Makaleler > Hamdi BOYDAK > Güncel > İlme ve Âlime Değer Veren Aşk Ocağı
Kategoriler :
Yazarlar :
İlme ve Âlime Değer Veren Aşk Ocağı
Tarih : 04.06.2012 13:50:05
Kategori : Güncel
Yazar : Hamdi BOYDAK
Okunma : 1311
İlim ve irfana, âlim ve ârife verilen değer ancak İslâm ile gerçek yerini almıştır ve cahiliyeyi saadet asrı yapmıştır. Bu zorlu ve soylu izin takipçileri günümüze kadar olagelmiştir ve kıyamete kadar da varlıklarını devam ettireceklerdir. Bizlere düşen ise onları izlemek ve onları desteklemektir. Yarınlara bırakacağımız en güzel ve en değerli mirasımız da bu olacaktır. Bu sebepten dolayıdır ki biz bu yazımızda Yahyalı Dergâhının bir ilim ve irfan ocağı olduğu üzerinde duracağız. Öncü ve örnek yapısını ve faaliyetlerini kısa da olsa takdim etmeye çalışacağız. Tüm ilim ve irfan sahibi olan Peygamber vekillerinin asıl ve gerçek muallimi her yerde ve her zaman “Ben muallim olarak gönderildim.” buyuran sevgili Peygamberimizdir (sav).

ZAHİRÎ VE BATINÎ İLİM SAHİBİDİRLER

Peygamberimizin nur neslinden gelen Yahyalı Dergâhı mensuplarının “Biz ilmimizi Peygamber Efendimizden aldık veya bizim hocamız Peygamber Efendimizdir.” diye ifadelerde bulunmaları garip karşılanmamalıdır. Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’nin annesi Ayşe Hanımın kocası Şeyh Mustafa Hulusi Efendiye: “Ben oğlumu mânâ âleminde Peygamberimizin dizinin dibinde oturmuş olduğu halde onu okuttuğunu gördüm.” demesi, üstadı Hacı Sami Efendinin de: “Hacı Hasan Efendi doğuştan evliyadır.” diye onu vasfetmesi ile daha niceleri bu hususu teyid etmektedir. Bu dergâhın bilenen ataları şeyh, kadı, müderris ve hoca lakapları ile anılmıştır.

Zahirî ve batınî ilim sahibi oldukları hep söylenegelmiştir. Kitabî ve sağlam bilgilerle, öncü ve örnek yaşantıları ile asırlardır bulundukları muhitlerdeki insanları irşatla meşgul olmuşlar ve nice kıymetli ulema ve sulehanın yetişmesine de vesile olmuşlardır. Bugün üniversitelerimizde öğretim üyesi olarak akademik çalışmalar yapanlardan birçoklarının isimlerini sayabiliriz. Bürokraside ve diğer alanlarda hizmete koşanlar ile özel sektörde çalışanlar içinde o dergâhtan beslenenler oldukça fazla yekûn tutar. Yurtdışında bulunanların bazısı ise bu ocak vesilesiyle İslâm’la tanışmış veya istikamet bulmuştur.

“O OCAK OLMASA BİZ OLMAZDIK”

Cami, Kur’ân Kursu ve İmam-Hatip Lisesi gibi birçok eserlerin vücud bulmasında doğrudan veya dolaylı hizmetleri olmuştur. Hem kendi çocuklarının buralara devam etmesini hem de birçoklarının tahsil yapmasını sağlamışlardır. Temel atma törenlerinden açılış ve mezuniyet törenlerine kadar elini ve ayağını oralardan çekmemişlerdir. Bu imkânları bulamayıp da ilme istekli, meraklı ve gayretli olanları da dua ve manevî destekleri ile yetiştirmişlerdir. Nice hafız ve hocalar, nice hal ve makam sahipleri, “O ocak olmasa biz olmazdık.” demişler, minnet ve şükranlarını çeşitli vesilelerle bildirmişlerdir.

Vakıf, dernek, dergi, özel okul ve benzeri ilim ve irfana hizmet eden kurumlar vasıtası ile bugün de ülkemizde ve bazı dış ülkelerde dergâhın etkileri aktif olarak insanlığın faydasına çalışmalarını sürdürmektedirler. Safa Vakfı’nın yaz okulu, hicret günleri, bant tiyatrosu, ilahi ve kaside bantları ve hatim setleri unutulmaz bir çığır açmış, özellikle de Yaz Kur’ân Kursları sayesinde çocuklarımız hakkı ve hakikati tanıyıp onun ehli olmalarına yardımcı olmuştur. Yerinde eğitim faaliyetleri ile de okul öncesi ve ilköğretim ile lise öğrencilerinin ilmî ve fikrî olgunlaşmaları için ayaklarına kadar gitmek suretiyle hayırlı nesillerin oluşmasına katkı sağlamaya devam etmektedir.

Yeni Dünya Dergisi ve Mavi Yayıncılık vasıtası ile de çok kıymetli yazarlarla okuyucuları bir araya getirmektedir. Seyr FM radyoculukta seviyeli ve süreklilik arz eden bir yayın politikası ile kulaklardan gönüllere mesaj sunmaktadır. Verenel Derneği ise yurtiçi ve yurtdışında hayır ve hasenat hizmetlerini muntazaman sürdürmektedir. Eğitim gören çocuklarımıza ve gençlerimize hem maddî destek sağlamakta hem de ilmî, sosyal, sportif vb. faaliyetlerle onların daha iyi yetişmeleri için çeşitli konferanslar, seminerler, yarışmalar vs. tertip etmektedir.

İLİM SAHİPLERİNE İLTİFAT EDERLERDİ

Bu dergâhın mensuplarının evleri kendi zamanlarındaki âlimlerin ve salihlerin uğrak yerleri olagelmiştir. Gelenlerin bazen günlerce hatta haftalarca kaldıkları olmuştur. Mutat toplantılar ise hiç eksik olmamıştır. Kendileri de zaman zaman başkalarının evlerine ve memleketlerine giderek onları da yeşertmişler ve nurlandırmışlardır. İlmî ve tasavvufî konuları ehli olanlarla münazara etmişler, bazen de münakaşaya varan görüşmeler yapmışlardır. Muhatapları tarafından hep takdir ve teşekkürle ödüllendirilmişler, hayranlıkla bağlanmışlardır. Eski ve yanlış görüşlerinden vazgeçmelerine, yeni ve doğru bir hayata başlamalarına öncülük yapmışlardır.

İçlerinde sağlam ve derin ilim sahibi olanlara da iltifatlarını esirgememişlerdir. Hatta devrin büyük âlimlerinden fetva sormaktan ve onları özellikle ziyaretten de geri kalmamışlar. Böylece en güzel örnekler sunmuşlardır. Ulemadan ve meşayihten kendi zamanlarındakilerden tanışmaktan özel haz ve lezzet almışlardır. Lüzumsuz ve yersiz muhalefet edenlere ise gerekli cevapları vermişler ve onları ilzam etmişler, fakat hiçbir zaman taassup ve tahkire varan söz ve fiile tenezzül etmemişlerdir. Her şeyi usulü dairesinde halletmişlerdir.

İLİM HEP ÖNDE

Peygamberimiz (sav) ashabını sohbetle yetiştirdiği için sohbet bu dergâhın olmazsa olmazı olmuştur. Bununla beraber kitap ismi vererek kaynakları göstermekten ve kitap okumaya teşvikten de hiçbir zaman uzak ve azade kılmamışlardır. Ayrıca kalem defter çıkartın, şunları yazın, diye de dinleyenlerine zaman zaman not aldırmışlar, sözlü ifadelerle yetinmemişlerdir. Tabii ki başta Esat Erbilî ve Hacı Sami Efendinin kitapları devamlı okunagelmiş, onlardan öncekilerin kitapları da ayrıca Gazalî ve Abdulkadir Geylanî gibi daha nice âlim ve arif kişilerin kitapları da… Günümüz yazarlarından Bediüzzaman, Necip Fazıl gibilerin kitapları da…Tahir Büyükkörükçü, Ali Kemal Belviranlı gibi yazarların kitapları da…

Her birini ayrı ayrı saymaya gerek yok. Yeter ki doğru dürüst ve faydalı olsun, hepsine kapı açık tutulmuştur. Lakin yalan yanlış ve haktan kopuk olanlara müsaade edilmemiş ve müsamaha gösterilmemiştir. Şii ve Vahhabi kitapları gibi… Ayrıca da ilim ve irfan sahiplerine hizmet edenleri ve özellikle de talebe okutan zenginleri hayırla yâd etmekten büyük haz ve neşe duyarlardı. Onların gönül dünyalarında ayrı bir yerleri vardır.Bugün için iyi görülen ve bilinenler ile bunun tersi olanları da haber verirlerdi.

Bazıları bu incelikleri anlamaz ve itiraz yoluna giderlerdi. Lakin sonunda hak verirlerdi. Zira kötü iken düzelip iyi olanlarla, iyi iken bozulup mahvolanlar hiçbir devir ve zamanda eksik olmamışlardır. Kabiliyetlerini keşfettiklerini de başarılı olacakları sahalara yönlendirirlerdi. İlla da tahsil yapmaları için onları zorlamazlardı. İşçi ve çiftçi olanlar içinde onun teşvikiyle âlim ve fazıl olarak bilinenler de çıktı. Burada o dergâhın insan sarrafı olduğunu görüyoruz. Muhatabı hoca ise konuşma konusu ve üslubu ona göre, halktan birisi ise ona göre seçilirdi. Karışık oldukları zaman cemaate şöyle bir göz gezdirilir ve hocalar başköşeye oturtulur, onlara şanlarına layık muamelede bulunulurdu.

Öğretmenlere haftada bir gün ve ayrı sohbet tertip edilir, onların hem yetişmeleri hem de yetiştirmeleri için özel bir özen gösterilirdi. Hatta zaman zaman öğretmenlerin evlerine ziyarete gidilir ve onlara itibar edilmesine bununla işaret edilirdi. Vaiz, müftü ve ilahiyat hocası gibi olanlardan da ziyaretine çok gelenler vardı. Onların içinde ilmi ile temayüz edenlere, onların talebelerinin bile onlara göstermediğini gösterir, ilimleri sebebiyle onlara adeta hizmetçi gibi hizmet etmeyi isterdi.

ÂLİME HÜRMET

Âlimlere hürmet konusunu işlerken verdiği misallerle olayı canlı olarak gözler önüne getirir ve sonra da üstadın olduğu tarafa ayak uzatarak bile oturulmamasını, hatta onunla alakalı olan kişi ve eşyalara bile özel muhabbet beslenmesinin gerekliliğinin vurgusunu yaparlardı. Mesela, bir vaiz kürsüde konuşurken ikide bir ayağa kalkıyormuş. Cemaat merak etmiş. Onlara daha sonra demiş ki; “Caminin kapısı açıktı. Hocamın oğlu caminin avlusunda oynuyordu. O her kapıdan geçerken ben ayağa kalkıyordum.” Bu misal bile tek başına bakış açısını ve boyutlarını göstermeye yeter de artar bile. Şeyh Mustafa Hulusi Efendi İstanbul’a gider ve üstadı Esad Erbilî (ks) ile görüşür. Bir ara gözüne üstadı değişik görünür. Dönüşünde o hadiseyi anlatırken, “Eğer ilmim olmasaydı helak olacaktım.” der.

Talebe hocasını geçebilir mi? Buna “evet” derlerdi. Mevlana Hazretleri üstadları olan babasını, Şems-i Tebrizi’yi ve Seyyid Burhaneddin (ks) Hazretlerini geçmiştir. Buna dair misaller çoktur. Hacı Hasan Efendi de (ks): “Oğlum Ali Ramazan beni geçecek.” buyuruyorlardı. Hacı Hasan Efendi: “Cahil sofu şeytanın maskarası olur.” sözünü ve “Allah bir kimseye bir şey vereceği zaman önce ilim verir.” sözünü çok tekrar ederdi. Şöyle bir kıssa anlatırlardı; “İki medrese talebesi ayrı ayrı odalarda ranzalarında yatıyorlarmış. Bir kişi ikisini de imtihan etmek istemiş. Gece sessizce önce birinin sonra diğerinin odalarına girerek bir yere saklanıp değişik bir sesle, “Kalk ya kulum, ben Rabbinim, kendini aşağı at!” demiş.

Talebelerden biri hemen kendini atmış, diğeri ise atmamış ve şöyle demiş; “Ben akaid kitaplarında okudum, ilmime göre Allah böyle görünmez ve konuşmaz.” Bu kıssada ilmi ile amel etmenin, doğru ve sağlam bilgi sahibi ile ilmini tam hazmedemeyenlerin hallerini halkın anlayacağı lisan ile beyan ederlerdi. Ayrıca da “Keramet değil, istikamet” şeklinde sık sık tekrar ettikleri sözlerine de bir nevi delil getirmiş olurlardı. Ledünni ilim üzerine de çok dururlardı. “Zahirî ilim mutlaka olmalı ama ledünni ilim olmadan da olmaz.” derlerdi. Hem kendileri ile ilgili hem diğerleri ile ilgili bol bol misallerle zenginleştirerek konuyu işlerlerdi.

SÜLEYMAN EFENDİNİN İMTİHANI

Bir defasında üstadı bayramını tebrik etmek için vekili olarak Hacı Hasan Efendiyi Süleyman Efendiye gönderir. Gerekli görüşmelerden sonra Süleyman Efendi (ks) şöyle der; “Hacı Sami Efendi üç defa bizi ziyarete geldi ama biz bir defa dahi olsa da onu ziyarete gidemedik.” Sami Efendi Hazretlerinin ilim ve faziletlerine dair bir hayli kelam ederler. Yanında bulunan öğrencilerine de derler ki; “Acaba üstadın talebeleri de sizin bildiklerinizi bilir mi? Mesela Hasan Efendiye bir şeyler soralım.” Sorular peşi peşine gelir, tabii ki cevapları da. Sonra der ki, “Demek ki onun talebeleri de ilim ve fazilet sahibi imiş. Böylece öğrenmişolduk.”

Bu olaya Hacı Hasan Efendi şu ilaveyi yaparlardı. Süleyman Efendi bana sual sormaya başladığında ben üstadımla manevî olarak irtibata geçtim cevapları o söylüyordu. Ben sadece seslendiriyordum. Meğer ben orada iken damatları Ömer Beyi karşılarına oturtmuşlar ve Süleyman Efendi Hasan Efendiye şöyle soru sorsa oda şöyle cevap verir diye hem soruyu hem cevabı söylemişler. Bunu bana aynen Ömer Bey anlattı. O gün huzura girmeden önce henüz kapıda dönüşte karşılaştığımızda demişlerdi:
“Hocalar, kitaplarınızın tozunu çırpın!” derken elindeki kitabın sayfalarını açar ve iki kapağını hızlı ve sert bir şekilde kapatırlardı. Etrafındakilere araştırma konuları verir ve onları anlattırırlardı. Gelen ziyaretçilerden âlimleri de konuştururlar ve onlara bazı sorular sorarlardı. “Ben ilmimi saklıyorum karşıma âlimleri getirin.” diyerek sahip oldukları ilmin genişliği ve derinliğini takdis-i nimet olarak söylerlerdi.

“Kimin hocası Resulullah (sav) olursa onu herkes dinlemek mecburiyetinde kalır. Bakın kocaman kocaman âlimler gelip bizi dinliyorlar.” buyurarak bunda övünme olmadığına dinleyicilerini ikna ve tatminlik yönünden rahatlatırlardı. Her gün kendisinin günde on sekiz defa Peygamberimizle görüştüğüne dair bir rivayet halk arasında bir yaygınlık kazanmıştır. Fakat hayru’l-halefleri mahdum-u âlilerinin ifadesine göre ise her istediği zaman görüşürdü. Bir yakının ölümünden sonra onu rüyasında gördüğünü ve bazı sualler sorduğunu, onun da “Peygamberimize sorup da öyle cevap vereyim.” diye bir ara gidip gelerek gerekli cevabı verdiğini bizzat bendeniz kendi ağzından işitmiştim. Velilerin ölümsüzlüğü ve evlatları ile ilgilerini kesmedikleri bu olaydan öğrenilen şeylerdendir.

ÖĞRETMENE TAVSİYESİ

Merhum Hacı Hasan Efendi (ks) elinde özel notları ve bir kitap olmadan konuşmazlardı. Şimdilerde ise Ali Ramazan Efendiyi (ks) kimse elinde, içinde kitap ve notları bulunan çantası olmadan görememektedir. “Dedemin toprağa gömdüğü kitaplarını gün yüzene çıkaracağız” diyerek hem genel olarak herkesin faydalanacağı kütüphanelerin oluşmasına önayak olmuşlardır, hem de herkesin evinde bir kitaplığın bulunmasının şart olduğunun üzerine ısrarla durmaktadırlar. “Ayrıca çevrenizde bulunan âlimlerle görüşün.” diye talimatlar vermekte, kendisi de onlarla toplantılar tertip ederek ihvanına örnek olmaktadır.

Niğde’de bir sebeple görevinden alınan bir öğretmenin tekrar görevine dönmesi için yaptığı çalışmalar, baştan sona ve detaylı bir şekilde anlatılsa bir kitap olur. İşte Hacı Hasan Efendi budur. Öğrencisini tertip için döven bir öğretmene tavsiyesi eğitim ve öğretim, öğretmen ve öğrenci ilişkileri bakımından çok manidardır. “Oğlum, peygamberimizin hayatı bize en güzel örnektir. İlk vahyin gelmesini bilirsiniz, Cebrail (as) “ikra=oku” dedi. Peygamberimiz “ben okuma bilmem” dedi. Melek üç defa Peygamber Efendimizi kucaklayıp sıktı. Sonra peygamberimiz okumaya başladı. Görüyorsunuz ki hem bağrına basma var, hem sıkma var. Siz öğretmenler de bilmeyen öğrencilerinizi hem bağrınıza basacaksınız hem de biraz sıkacaksınız.” Tabii ki öğretmen gerekli dersi almış ve o fiilinden ve huyundan hemen vazgeçmiştir.

HİDAYETE ERENLERİ ANLATTI

Hicri 1400. yıl münasebetiyle İslâm âleminden öğretmen ve öğrencilerin umre yapmasına dair bir tavsiye kararı alınmıştı. Bizler de Yahyalı İmam-Hatip Lisesinden umre için yola çıkmadan önce huzura varmıştık. Orada bulunanlara öyle bir konuşma yapmıştı ki, o anda gidip geldik. Sonra da öğretmen ve öğrenci ayrımı yapmadan hepimize yüzer lira da harçlık verdi. Hem de paralar gıcır gıcırdı. Dönüşümüzdeki ziyaretimizde ise hep bizimle olduğunu söylemişti. Bozuk zihniyetli bir öğretmenle koltukta yan yana seyahat etmek durumunda kalınca, onu tanıyanlar acaba ne olacak diye merakla ve dikkatle onlara bakarlar.

Seyahati boyunca bir İngiliz profesörle karşılaşmasını, onun hidayetine vesile olmasını ve onunla gelen talebelerine İslâm’ı anlatıp onların da hidayete ermesini anlatmış. Otobüstekiler de pür dikkat dinlemiş, onun dışlayıcı ve horlayıcı olacağını tahmin edenler mahcup olmuşlar, ilim ve irfanın çokluğu ve kendisinin de büyüklüğü konusunda şüpheleri kalmamış.

MANEVÎ İLİMLERİ OKUTTULAR

Dizlerindeki rahatsızlığa iyi geleceği tavsiyesine istinaden temiz ve sakin bir kumsala gitmişler. Etrafında birçok genç var. Şüphe uyandıran biri yanlarına gelmiş ve “Sen kimsin, bunlar kim?” demiş. O da cevaben, “Ben hocayım, bunlarda talebelerim.” demiş. Zaten onu tanıyanlar daha çok hoca olarak bilirler ve bir İslâm âlimi olarak ona hürmet gösterirlermiş. “Benim bir gün bile okulum yok!” derlerdi. Fakat nazardan ve dedikodudan azade olsun diye usulen, “Hocaya da git.” demişler. O da çeşitli dersleri hocalar nezaretinde okumuş, onlara hürmet etmiş. Üstadı Sami Efendi ile tanışan hocalarından birine Sami Efendinin tavsiyesi şu olmuş:

“Şu ilimleri o senden okudu. Sen de manevî ilimleri ondan oku!” Hocası derhal onun bağlılarından olmuş. Zaten tefsir derslerini okuturken hocası hep şöyle dermiş; “Bir ibareyi okuyorum ama ne demek istediğini anlayamıyorum. Hasan Efendiye soruyoruz. O da yerli yerince cevap veriyor.” Hasan Efendi derse gelemediği zamanlarda ise şöyle dermiş, “Eyvah, bugün bazı yerleri anlamadan geçeceğiz.”

NE GARİP ŞEY!

Medreselerde okutulan alet ilimlerini tahsile fırsat bulamamış ama “Lisanım acemi, kalbim Arabî” buyurarak mânâ ve gayeyi tahsil ettiğini ifade ve itiraf etmişlerdir. Nasara-yensuru’yu pek bilmiyor diyenler ve mırınkırın edenler, şunu itiraftan da kendilerini alamamışlardır. “Onun ledünni ilmine biz sınır koyamayız, kerametlerini asla inkâr edemeyiz, irşad ettiklerinin de sayısını bilemeyiz.” Böyle demelerine rağmen onun bu yönünü takdir etmelerine rağmen – maalesef ondan manevî ders alan ulemanın sayılı olması onlar adına bir nasipliksiztir. Üstelik bazılarının da onun yerine onun çok uzağında olanlara yönelmeleri ise tamamen izahı mümkün olmayan bir şeydir.

Bendeniz buna bir isim bulamıyorum, ya siz? Bir de eski baskı dönemlerinin etkisi ile olmalıdır ki ondan çok çok faydalandıkları halde onunla olan münasebetlerini söylemekten çekinenler var. Ne garip şey değil mi? İcazetinin Resulullah (sav)’dan olduğuna dair yakîni olanlar içinde bile onun varisine ve vasiyetine yamuk bakanlar var. Ne diyelim? “Bir kâmil mürşide varmazsan olmaz” diyen Yunus Emre’yi rahmetle anarken onu dillerinden düşürmedikleri halde onu o yapan değerlere yabancı ve hatta düşman olanlar hatıra geliyor. İmtihan dünyasında olduğumuz adeta unutuluyor.

Esad Efendimizi vasfeden bir devlet büyüğüne o günün yazarlarından biri şöyle der; “O da bizim gibi bir kişidir. Bizim bildiklerimizden ve söylediklerimizden farklı şeyler mi ortaya koyuyor ki?” Fakat yine de huzura kabul edilir, Esad Efendi ne dese, “Anlamadım efendim!” der. Bu sefer Esad Efendi, “Hani onlar da bizim gibi diyordun ya, ne oldu?” Yazar mahçup ve başı önündedir. Hacı Hasan Efendinin sohbetlerinde bu haller çok yaşanırdı. Onların kuşdili ile konuştuklarını kimler nereden bilecekler ki? Mefkureci Öğretmenler Derneği’nin genel başkanı zaman zaman ziyaretine gelir ve mesleki tavsiyelerini alırdı. Akıncılar Derneği’nin genel başkanı zaman zaman gelir gençlik ve gençliğin yetiştirilmesine dair yaptığı sohbetlerinden feyz alırdı. Nice gazeteci ve yazarlar, nice siyaset ve ilim ehli onun tavsiye ve irşadından faydalandı. Bilhassa üniversite gençliğinin vazgeçilmezlerinin başında onun sohbetlerine iştirak vardı. Bazen üniversite hocaları ile talebeleri bir arada olarak bulunurlar ve onun tadına doyum olmayan sohbetini dinlerlerdi.

Tanışma faslında mesleklerini öğrendiklerine o meslekle ilgili ilmî ve ahlâkî öyle şeylerden bahsederdi ki dinleyenlerini şaşırtırdı. Mühendislere kendi meslekleriyle ilgili yaptığı şeylerden bahsederken onların hayrete düştüklerine çok şahit olmuşuzdur. Doktorlarla görüşmelerinde de acayip haller zuhur ederdi. Musikişinas zevatla bile özel görüşmelerinin ardından hayranlıklarını gizleyemediklerini biliyoruz. Hele hele işveren ve işçilerin dünyası onun yakın ilgi alanları içinde idi. İlmihal bilgisi olmadan temiz ve güzel bir iş hayatının olmayacağına dair bir sürü örnekleri sıralarlardı. Mektupları ve şiirleri dışında yazdıkları sadece not defterindeki notları idi. O devrin âlimleri –maalesef– yazmaya hem fırsat ve imkân bulamadılar, hem de yazsalar bile kıymet verilecek gibi değildi. Fakat yine de Hacı Sami Efendimizin, Ali Ramazan Efendimizin sohbetleri yanında yazarlıklarının olması bizler için çok büyük ve kıymetli birer nimet olmuştur. Şimdilerde internet siteleri vasıtası ile de bu nimet artarak devam ettirilmektedir. Bir zamanlar ise teyp bantlarından çok yararlanılmış idi.

ÂLİMİ ZİYARET EDERDİ

Merhum üstadın çocukluk arkadaşı Osman Türkmen anlatmıştı.Daha dokuz-on yaşlarında idik. Beldemiz müftüsünün vaazını dinledik. Cemaat tamamen boşaldı ikimiz kaldık. Hacı Hasan Efendi kürsüye çıktı. Müftünün anlattığı konuları kendi üslubu ile bana anlattı. Büyük bir âlim ve mürşid olacağı o zamandan belli idi. İstiklal Savaşı sırasında Cezayir’den cihada ihvanı ile katılan ve “Arap Şeyhi” diye bilinen bir zatı üstad ziyarete gitmiş. Oğlu Abdullah da çok âlim bir zatmış. İkisi ile görüşmüş. Hem millî hem manevî duygularla onlara iltifatta bulunmuş ve kıymetli hediyeler takdim etmiş.

Onun bunlar gibilerini arayıp bulmasına dair ince düşüncesi ve güzel muamelesi çoktur.Hocaların intisabı zor ve geç olur ama girdikten sonra hızlı bir şekilde yol alırlar. Çünkü onlar şeriatı bilirler ve hata yapmamaya özen gösterirler. Halk ise çabuk ikna olur ve hemen teslim olur ama şeriata riayetsizlik onlarda çok görüldüğünden kazanıp kaybederek yol almaya çalışırlar. “Bizim yolumuz hacegân=hocalar yoludur.” derlerdi.

ÖZEL İLGİLENDİLER

Öğrencilerden imtihan zamanlarında dua almak için ona müracaat edenlerin sayısında belirgin bir artış olurdu. Yıl içi sınavları ile yıl sonu sınavları vs. hep buna dahildi. Bazen de o zorlanan üniversite talebelerine özel dua ederek derslerini geçmelerinin önünü açarlardı. Yani ilmiye ile olan canlı ve sürekli irtibatı fevkalade idi. Kendi çocukları ile ilgilenmesini ayrıca ele almak gerekir. Şu kadarını söyleyelim ki, bilhassa Ali Ramazan Efendi ile doğumundan itibaren özel ilgilenmişler ve tüm tahsili boyunca okula gidip hocaları ile görüşmüşlerdir. Yaz tatillerinde ise özel hocalardan ders almasını sağlamışlardır. Gönül huzuru içinde manevî emaneti ona teslim etmişler, “Benden sonra onun etrafında toplanın, ona yardımcı olun.” diye vasiyette bulunmuşlardır. Diğer çocukları için de özellikle evlerini bir okul gibi yapmışlardır. Kitap okuma, bilgi yarışması yapma, şiir ezberleme, bilmece sorma, fıkra anlatma gibi. Onları kendi aralarında yarıştırır ve hepsinin de olgunlaşması için çaba sarf ederlerdi. Zaten aile ortamı bakımından kendi yetişmesi de böyle olmuştur.

Kayınbabası da hoca olduğu için, muhterem ve merhume eşi de ta temelden böyle yetişmişti. Kadın müntesipleri içinde de âlime, fazıla ve saliha olanları pek çoktur. Fakat kadınlar arasında meşhur ve malum olmuşlardır. İçlerinden biri tenbih ve ikazlara rağmen erkekle görüşmesi sonucu akıl nimetinden mahrum bırakılmış olarak dünyasını değiştirmiş olduğu bilinmektedir. Şeriat ve tarikat birbirinden ayrı şey değildir. Böyle olmakla birlikte “şeriatsız tarikat olmaz” prensibine sıkı sıkıya bağlılık esastır. Aksi takdirde sapmalar ve saptırmalar ortaya çıkar. Âlim ve salihlerin memleketlerine ve ahalisine karşı da saygılı olunmasını isterdi. Gelen gidenden memleketlerindeki zevatla ilgili sorular sorar ve bilgiler alırlardı. Ayrıca onların hayatta veya ölmüş nesilleri hakkında da bilgi sahibi olmayı, şayet muhtaç durumda iseler yardımcı olunmasını da isterlerdi. Kıymeti bilinmeyen ve takdir edilmeyenlere üzülürlerdi. Bilhassa aile fertleri ve yakınları tarafından ağır imtihanlara uğrayanlara özel olarak dualarında yer verirlerdi.

ÂLİMİN ARDINDAN MERSİYE YAZDILAR

Yahyalı dergâhının mensupları ile müntesipleri içinde yer alanlarla birlikte orası ile şöyle veya böyle münasebetdar olanların isimlerini tespit edip âlim ve fazıl kişileri tanıtan ayrı bir çalışmanın lüzumuna ve bunun da bir ihtiyaç olduğuna dair kanaatimiz sebebiyle biz bu yazımızda fazla isim veremedik. Son olarak merhum Develi Müftüsü Numan Cebeci (kara müftü) için Hacı Hasan Efendimizin mersiyesini takdim etmek istiyoruz. Bu dergâhın ilme ve âlime bakışını en derli, toplu ve en güzel şekilde burada bulabiliriz. Bu aynı zamanda merhum müftümüzün şahsında tüm İslâm âlimlerine bir armağandır.
Namaz Vakitleri
Şehir :