Kategoriler :
Yazarlar :
Dinde Kardeş Olmak
Tarih : 04.10.2013 13:21:47
Kategori : Eğitim
Yazar : Dr. Mehmet SÜRMELİ
Okunma : 1067
İslâm dîni kardeşliğe çok önem vermiştir. Bu öneme atfen kardeşlik anlamına gelen “uhuvvet” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de 96 âyette değişik biçimlerde kullanılmıştır. Ulemâ kardeşliğin tanımını şöyle yapmıştır: İki taraftan birinin doğumda ve sütte müşterek olmasıdır. Ayrıca kabîlede, dinde, sanatta, davranışlarda, sevgi ve benzeri konulardaki müştereklik için de aynı kelime kullanılmıştır.1

Kur’ân-ı Kerîm iki tür kardeşlik üzerinde durmuştur. Birincisi; soyda ve kabîlede kardeşliktir. Bütün insanlık Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın çocukları oldukları için soyda kardeştirler. Tevhid mücâdelesi veren bütün peygamberler; soylarına hakîkati hatırlatmak, yaratmada ve emretmede Allah Teâlâ’nın vahdâniyyetini öğretmek için gönderilmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm bu peygamberlerle soyları arasındaki bağı “Kardeş” kelimesi ile ifâde etmiştir. Bu kelimeyi seçmekle Yüce Allah, dâveti yapan peygamberlerle soyları arasındaki yakınlığın duygusal boyutuna dikkat çektiği gibi; gönderilen peygamberlerin ilk  muhataplarının kendi kabileleri olduğuna da vurgu yapmaktadır. Hz. Muhammed’den (s.) önceki peygamberlerin evrensel olmayıp yöresel olduğuna da işaret vardır.

Konumuzla ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de birçok örnek vardır: “Ad kavmine de kardeşleri Hud’u peygamber olarak gönderdik. Onlara Hud dedi ki: ‘Ey kavmim! Yalnızca Allâh’a ibâdet edin.”2 “Nitekim Semud kavmine de kardeşleri Sâlih’i peygamber olarak gönderdik. Sâlih de Kavmine dedi ki: ‘Ey kavmim! Yalnızca Allâh’a kulluk ediniz.” 3Hz. Nuh4, Hz. Şuayb5 ve Hz. Lût6 da kavimlerine gönderildiklerinde, onların soyda kardeş oldukları belirtilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de kardeş kelimesi bazen anne-baba bir kardeşler için de kullanılmıştır. Şu âyeti konumuzla ilgili delil olarak gösterebiliriz: “(Yusuf) dedi ki; Ben Yusuf’um bu da benim kardeşimdir. Allah her ikimize de lütuflarda bulunmuştur.”7 Baba bir anne ayrı veya anne bir baba ayrı kimseler de Kur’ân-ı Kerîm’de kardeş olarak anıldığı gibi8, aynı anneden belirli yaşlarda süt emenler de “kardeş” kelimesiyle ifâde edilmiştir.9

Kur’ân-ı Kerîm’i dikkatlice ve anlayarak okuduğumuzda görürüz ki en hayırlı kardeş Hz. Mûsâ’dır. O hiç bir kıskançlık göstermemiş ve “Kardeşim Hârûn, ifâde olarak benden daha fasihtir”10 diyerek kendisine “yardımcı verilmesini” istemiştir.11 Allah(c.) Hz. Mûsâ’nın bu talebine şu karşılığı vermiştir: “Biz, rahmetimizin gereği Mûsâ’ya kardeşi Hârûn’u (yardımcı) peygamber olarak verdik.”12 Birçok kardeş, en yakınlarına dünyevî ve mânevî hayırlar ister. Yüce Allah (c.) dilerse bu isteklere olumlu cevap verebilir.

Fakat Hz. Mûsâ’nın kardeşine peygamberlik lûtfedilmesi için duâ etmesi çok daha derin anlamlar içermektedir. Bu açıdan Hz. Mûsâ’yı en hayırlı kardeş şeklinde anmamak mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre ikinci tür kardeşlik, dinde kardeşliktir. Mutlak anlamda ve tercih edilen kardeşlik budur.

Soyda kardeşlik, nesebin sübutu ve miras vb. şeyler için geçerlidir. Dinde kardeşlik ise îmân bağına dayalı olduğu için daha önemlidir. Zîrâ dîn kardeşliğinin ortak paydası, Yüce Allâh’ın hayâtın her alanına hâkim olan mutlak Îlâh olduğunu kabul etmektir. Bundan daha yüce bir değer yoktur. Kur’ân-ı Kerîm bu yüce değeri bize “hasr” ifâdesi ile sunmuştur: “Ancak ve ancak mü’minler birbirlerinin kardeşidir.”13

Bu âyetin nüzûl ortamında, Abdullah b. Revaha ile Abdullah b. Ubeyy’in Resûlullah’ın meclislerine gelişinden dolayı münâkaşaları vardır. Hazrec’den bâzı kimseler Abdullah b. Ubeyy’e sâhip çıkınca, Allah (c.); “Aynı kabîleden de olsanız ey Müslümanlar! Sizin hiçbir münâfıkla ve kâfirle kardeşliğiniz yoktur.14 ‘Ancak ve ancak mü’minler birbirlerinin kardeşleridir.’” buyurmuştur. Mü’minler nasıl ki birbirlerinin kardeşi ise münâfıklar ve kâfirler de birbirlerinin kardeşleridirler.15

Kâfirler, münâfıklar, müşrikler, yahudiler, hristiyanlar ve diğer bâtıl dinlerden kimseler mü ’minlerl e kardeş olmak veya mü’minler onları kardeş görebilmek isterlerse, bu dinlerin mensuplarının yerine getirmeleri gereken yükümlülükler vardır. Şu âyet bu mükellefiyetleri açıklamaktadır: “(Müşrikler) eğer tövbe edip namazı kılar ve zekâtı verirlerse artık onlar sizin dîn kardeşlerinizdir.

Meselelerin iç yüzünü bilen bir topluma âyetleri detaylı olarak böyle açıklarız.”16 Âyetten net bir şekilde anlaşıldığı gibi, mü’minlerle kardeş olmanın üç şartı vardır: İnandığı bâtıl dini terk edip gerçek mü’min olmak, îmânın en büyük tezâhürü ve takviyesi namazı şartlarına riâyet ederek kılmak, mal üzerinde vekil olduğunu bilip fakirlere ve diğer ihtiyaç sahiplerine zekâtı vermek. Hz. Peygamber (s.) bu üçünün arasını açanlarla savaşacağını söylemiştir.17 Hz. Peygamber döneminde üçünün arasını ayırmaya cesâret edemeseler de Hz. Ebubekir döneminde cesâret etmişlerdir.

Hz. Ebubekir de bu ayırımı yapanlarla savaşmıştır.18 Bu uygulamalar, îmânın mücerred bir temennî olmadığını, onun aynı zamanda uygulamaya yönelik bir bedelinin olduğuna işâret etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, velev ki insanın soyca en yakınları da olsa, îmâna karşı küfrü tercih ettiklerinde mü’minlerle aralarında hiç bir velâyet bağının olmayacağını haber vermiştir. Bu tavır Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle yer almıştır:

“Ey îmân edenler! Eğer küfrü îmâna tercih ederlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi bile velî edinmeyin. İçinizden kim onları velî edinirse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.”19 Biz, bu âyetteki ve diğer âyetlerdeki “velî” kavramını dost olarak çevirmedik. Kur’ân-ı Kerîm’de velî; Rab, koruyucu, yardımcı, mâlik, yönetici, otorite, mirasçı, dost, arkadaş, vekil, imam, seyyid ve sırdaş gibi anlamlarda kullanılmıştır.20 “En yakınınız bile inkâr etmişse onu velî edinmeyin” denildiğinde, bu anlamların bir kısmını velîye yüklemek gerekir. Velî; biraz da siyâsal kavramdır. “Yakınınız da olsa kâfirden yönetici seçmeyin” hükmü verilmiştir.

Esefle belirtelim ki; siyâsal bir kavram olan “velî”, saltanat yıllarında ve sonraki süreçte Kur’ân-ı Kerîm’deki siyâkına uygun anlamlandırılıp bir siyâset fıkhı yapılsaydı, dünyâ müslümanları ideolojik tercihlerde bulunmazlar ve günümüzde olduğu gibi batılı devletlerin kölesi durumuna düşmezlerdi. Kur’ân-ı Kerîm, kardeşliğimizin ve yakınlığımızın îmânın sübûtu ve istikrârı ile bağlantılı olduğuna hem Mekkî hem Medenî dönemde inen âyetlerle dikkat çekmiştir.

Nitekim Mekke’de babayla oğul, kardeşle kardeş tevhîdi kabul veya red noktasında karşılıklı mücâdeleye girince Rabbimiz, duygusallık yerine îmân bağının ağır basmasını isteyerek Hz. Nûh ile oğlu arasında geçenleri bize anlatmıştır. 21 Bu çerçevede Hz. Nûh’un oğlu îmân etmediği için gemiye alınmamış ve o;

“Ey Rabbim! Şüphesiz ki oğlum âilemdendir. Ve Sen’in vaadin de doğrusu haktır. Sen hâkimler hâkimisin.”22 diye onun affı için duâ ettiğinde Allah(c.)’tan şu cevabı almıştır: “Ey Nûh! O aslâ senin âilenden değildir. Onun yaptığı (küfrü tercih etmesinden dolayı) iyi olmayan bir iştir. (Küfrü tercih ederek çok kötü bir iş yapmıştır.) O halde hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme. Sana câhillerden olmamanı öğütlerim.”23

Hz. Nûh’a, “O senin âilenden değil” denildiğinde, oğlunun kendinin öz sulbünden olmadığı söylenmek istenmemiştir. ‘Bozuk ahlâk ve muamelat yüzünden  o artık senin sâlih ehlinden sayılmaz. Küfür ve îmân çatışmasında kâfirlerin yanında yer alanları cezâlandırmak üzere tufan geldiğinde senin oğlun mü’minlerle berâber kurtulmayı reddetti. Bu senin zürriyetinle kâfirler arasında bir çatışma olsaydı durum farklı olurdu.

Fakat bu, sâlihlerle sâlih olmayanlar arasındaki bir çatışmadır.’ Bu sonuca bakarak aynı kuralı bir mü’minin diğer ilişkilerine de uygulayabiliriz. Bir mü’min belli akidelere inanan ve belli amellerle yükümlü bir kişi olduğuna göre, başkalarıyla olan tüm ilişkilerini bu inanç ve amel manzumesine göre belirleyecektir. Eğer mü’minin kan hısımları bir mü’minin taşıması gereken niteliklere sahipse, kurulan ilişki bir kat daha güçlü olacaktır.

Fakat onlar bir mü’minin niteliklerini taşımıyorlarsa, mü’min onlarla olan ilişkisini yalnızca kan hısımlığı düzeyinde sürdürecek ve onlarla hiçbir mânevî ilişkiye girmeyecektir. Ve eğer, bu ilişki sonuçta îmân ve küfür savaşında karşı karşıya gelmek şeklinde tezâhür ederse mü’min, tavrını mü’minlerden yana belirleyecektir.24 Hz. Nûh ile oğlu arasındaki durumun bir benzeri Hz. İbrâhim ile babası arasındadır. Bu sefer îmân etmeyen Hz. İbrâhim›in babası Azer’dir. Risâletinin başlangıcında Hz. İbrâhim babasına; “Sana bağışlanma dileyeceğim.

Ama Allah›tan gelecek herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez.”25 diyerek ona duâ edeceğini bildirmiştir. Hz. İbrâhim ve ona îmân edenler akrabâları dâhil hiçbir müşriği velî edinmemişlerdi. Aralarında ilkeli bir mesâfe vardı. Hz. İbrâhim›in babası için bağışlanma isteği, ancak bir vaadden dolayı idi. Vakta ki babasının Allah düşmanı olduğu açığa çıkınca ondan teberri etmiş ve uzaklaşmıştır.26

Ayrıca onların Allah’tan başka ibâdet ettikleri ilâhlarını ve içinde bulundukları durumu hiçe saymış; “Siz bizim yanımızda hiç bir şey değilsiniz.”27 diyerek meydan okumuştur. Bir müslümanın, Hz. İbrâhim de kâfir babasına duâ etmiş diyerek inkârcı yakınlarına bağış dilemesi câiz değildir. Bu noktada “o halde Hz. İbrâhim niçin bu işi yapmış? O bu iş üzerinde devâm etmiş midir?” şeklinde sorular sorulabilir.

Bu soruların cevâbını Kur’ân-ı Kerîm ayrıntılarıyla bildirmektedir. Daha sonra Hz. İbrâhim, babasının İslâm düşmanı olduğunu anlayınca bu duâsından vazgeçmiştir.28 Bu hakîkati ve olayın iç yüzünü Kur’ân-ı Kerîm değişik âyetlerde bize anlatmıştır. Bu âyetlerden peygamberlerin sonuna kadar devâm eden davranışlarının örnek alınabileceği anlaşılmaktadır. Kendilerinin sonradan terkettiği veya yapmaktan men edildiği ya da sonraki şeriatların “nesh” ettiği davranışlar örnek alınmaz. Ayrıca hiç kimsenin “Bu bir peygamber amelidir.” diyerek yukarıda özellikleri belirtilen davranışları örnek alması doğru değildir.29

Hz. Nûh ve Hz. İbrâhim gibi tevhid önderlerinin benzeri tavırlarını sergiledikleri için Hz. Peygamber ve sahabesi, Bedir’de en yakınlarıyla karşı karşıya gelmiştir. Hz. Muhammed’i (s.) amcasıyla, Hz. Ebubekir’i oğlu Abdurrahman’la, Hz. Ömer’i öz dayısıyla, Hz. Ali’yi kardeşi Âkil ile, Hz. Ebu Ubeyde’yi babası Cerrah ile karşı karşıya getiren şey inançlarındaki farklılıklardır. Nesepleri aynı olsa da îmânları aynı olmadığı için birbirlerinden zorunlu olarak ayrılmışlardır. Öyle ki kendisine hâmilik yapan amcası Ebu Talip ölünce Resûlullâh (sav.), yaptıklarına rağmen onun hidâyete eremeden ölmesine üzülmüş ama Yüce Allah şu uyarıyı yapmıştır:“Kesinlikle sen, sevdiğin kimseyi hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, hidâyete erecekleri daha iyi bilir.”30

Dîn ayrılığının verdiği anlayıştan dolayı Hz. Ali babası Ebu Talib’in ölümünü Hz. Peygamber’e şu ifâdelerle arz etmiştir: “Ey Allâh’ın Resûlü! Senin şu sapık amcan var ya, öldü.” Hz. Peygamber (as) onu yıkayıp gömmesini söylemiş ve o da denilenleri yapmıştır.31 Küfür üzerine olduğu için cenâze namazı kılınmadığı gibi, Yüce Allah (c.) bu hâl üzere ölen kimselere Allâh’ın bağışlaması için duâ etmeyi yasaklamış32 ve şöyle uyarmıştır: “Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra -yakınları da olsalar- Allâh’a ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de mü’minlere...”33 Aynı şekilde İslâm toplumundan uzaklaşan münâfıklar için de yakın akrabâları ve mü’minler, cenâze namazlarını kılmama husûsunda îkaz edilmişlerdir.34

Müslümanların diğer insanlara yakınlığı hangi seviyede olursa olsun bu onların Allah (c.) yolundaki yürüyüşlerine ve cihâdı hakkıyla yerine getirmelerine engel olmamalıdır. Eğer bu yakınlık, cihâd dâhil bâzı ibâdetlerin edâsını engellerse ilâhî bir musîbetin başlarına gelebileceği uyarısıyla tehdit edilmişlerdir: “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticâret veya beğendiğiniz meskenler size Allah’tan ve O’nun yolunda cihâddan daha sevgili ise Allâh’ın (azap) emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fâsık topluluğu doğru yola erdirmez.”35 Cihâd, dâvet, emr-i bi’l maruf ve savaş hallerinde başarılı olabilmek için önce, “müslümanların aralarını ıslah etmeleri”36 gerekir. Zaferin gerçekleşmesi ve başarılı olabilmek için uyulması gereken ilâhî kurallar vardır. Bu kurallara riâyet edilmeden Allâh’ın (c.) yardımını almak da mümkün değildir.

Şu âyette Allah (c.) hükmünü bildirmiştir: “Allâh’a ve Resûlüne itâat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Allah sabredenlerle berâberdir.”37 Mü’minler “tuğlalarının arasına kurşun dökülmüş binâlar gibi Allah yolunda (küfre karşı) saf tutarlar”38 ve her türlü iç çekişmeden uzaklaşırlarsa bu durumun mü’minlerin niteliğini artıracağına şu âyet işâret etmiştir: “Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer içinizden sabırlı yirmi kişi bulunursa yüz kişiye galip gelir. Eğer içinizden sabırlı yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye gâlip gelirler. Allah sabredenlerle berâberdir.”39 Kazanılan bu nitelik sâyesinde Hz. Peygamber’in sahabileri çok kısa bir zamanda İslâm’ı her tarafa hâkim kılmış ve etkisi binlerce yıl devam edecek İslâm Devletini kurmuştur. Mü’minlerin birbirleriyle kardeş olmaları evvela ahlâki bir olgunluktur.

Bu olgunluk vahyin eğitiminden geçmekle, zihin ve rûha vahyin nakşedilmesiyle kazanılan bir erdemdir. Bireysel anlamda ümmet olamayan, İbrâhimî duruş sergileyemeyenler gerçek anlamda kardeş olamazlar. Hz. Peygamber’in (s.) sahabesinin tutkunluğundaki esprinin temelinde Kur’ân ve Sünnet’te benliği eritme; “vahyin karşısında seçme hakkının olmadığına inanma” sevdâsı vardır. Resûlullâh, gerçek anlamda ümmet olabilmiş sahabilerini hem Mekke’de hem Medine’de zaman zaman kardeş ilân etmiştir. Medine dönemindeki “kardeşlik antlaşması” çok meşhurdur. Genelde mü’minler kardeş olmakla berâber, hicretle garip ve yoksul kalan muhacirlere Medineli kardeşleri yardımcı olacaklar; kardeşler birbirlerinin hayâtından, canından, malından, nâmusundan, işinden ve aşından mesul tutulacaklardır. Bu kardeşlik içerisinde Sad b. Rebi ile Abdurrahman b. Avf arasındaki ilişki sanki bir destan gibi dilden dile dolaşmaktadır. Demek ki kardeşlik kuru bir iddia değil bedel isteyen bir eylemdir.

Dipnotlar:
1- Cürcani, Seyyid Şerif, Tarifat,s. 68
2- Araf 7/65
3- Araf 7/73
4- Bak: Şuara 26/106
5- Bak: Araf 7/85
6-Bak: Şuara 26/161
7- Yusuf 12/90
8- Bak: yusuf 12/5,7,100
9- Bak: nisa 4/23
10- Kasas 28/34
11- Bak: Taha 20/30
12- Meryem 19/53
13- Hucurat 49/10
14- Ferra, Ebu Zekeriyya Yahya b. ziyad, Mean’i-l Kuran, c.III, s.71
15- Bknz: Ali İmran 3/156,168; Araf 7/202; Ahzab 33/18; Haşr 59/11
16- Tevbe 9/11
17- Bak: İbni huzeyme, Ebu Hureyre’den mervi, (4/8)
18- Beyhaki, Ebu Bekir Ahmed b. Hüseyin, Süneni Kübra, Zekat, 37, h.no:7377, c.III, s.191
19- Tevbe 9/23
20- Daha geniş bili için bknz: Mehmet Sürmeli, Kuran-ı Kerîm’de velayet kavramı, Kalemdar Yay, Ankara 2003
21- Bak: Hud 11/42-46
22- Hud 11/45
23- Hud 11/46
24- Mevdudi, Ebu’l Ala, Tefhim’u-l Kuran, c.II, s.371-2
25- Mümtehine 60/4
26- Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kuran Dili, c.VII, s.264
27- Zemahşeri, Carullah, el-Keşşaf, c.IV, s.501
28- Bak: Tevbe 9/114 29- Mevdudi, Tefhim, c. VI, s.219
30- Kasas 28/56
31- Beyhaki, Taharet, 295, h.no:1452, c.I, s.454
32- Mukatil b. Süleyman, Tefsir, c.II, s.74
33- Tevbe 9/113
34- Bak: Tevbe 9/80,84
35- Tevbe 9/24
36- Enfal 8/1
37- Enfal 8/46
38- Saf 61/4
39- Enfal 8/65
Namaz Vakitleri
Şehir :