete asla geçit verilmemelidir. Şu ayeti kerimeyi üstadımız çok okurlardı: “Sizin yanı­nızdaki tükenir, Allah katındakiler ise bakidir. Elbette sabırlı davrananlara yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.”(nalh, 96)

İhanet etmediği müddetçe kimseyi kırmazlardı, giden kendi gider, derlerdi. Ayrıca da biz kendiliğimizden bir şey yapmayız da derlerdi. Ah tarikattan bir hilafet al­saydım diye gönlümden geçiren bir müftü efendiye o esnada hemen şöyle cevap verirler: “Hoca Efendi bunlar izinle ve usulünce olur, bizim elimizde bir şey yoktur.” Bu ve benzeri ifadelerle nicelerini ikaz ve irşat etmişlerdir. Herkesi haline göre eğitir ve yetiştirirlerdi. Ahrazları bile belli bir seviyeye getirdikleri çevresindekilerin malu­mudur. Bu kadar ehliyet ve selahiyet sahibi oldukları ve eserleri de ortada iken yine de şöyle derlerdi; “ben layık değilim.” Sonrada sözlerini şöyle bitirirlerdi; “ben layık değilim diyen layıktır.”

Allah (cc) bizlere onların dünyada himmetlerinden, ahrette şefaatlerinden mahrum eylemesin! (AMİN)

Namaz Vakitleri
Şehir :