Makaleler > Elif Zeynep ÇİFTÇİ > Güncel > Afrika 'nın Sorumlusu Avrupalılardır
Kategoriler :
Yazarlar :
Afrika 'nın Sorumlusu Avrupalılardır
Tarih : 07.09.2011 18:09:28
Kategori : Güncel
Yazar : Elif Zeynep ÇİFTÇİ
Okunma : 1108
Sizi Afrika konusundaki çalışmalarınızla yakından tanıyoruz. Afrika okyanuslar ortasında yüzerken bugün nasıl oluyor da açlığın, kıtlığın ve susuzluğun adı oldu bu merak ediliyor. Bu, Afrika’nın kara kaderi mi yoksa kara ellerin, kara emellerinin bir neticesi midir?

Afrika kıtasında, tarihin değişik dönemlerinde insanlığa örnek medeniyetler kuruldu ve bunlar çok uzun ömürlü de oldular. Bunların belki eleştirilecek tarafları var ama günümüzde mevcut birçok tarihi eser Afrika’da; özellikle Mısır’da, Kuzey Afrika’da, Doğu Afrika’da yapılmış ve bunlar bugün dünyadaki müzeleri süslüyor. İnsanlar medeniyet adına, insanların geçmişi adına bunları seyrederken geçmişten de bir ders alıyor. Bunları yapabilen Afrikalılar, bugün çok basit bir takım teknik imkânları kullanarak susuzluklarına, açlıklarına veya başlarına gelebilecek tehlikelere karşı tedbirleri neden almasınlar alamasınlar? Burada en önemli etken, Afrika insanının 150-200 yıldır kendi kıtasına hizmet etmek yerine bu kıtada menfaatleri olan devletlere özellikle Avrupa ülkelerine, 20. yüzyılın ikinci yarısında ve bugünlerde de malum olduğu üzere ABD, Rusya, Çin gibi ülkelere adeta taşeronluk yapmasıdır. Bunun sebebi de tarihte Afrika’ya yön veren devlet adamlarının bir şekilde tarih sahnesinden, bütün gelenekleriyle birlikte silinmeleridir. Sultanlıklar, krallıklar, emirlikler yok edildi. Ayrıca Afrika’da mevcut ilim geleneğini ve Afrika’nın şartlarını kendi geleceklerinin garantisi olarak düzenleyebilecek insanları Afrika kıtasından Amerika kıtasına köle olarak götürdüler. Böylece Afrikalılar kendi coğrafya larında herhangi bir şey yapmak yerine, başka coğrafyaların hizmetinde kullanıldılar. Bunu neden engelleyemediler; çünkü Afrikalıların geleneğinde savaşmak yoktu. Sadece kültürel değerlerinin gücüyle, o büyük ateşli silahlarla gelen devletlere karşı koyamadılar. Önce köleleştirildiler sonra Avrupalıların, Afrika’da ve Afrika dışında kurdukları işletmelerinde işçi olarak köle statüsünde çalıştırıldılar. Böylece hiçbir şartta Afrikalılar kendi kıtaları için üretemez, kendi kıtalarının geleceğini garanti edemez hale geldiler. Bütün bu sıkıntıların temelinde yatan öncelikle, başka bir ülkeye çalışmış olmaktır. Yoksa Afrika’da yağan yağmurlar, Afrika’daki yer altı, yer üstü kaynakları 30 milyon kilometre karesiyle 1 milyar insanı çok rahat besleyebilecek zenginliğe sahiptir. Bugün bile ellerindeki imkânlara, kendi aralarında kurabilecekleri bir takım etkileşim ağlarına, yardımlaşma şekillerine rağmen Afrika’da aç insanların olması insanı hayretler içinde bırakan bir şeydir; ama oluyor. Somali’deki durum bunun en bariz örneğidir. Ve sadece bu örnek bile aslında bir ülkenin iç savaşa sürüklenip ve o iç savaş içerisinde devamlı bocalamasıyla bugünlere nasıl geldiğinin delilidir. Eğer böyle gidecek olursa Allah göstermesin Somali’de insan bulmak zor olacak.

Peki, sizin de söylediğiniz gibi kaynakları aslında kendilerine yetebilir. Ekilebilir verimli toprakları ve okyanus kıyısı olması hasebiyle de deniz ürünleri kendilerine yetebilecek durumda. Peki, bunları kim kullanıyor?

Bunları tüm dünya kullanıyor. Afrikalılara ucuza verdiğimiz gıda maddeleri özellikle İtalyan tüccarlar tarafından bire alınıp Afrika’ya üçe, beşe satılarak zaten kıt olan imkânları zorlanıyor, para yine aracıların cebine gidiyor. Afrika’daki kıtlığa, fakirliğe, yoksulluğa rağmen Çin’in Afrika’dan yıllık elde ettiği gelir, 150-200 milyar dolarları buluyor. Somali’deki açlığı önlemek, Çin, Amerika veya Avrupa ülkelerinden herhangi birisi için aslında birkaç haftalık özel bir gayretle mümkün olabilir. Neden olmuyor? Çünkü olmaması gerekiyor. Afrikalılar eğer uyanacak olurlarsa, Afrika’nın geleceği için kıtada Çin’den daha büyük hamleler yapabilecek atılımlar gerçekleşmesi mümkündü. Fakat maalesef kıtadaki tarihten gelen tortular harekete geçirilince bir anda isyanlar patlak verdi. Bugün Mısır’ın, Tunus’un, Libya’nın, Fas’ın veya Afrika’daki Fildişi Sahili gibi, Sudan gibi, Somali gibi ülkelerin karışması, sadece Afrikalı insanın kendi içindeki kavgalarla alakalı değil, bilakis oralardan istedikleri imkânları elde etmeye çalışan ülkeler sebebiyledir. Ve bunların arasında şu anda zirveye maalesef Çin oturmuş durumda.

Türkiye’nin bu noktada Afrika’ya özel bir ilgisinin olduğunu biliyoruz. Bu topraklardaki Türkiye etkisi konusunda neler söyleyeceksiniz?

Türkiye’nin bu hamlesi, gerçekten çok gecikmiş bir hamledir. Ancak bu hamlenin sorumlusu bugünkü hükümet değil. Geçmişte o kadar çok ihmal edildi ki bir anda telafi etmek mümkün olmadı. Diplomatik ilişkilerin kurulması başlı başına çok ciddi bir girişim. İlişki kurduğunuz anda her iş düzelmiyor. Orada bir zemin oluşması gerekiyor, oradaki insanlarla iletişimin rahat yapılabilir bir konuma gelmesi gerekiyor, bu zaman alacak. Yani hemen olmasını beklemek biraz erken. Ancak sivil toplum kuruluşları tarafından yaklaşık on beş yıl önce doksanlı yılların ortalarında ilk adımlar atıldı bununla birlikte siyasi anlamdaki ilişkiler iki binli yılların başlarında gerçekleşti. Bugün on beş yılda geldiğimiz seviye çok güzel bir seviye ama Türkiye’nin kendi gücüyle düşünüldüğünde henüz yeterli bir seviye değil. Başbakan’ın yaptığı ziyaret aslında bu anlamda yeni hamleleri getirebilir. Türkiye’nin Afrika’yla kuracağı herhangi bir yakınlık, Afrikalıların kesinlikle faydasına olacak bir durumdur. Tarihte bunun örneği vardır; ilk defa yapılmıyor. Türkler Afrika kıtasında var oldukları bin yılı aşkın süredir bu kıtaya sadece hizmet ettiler ve bu kıtanın sömürgeleştirilmesine karşı bir mücadele alanı oluşturdular. Kaynaklarımızda bu konuda hiçbir şekilde, Türkler’in Afrika kıtasından menfaatlenmiş olması noktasında bilgi verilmiyor. Hadi bizim kaynaklarımız vermiyor diyelim, en azından bizim dışımızdakilerin vermesi lazım. Onlar da vermiyor çünkü böyle bir şey yok. Ancak Batının Afrika üzerinde çok ciddi hesapları var. Eğer bu kıta olmasaydı dün Batı medeniyeti oluşmazdı. Bugün de eğer Batı yine dünya üzerinde bu konumunu devam ettirmek istiyorsa ki zaten bunun için uğraşıyor; Afrikasız bir Batının veya ABD’nin hatta Asya’daki dev diye ifade edilen ülkelerin olması mümkün değil. Ama Türkiye Afrika olmazsa Türkiye olmaz denemez. Türkiye’nin varlığı, özellikle Afrika’nın kendi varlığının devamıyla, dostane ve yakın ilişkilerle izah edilebilir. Ben bunu geçmişteki tecrübelerin ışığında söylüyorum. Gelecekte de böyle olacağı kanaatindeyim.

Tam bu noktada soralım. Afrika bir dönem Osmanlı toprağıydı ve o zamanlar müreffeh günler geçirmişti. Osmanlı’nın Afrika’ya bakışı nasıldı Şimdi Afrika’daki Osmanlı algısı nasıl?

Ben sadece şunu söylüyorum: “Osmanlı’nın kıtaya ayak basması bir ilk değil; Osmanlı kendinden önceki Müslüman Türk devletlerinin izinden gitmiştir”. Tolonoğulları, Eyyübiler, Memlüklüler’in mirasını devralmıştır. Ama daha güçlü devralmıştır, daha etkili devralmıştır. Devralırken de bizatihi Afrika yerlilerinin imdat çığlıklarına cevap vermek üzere yardıma koşmuştur. Osmanlı Devleti Afrika kıtasında sadece o kıtanın geleceğinin devam ettirilmesi için devreye girmiştir. Bunu yaparken de kendi insanını feda etmiştir, savaş güçlerini kullanmıştır. Mesela 1574’te Tunus’un alınması sırasında bir ay içerisinde binlerce askerini şehit vermiştir. Buradan anlaşılıyor ki Osmanlı’nın, Afrika kıtasında hassaten var olmasının sebebi, Avrupa’nın Endülüsleştirme

politikasını engellemektir. Bu müdahale, erli halk tarafından, istisnaî durumlar hariç, her zaman iyi karşılanmıştır. Osmanlı’nın sevgisi Afrika halkı arasında yaygındı. Afrika’nın hâkim olmadığı bölgelerinde de sözü geçiyordu. Mesela o bölgelere gidecek olan Avrupalılar ancak Osmanlı Devletinden izin alırlarsa gidebiliyordu. Osmanlı’nın oralarda bu kadar itibarı vardı. Kıtanın hemen hemen medenileşebilen bütün kısımlarında, hâkimiyet olsun olmasın, Osmanlıya karşı büyük bir sevgi ve saygı vardı. Bizi biz olarak bırakırlar ve fakat düşmanlarımıza karşı da korurlar inancı vardı. Batılılar olsaydı ne yaparlardı? Yaptıkları ortada; misyonerler vasıtasıyla kendi dinlerini yaymaya çalıştılar. Osmanlılar ise, bu insanları, Hanefi mezhebine sokmak için bile uğraşmadılar. Müslümanlığın içerisinde bir unsur bir çeşitlilik olmasına rağmen, Malikî, Malikî kaldı; Şafî, Şafî kaldı. Osmanlı, Türkçe’yi hiçbir zaman o yöre insanına dayatmadı. Bugün milyonlarca Türk kökenli insan var ve Türkçe bilmiyor. Oysa batı ne yapıyor? İngilizce’nin resmi dil olmasını dayatıyor veya Fransızcayı, İspanyolcayı, Portekizceyi konuşan Afrika ülkeleri oluşturuyor. Osmanlı devleti Türkçe’yi bu şekilde kabul ettirseydi insanlar kendi kültürlerinden kopmuş olurlardı. Osmanlı bunu yapmadı. Çünkü böyle bir politikası yoktu. Somali’deki açlığa karşı Diyanet İşleri Başkanı’nın bir açıklaması var, sadece Diyanetin vermiş olduğu numaraya yaklaşık yüz elli bin kişi günlük SMS çekiyor diyor. Türk halkının bağış maksadıyla gönderdiği SMS diğer sivil toplum kuruluşlarınınkiyle birleştiğinde belki iki yüz elli, üç yüz bin kişiyi bulabilecek. Bu rakam, Türkiye’den Afrika’ya karşı hisli bir ifadedir. O zaman Osmanlı arşiv belgelerinde bulunan bilgilerde Afrika’da böyle bir durum olduğunda, Afrikalılar mağdur durumda ise, Osmanlı toplumunun aylarca üzüntü çektiği ifade edilir.

Efendim son olarak şunu sorayım, bütün bu konuştuklarımız çerçevesinde çözüm nerede, çözümde rol alması gereken Türkiye’nin, İslam ülkelerinin ne yapması gerekiyor?

Bir kere Türkiye dışında İslam ülkeleri, Afrika’ya henüz bigâne kaldılar. Şimdi isteseler bile müdahil olamıyorlar: Yukarıda on beş yıl öncesinde başlayan bir süreçten bahsetmiştik. Türkiye niye bugün çok hızlı hareket ediyor, çünkü on beş yıldır Afrika’yla bir hemhal olma süreci var. Diğer İslam ülkeleri Afrika’daki insanlara bugün ilgi duymaya başlasalar, ancak meyvesini sekiz-on sene sonra alabilirler. İslam Konferansı Teşkilatı amacı itibariyle İslam ülkeleriyle yakından ilgilenmek üzere kurulmuş bir teşkilat. Ancak, bugüne kadar teşkilatın attığı adımların neticesinde çok ciddi boyutlarda eserler ortaya çıkmış değil. Bunun çok farklı sebepleri var, sonuçta Türkiye en azından İslam ülkelerini bu konuda İslam konferansı şemsiyesi altında harekete geçirebilir, onların katkılarına aracı olabilir. Özellikle bizim eğer Afrika kıtasıyla bin yıllık geçmişimiz varsa, gelecek bin yıla hazırlık babında, atalarımız nasıl oralarda, köylerinde, kasabalarında şehirler kurup oralara eserler bırakmışlar, âlimler yetiştirmişlerse, bizim de Afrika’yı yakından tanıyarak oranın tarihiyle, kültürüyle bütünleşen nesilleri, hem orada hem burada yetiştirerek, geleceğe çok güzel adımlar atmış olabiliriz. Türkiye’de şu anda en azından yaklaşık üç-beş bin civarında üniversitelerde okuyan, yüksek lisans, doktora yapan Afrikalı öğrenci var. Ve Afrika üniversitelerinde de belki sayıları birkaç bini bulan Türk genci okuyor. Bunlar zaman içerisinde etkileşim alanları oluşturacak. Belki bizim şimdi tahayyül etmediğimiz ama gelecekte daha suhuletle oluşacak ilişkiler ağı, güzel neticeler getirecek diye düşünüyorum.
Namaz Vakitleri
Şehir :