Makaleler > Hamdi BOYDAK > Eğitim > Dergâhı Gençlerin Sığınağı Oldu
Kategoriler :
Yazarlar :
Dergâhı Gençlerin Sığınağı Oldu
Tarih : 14.12.2012 08:33:52
Kategori : Eğitim
Yazar : Hamdi BOYDAK
Okunma : 911
 Gençlerin Yahyalı Dergâhına rağbeti hep irdelenmiş ve üzerinde bir hayli olumlu kanaatler belirtilmiştir. Olumsuzluklar ise sadece belli çevrelerden gelmiştir. Bunun temeli ise ya dinsizlikti ya dengesizlik veya densizlikti. Yoksa aklı başında ve sağduyu sahibi olan birinden böyle şeylerin beklenmesi bile tahayyül edilemez.

Umre ziyaretimiz esnasında Mekke-i Mükerreme’de merhum üstâdımızı rüyâmda görmüştüm. Baktım, gençlik hâli. Buna taaccü ettiğimin farkına vardı, “Oğlum gençleştim de geldim” buyurdular. Demek ki, âhirette hep genç olunacak ve hep genç kalınacak. İşte gençlik bize ilk önce âhireti hatırlatıyor. Zaten dünyada da bir insan en sıhhatli cevvâl ve verimli zamanı, en hoş ve güzel çağı, dikkat çeken ve rağbet edilen dönemi hep gençlik ânı oluyor. Gençlik bu anlamda hem bugün hem yarın demektir. Öyleyse geçmişi canlandıracak, bugünü ayakta tutacak ve yarını kuracak olan bu dönem çok önemlidir. Önemine binâen de insanlık gençliğe hep değer vermiş, veriyor ve verecektir de.  

Hem din ve ideoloji hem de diğer akımlara kapılmada gençlikten faydalanmak isteyenler her zaman olagelmiştir. Çoğunlukla onların bilgi ve tecrübe eksiklikleri istismar edilmiştir. Nefis ve şeytanın baştan çıkarmadaki etkisini kendi kötü emellerine gençleri alet ederek, onları kullanmak fırsatçılığının bir türlü önüne geçilememiştir. Hele hele üstâdımın yaşadığı dönem bir buhran çağıydı. Aniden hızlı değişimler ortalığı allak bullak ediyordu. Harpler ve sefâlet gençliği mahveden sebeplerin ilk sıralarını  alıyordu. Bu tablo karşısında İslâm büyükleri ve düşünürleri kolları sıvadılar. Onlara koruyucu hekimlik yaptılar. Bataklığa düşenleri kurtarmak için de mânevî tedavi yöntemleri uyguladılar. O günün gençlerinden temiz ve güzel bir yol üzere olanlar, bugün birçok kurum ve kuruluşun âdil ve istikrarlı yöneticisi konumundadırlar. Bizde yani İslâm coğrafyasında bunların bolluğu gözetlenirken diğerlerinde yozlaşma ve kıtlık gözlenmektedir.  Bu sebeple biz geleceğe ümitle bakarken onlar endişe içindedirler.

Yahyalı dergâhının en yaşlı mensuplarından birinin bulunduğu bir mecliste merhum üstâdımızın etrafını çeviren kalabalık gençler topluluğunu göstererek şöyle derler: “Bak etrafımızda birçok yeni yetişen gençler var, artık sizler çok gerilerde kaldınız.” Lâtîfe ile cevap hemen o yaşlı ihvandan gelir ve der ki: “Efendim, maşallah diyoruz Allah (cc) sayılarını daha da çoğaltsın ama biz yaşlılar da artık antika olduk, müzelerde başköşeye antika eşyaları koyuyorlar.” Bu diyaloğun içinde saklı olan şey, çok kıt imkân ve kıt şartlardan, bol ve bereketli döneme geçildiği hakikatidir. Buna ne kadar hamd edilse azdır.

Hocalarımızdan biri hanımı ile ziyarete gelirler. Çocuklarını, gürültü yaparlar veya onları bir sebeple rahatsız ederler, diye getirmezler. İçeri girer girmez hem merhum Efendimiz hem de merhum Meryem anamız, “Çocuklar nerede, niye getirmediniz?” derler. Onlar da içlerindekini aynen söylerler. “Derhal getirin, buranın havasını onlar da teneffüs etsinler”, buyrulur. Çocuklar da getirilir.

Evinize sohbet için davet edin ve misafirlerinizin hizmetine çocuklarınızı alıştırın. Kapıyı açıp buyur etsinler, ayakkabılarını dizsinler, palto veya ceketlerini assınlar, su ve çay dağıtsınlar. Misafir ağırlamayı öğrensinler. Büyüdükleri zaman hizmet görmek zorlarına gitmesin, bundan üşenmesinler ve bundan kaçmasınlar diye öğütler verirlerdi.

Bazı babalar, genç evlâtlarının sohbete gitmesini cân u gönülden isterlerken, diğer bazılarının çocuklarına şiddet uygulayıp göndermek istemediklerine de şahit oldum. Gençler can atarken büyüklerinin can yakmaları tarihe geçecek manzaraların ve kayıtların oluşmasına sebep oluyordu. Bilhassa particilik cihetinden olumsuz tepkilere çok rastlanıyordu. Bilgisizlik ve görgüsüzlük ikinci sırayı alıyor, bunu tarikat ve tasavvufa karşı oluşturulan menfi hava takip ediyordu. İnkâr ve isyan ise görünürde geri sıralarda yer alıyordu ama içten içe ve sinsice yapılıyordu. Maalesef yanlış ve kasıtlı propagandalara aldanan gâfilân grubu çoğunluğu oluşturuyordu.

Eliyle çocuğunu getirip üstâda teslim edenlerin sayısı günden güne artış gösterir, duâ ve minnetle o kapı şenlendirilirdi. Bazen de anne ve  babalara, “bu yavru benim” diye onlardan istenilirdi. Öyle bir mutluluk duyulurdu ki, bu sahneleri insan çok ender olarak yakalayabilmiştir. “Ah o günler” diyenlere çok ve sık rastlanmasının sebepleri de bunlardır. Gençler içinde onun en sevdiği ve takdir ettikleri kendini ibadete verenler, işine gücüne bakanlar, küfür ve isyandan uzak olmakla birlikte; bilhassa bir başka gencin ıslah ve irşadına vesile olanlardı. Onlara en kârlı işi yapan kahramanlar olarak bakarlardı. Uzaktan yakından başına topladığı gençleri getirenlere özel iltifatları olurdu. Eğer bu gençler aynı zamanda örgütsel çalışmalar yapıyor ve anarşiye de bulaşmıyorlarsa onlara baş tacı nazarıyla bakıyordu. Onlar geldi mi ayağa kalkar, sarılır ve sırtlarını sıvazlardı.

Efendimize gidip geldiğimiz yıllarda bazı cemaatlerin ve grupların uç fikir ve uygulamaları vardı. Bu yüzden birçok genç okulu ya bitirmedi ya bitiremedi yâhut da çok geç ve güç bitirdi. Kimisi görev almadı, kimisi de görevini bıraktı vs. Ama üstâdımız hep itidal ve istikamet üzere oldu. Zâyiat vermeden o netâmeli günleri geçirdi; taviz vermeden kendi görüşlerini açıkça beyân ederek…


 Müftülük yapmış bir kardeşimizin o zamanlara ait birkaç çift sözünü naklederek konuya açıklık getirmeye devam edelim. Talebeliğimizde her hafta veya iki haftada bir mutlaka Kavacık’a (Yahyalı) giderdik. Bizi daha çok bir İmam-Hatip olan hocamız götürürdü. Bazen de arkadaşlarla kendimiz grup olur giderdik. Bizleri Efendimiz çok severdi. Onun öğütlerinden hatrımda kalan biri şu oldu: “Oğlum adamın yaşantısına bakacaksınız. Yaşantısı bozuksa, havada uçuyor olsa bile, ona itibar etmeyeceksiniz. Taş atıp onun kanadını kıracaksınız.”

O zamanların gençlerinden ve şimdilerin sevilen ve sayılan esnaflarından biri olan kardeşimiz duygularını kısaca şöyle dile getirmişti: “Seksenli yıllarda Yahyalı’ya çok gidip geldik. Efendi Hazretleri’nin sohbetlerini dinledik. Ben o zâtı ilk gördüğümde çarpıldım kaldım. Ben öylesini hiç görmemiştim. Melek mi, ay mı, yıldız mı bilemedim. Gökten inmiş birisi gibiydi adeta. Bize öyle geliyordu. Her zaman onun sohbetlerinde dezenfekte oluyordum. Yanlışlarımdan kurtuluyor, doğruları buluyordum. Sohbetlerine hem gidiyor hem de etrafımızdakileri ve bilhassa gençleri götürüyorduk.

Şimdilerde bir bürokrat olan ve zamanın hızlı gençlerinden birinin hatıra ve intibalarını kendi ifade ve üslubundan dinleyelim: “Efendimiz bize misafir olmuşlardı. Ben o zamanlar liseye gidiyordum. Sağcı öğrenciler grubunda idim ve bazı olaylara katılıyordum. Ben bunu annem Ayşe annemize, o da Efendimize hâllerimizi söylemişler. ‘Derdiniz nedir oğlum’ dediler. Ben de anlattım. Baktım Efendimiz benden rahatsız. ‘Oğlum sen onlara niye karıştın?’ Esat Efendimiz, ‘Kürt sen unu ipe mi çekeceksin?’ diye bazı şeyler söylediler. Ben de ikna oldum ve istikameti buldum.”

Efendimiz bizim eve her geldiklerine mutlaka bana arkadaşlarımı sorarlardı, iyilerle olmamı isterlerdi.

Bir defasında ‘hangi kitapları okuyorsun?’ diye sormuşlardı. Bense, ‘Hacı Sâmi Efendimiz (ks)’in kitaplarını’ dedim. Buna çok sevindiler ve çok memnun oldular. “Bu çocuk Efendimizin kitaplarını okuyor” diye beni kucakladılar, bağrına bastılar ve alnımdan öptüler.

Şimdi de o zamanın gençlik liderlerinden birine söz verelim, bakalım bize ne anlatacak: “Üstâdımız beni bir gençlik teşkilâtının şube başkanlığına seçtiler. Etrafındaki gençleri kastederek; “Oğlum, bunları anarşiye sokma, onları koru!” diye sıkı sıkıya tembihatta bulundular.

Tasavvuf açısından da gençler ve gençlik dönemi çok önemlidir. Zira aşı tutması için en verimli dönem o dönemdir. Yaşlandıkça verim şansı azalır. Bir defasında birkaç yaşlı, ders almak için geldiklerinde merhum üstâdımız bahçesindeki genç fidanlarla yaşlı ağaçları göstermiş, “hangisi daha iyi aşı tutar?” demiş. Yaşlılığında aşılanıp da mânen en yüksek derecelere çıkanlar azınlıkta olur ama gençliğinde  aşılananlardan o derecelere erişenlerin çıktıklarına örnekler çok olmuştur, saymakla bitmez. Tercüme-i Hâl isimli şiirinde kendinden bahsederken şöyle demişlerdir:

On dörtte vurdular mânevî aşı.

Yirmiden otuza varınca,

Durmadan akardı gözümün yaşı.

Herkes imrenirdi bizi görünce.


Gençlerin Kavacık’a gitmelerine bir türlü engel olamayanlar, sûret-i Hak’tan görünerek yollarını kesip onlara şu telkinde bulunmaya başladılar: “Siz gençsiniz, önünüzde iş güç sahibi olmak var, askerlik var, evlilik var; hayat sadece abdest, namaz, sohbet ve zikir değildir. Siz oraya gitmeyin, orada hep âhireti anlatırlar. Sizi dünyadan soğuturlar. Herkes ev bark, iş güç sahibi olur. Sizin geçiminizi kim sağlayacak, biraz akıllı olun!.. Bu ve benzeri telkinlerin de işe yaramadığını gördükçe içten içe kahroluyorlardı. Çaresiz kalmışlardı. Keşke o ocak sönse de devam etmese temennisine ümit bağladılar. Ali Ramazan Efendimiz’in emaneti devralması onları bir kere daha perişan etti.”

Bizlerin duâsı ise hep şu olmuştur: “Ya Rabbi! Bu ocaktan kıyamete kadar mürşid-i kâmilleri, bizim neslimizden de sâdık ve sâlih müridânı eksik eyleme! (Âmin)  
Namaz Vakitleri
Şehir :