Kategoriler :
Yazarlar :
Tasavvuf Bize Ne Söyler
Tarih : 03.10.2011 13:54:19
Kategori : Tasavvuf
Yazar : Dr. M. Nur MERTKANLI
Okunma : 1202
Allah’ı bilenin sözü, başkalarının sözüne muhalif olur, denilmiştir. Bu sebeple sünnetlere bağlı ince edeplerden uzaklaşıldıkça tasavvufa dair kelâm-ı kibarın dışarıdan bakan insanın zihin kalıplarına ters düşmesi kaçınılmaz olmuştur. Mülahazayı terk ve amelde sebat üzere olma tasavvuf ehlini her çağda ekseriyetten farklı düşünce ve eylemlerin sahibi kılmıştır. Şah-ı Nakşıbend, has talebelerinden Yakub-ı Çerhi’ye hayatını düzene sokacak bir düstur olarak şu hadis-i şerif ile amel etmesini tavsiye buyurmuştur: “Seni terk edene iyilikte bulun. Sana mani olana ver. Sana zulmedeni affet.”

İrfan havzasının iç içe geçmiş bu üç altın kuralı, dil ile söylendiği kadar kolay olmayıp tatbikatta mizaca ciddi muhalefet anlamına geldiği için tasavvuf veya daha sade ifadesiyle ihlas yolu sair nâsa kapalı kalmıştır. Alaeddin Attar Hazretleri’nin, sık sık “Zahid yolu gurûr ender gurûr / Arif yolu harâb ender harâb” beytini okuduğu rivayet edilmektedir. Fani alakalardan geçtikçe zahirinin daha da harab olmasını bekleyen bir yolda yürümek elbette ki alakalardan sıyrılamayan insan için redde ve inkâra uygun bir zemin olarak tasavvuf yolunu liste başına yerleştirmiştir.

TASAVVUF YOLU AŞK YOLUDUR

Tasavvuf yolu, varın hazzını yaşamayı öğreten incelikler sistemidir. Bizler ise yokun mahrumiyetinin derin sızılarına terkedilmiş bir dünyada teneffüs etmekteyiz. “Kulun sevineceği tek şey, Yüce Allah’ın kendisini Sıfatlarına zuhur yeri yaptığını kavramasıdır; hamd budur” buyuruyor Hace Ubeydullah Ahrar. Kişinin hamd sırrına ermesi, kendinde yok olacağı veya kendisinde yok olacak hakiki dostların sohbetlerine mazhariyetten geçiyor. Birlikte Allah’ta yok olacağımız dostlukların kapısına varıncaya kadar hamdimiz Mevla’ya olmuyor bu işaretlere göre. Nitekim Yüce Rabbimiz bu minvalde “Ve kalîlun min ibâdiyeş şekûr” 34/13. “Kullarımdan şekûr olan azdır” buyuruyor Sebe sûresi’nde. Tasavvuf yolunu bulup tanıyıp azm ü cezm ile yürümeye niyet ederek şükür sırrına eren kulların miktarını tayinde de bu ayet-i celilenin ışığından istifade edebiliyoruz. Ehl-i irfan tasavvuf yoluna “aşk yolu” deyivermiş ve ince ince tarif buyurmuştur.

Mevlana Celaleddin “Senin görevin aşkı aramak değil, aşkla arana koyduğun engelleri kaldırmaktır” derken aslında “sende ara sende bul” denilen gizli hazineye giden bir yol haritası da göstermiş oluyor. “Aşk” ile aramıza koyduğumuz engelleri kaldırmak için sanıldığı gibi büyük  üniversiteler bitirmemiz gerekmiyor aslında. İnsanın yaptığı işe ruhunu katması, gönlünü vermesi yeterli.

BİR LOKMA BİR HIRKA AMA; TAYYİBİNDEN

Büyükler tasavvuf ilminde bir lokmanın hikâyesinin çok önemli olduğunu vurgularlar hep. Eskiler gusül abdesti aldıktan sonra tahiyyat duasınını okuyarak, bismillah diyerek bir merasim havasında tohum ekerlermiş. Bismillah ile büyüyen, biçilen, ekmeğe dönüşen lokma, bin senelik yoldan geldiği tefekkür edilerek bismillah ile de yeniyorsa, insanda maneviyat kapılarını açar da açarmış. Şimdi neden kalplerimizin katılaştığını soruşturuyoruz. Yalçın kayalardan sular fışkırıyor da bizim kalp pınarlarımız niye çağlamıyor diyoruz. Cevabımızı ararken tasavvuf yolunda “püf noktası” diyebileceğimiz “bir lokma”nın hikayesine dönmemiz gerekiyor. Ruhumuzu katmadan, yasak savmak kabîlinden hatta bize batı dünyasının zehirli hediyesi lanet okuma kültürünün içimize işlettiği köksüz kelimelerle konuşarak iş görüyoruz.

Tasavvuf yolculuğunun esası, insanın kendisindeki necislikleri, kara leke ve delikleri gidermeyi öğrenmesidir, denilmiştir. Hakikatin hakikatine ulaşmak bundan geçmektedir. Bunu yapamayan insana düşense, bunu yapan âriflere tabi olmaktır. Tasavvufta kemâl noktası, zahir ilimleriyle bâtın ilimlerinin kesiştiği noktadır. Akıl, tanışmaya götürür. Bir buraktır, bir elçidir. “Gönülsüzlük”lerimiz, birbirinden ayrılmaz bir bütün olan madde-mana dünyamıza aksedince, “Size verdiklerimizin helalinden ve temizinden yiyin” ilkesi duasız ağızlarımızın amellerini “salih” olmaktan uzaklaştırıyor.

TASAVVUF BİZE NE ÖĞRETİR?

Tasavvuf yolculuğunun esası, insanın kendisindeki necislikleri, kara leke ve delikleri gidermeyi öğrenmesidir, denilmiştir. Hakikatin hakikatine ulaşmak bundan geçmektedir. Bunu yapamayan insana düşense, bunu yapan âriflere tabi olmaktır. Tasavvufta kemâl noktası, zahir ilimleriyle bâtın ilimlerinin kesiştiği noktadır. Akıl, tanışmaya götürür. Bir buraktır, bir elçidir. Tanıştıktan sonra, sevginin güvenin oluşmasında aklın yapacağı bir şey yoktur. Bütün arif-i billahların ortak tariflerine göre, sevgi ve güven hissi akıl ötesidir.Zihin, aklın bir uzantısı ise, “Onların kalbleri vardır; aklederler!” hükmünce akıl da, kalbin bir uzantısıdır. Sufiler, ehl-i zahir ile ehl-i batın farkını bal kavanozunu dışardan yalayan ve kapağını açıp tadını çıkaran iki insan misaliyle örneklendirmişlerdir. Varlıkları dıştan içe seyretmek “fark makamı”, Yâr ile baş başa kalıp, varlıkları içten seyretmek ise “cem’ makamı”dır denilmiştir. Hz. Rabiatül Adaviyye’nin bir gece vakti, “Dışarı gel de san’atı seyret” diyerek kendisini gökyüzündeki ihtişamı seyretmek üzere yanına çağıran hizmetlisine “İçeri gel de san’atkâr’ı seyret” şeklinde mukabele etmesi, tasavvufun bize ne va’dettiğini zarif bir şekilde özetlemektedir.

TASAVVUF DİNİN TADINI ÇIKARMAKTIR

Tasavvufun yapmak istediği, kişi ile Rabbi arasında formalitelerin ötesinde özel bir dostluk bağı kurmaktır. Rabbimiz bütün merhameti ve zarafetiyle adeta bize “Ey kulum, gel de sana meşakkat gibi görünen şu emirlerimin ve nehiylerimin tadını çıkar” demektedir. Tasavvuf, şeriat sofrasının tuzudur. O olmadan hiçbir taat taamından lezzet alınmaz, diye söylenegelmiştir. Lezzet almak, “zevk” meselesidir; zevk ise kalbî bir hadisedir. Buna göre tasavvuf, dini zevk hâline getiren yöntemdir, denilirse mübalağa edilmiş olunmaz. Eskiler, insanın fıtratında bulunan “zevk alma” ihtiyaçlarını tasavvuf neşvesiyle doyurdukları için, bugünün insanı gibi sahte tatminler peşinde koşmamış ve kalıcı işlere imza koyabilmiştir. “Kul olmak” bir ihtiyaçtır. İnsanı Ma’bud-ı Hakiki’sine yöneltecek hayır sahiplerinin boşluğunu sahteilahlar cemiyetinin üyeleri dolduracaktır.

TASAVVUF AYIRMAZ BİRLEŞTİRİR

Dinin felsefesinden, dinin ilimlerinden konuşmak için önce insanı tanıyarak işe başlamak gerekiyor. Tasavvuf ilimlerinin, hadis-i şeriflerin senetlerindeki zayıflıkları ayetlerle giderip kurtarma usûlü olan “ta’dil” yöntemiyle hadis alması hep tartışılagelmektedir. Tasavvufun esas aldığı hadis metinlerinin muhtevasına baktığımızda kul ile Rabbi arasındaki şefkatli ve sıcak muhabbeti öne çıkaran aff kanadı yüksek metinler olduğunu görüyoruz. Küçücük bir illetin sahihliği götürdüğünü kabul eden cerh yöntemine dayalı düşünce sistemlerinin ise kulun, Allahıyla dostluğuna giden kapıları sıkı sıkı kapattıklarına şahit oluyoruz.

Tasavvufi tefsirlerin en zariflerinden olan Ruhü’l-Beyan’da kul ile Rabbi arasındaki şuurlu itimad ve muhabbet bağının gücüne dair şöyle bir rivayet vardır: Hz. Musa as zamanında bir kişi kendisine gelerek “Ya Musa, sor bakalım Rabbim bana çocuk yazmış mı?” diye sual eder. Hz. Musa Rabbinden sorup Cenâb-ı Hakk’ın çocuk yazmadığı haberini o kişiye bildirdiğinde o kul şöyle der: “Ya Musa, yazmadıysa, yazmaya kudreti mi yok; yazıversin!” Hz. Musa uzun bir süre sonra aynı kişiyi pek çok çocuğa sahip olarak görüp Rabbine: “Ya Rabbi, hani bu kuluna çocuk yazmamıştın” dediğinde, Mevlamız buyurur ki: “Ya Musa! O cevabı hoşuma gitti…” “Mihneti kendüye zevk etmedir âlemde hüner” Diyebiliriz ki tasavvuf, insana, Rabbine güvene güvene onu tanımayı, tanıdıkça daha çok sevmeyi öğreten bir aşk sanatıdır. En büyük âşık-ı sadık, âlemlerin Fahr-ı Ebedisîdir. Sonra sırasıyla ona yürekten bağlı cefakârlar gelir. “Âşık olanların çoktur cefası/ Ahirette çıkar zevk u safası” kaziyesi ispatlanmış bir hükümdür. “Ezel kâtiplerin uşşâk bahtın kara yazmışlar” diyen sufi şairler konuyu merkezinden özetlemişlerdir.

O zaman ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm Bana hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düştü diyerek zevk kumaşlarının bölüştürüldüğü Ezel Meclisi’nde muhabbet ehline aşktan ve hasretten parça parça olmuş bir gönlün düştüğünü söyleyen ehl-i irfan da isabet buyurmuştur. Tasavvuf, insanların Kur’ân ahlâkı ile tanışıp sarışmasını sağlayarak Rabbinin ahlakıyla ahlaklanıp “ni’mel abd” hitabına mazhar olması için kulluğun hitamülmiski Efendimiz aleyhissalatü vesselam tarafından yaşanarak öğretilen zarif ama çetin bir aşk yoludur. Bütün bu bildirilere göre bu çetin aşk yolu, ancak “Mihneti kendüye zevk etmedir âlemde hüner” diyebilenlerin yürüyebildiği bir zemindir. Bu sebepten tasavvuf muarızlarının derin dipnotlu ağır eleştirilerine baktığımızda, satır altında görebileceğimiz ortak özellikleri, “çile” ile gelen kemale talip olamamaları şeklinde ortaya çıkmaktadır. Tasavvuf, yaşanarak tadına varılan bir hayat tarzıdır. Hayatın ve ölümün tadına varma ilmidir. Sevmenin ve sevilmenin ruhi hazzına eriştiren bir gök armağanıdır, diyor büyükler. Aramakla bulunmayan ve fakat bulanların arayanlar içinden çıkacağı sırlı bir erişim ağıdır.

Efendimizin gönül cümlesiyle Yüce Rabbimizin arayanların arayışlarına kulak vermesini ve yollarını “aşk yolu”na uğratarak salih kullarına nimetlerini arttırmasını dileyelim ve bu ölçüden ilham ile dua ehlinin duası, duaya layık olanlara olsun; diyelim… Dinin felsefesinden, dinin ilimlerinden konuşmak için önce insanı tanıyarak işe başlamak gerekiyor. Tasavvuf ilimlerinin, hadis-i şeriflerin senetlerindeki zayıflıkları ayetlerle giderip kurtarma usûlü olan “ta’dil” yöntemiyle hadis alması hep tartışılagelmektedir. Tasavvufun esas aldığı hadis metinlerinin muhtevasına baktığımızda kul ile Rabbi arasındaki şefkatli ve sıcak muhabbeti öne çıkaran aff kanadı yüksek metinler olduğunu görüyoruz.
Namaz Vakitleri
Şehir :