Makaleler > Doç. Dr. Muhittin AKGÜL > Güncel > Gerçek Muallim Olan ' En-Nebiyyü’l Ümmî '
Kategoriler :
Yazarlar :
Gerçek Muallim Olan ' En-Nebiyyü’l Ümmî '
Tarih : 09.04.2012 10:58:11
Kategori : Güncel
Yazar : Doç. Dr. Muhittin AKGÜL
Okunma : 14792
“Ümmî”, yazı yazmasını bilmeyen, yazıyı öğrenmeyip, doğduğu üzere kalan ve okuma-yazma bilmeyen Araplara nispet edilen kişiye denir. (İbn Manzûr, Lisanu’l- Arab, 12/34). Nitekim okuma-yazma bilenlerin sayılarının azlığından dolayı Araplara da ümmîler denilmiştir. Resulullah’ın da (sav) Kur’ân-ı Kerim’de ümmî olarak vasıflandırıldığını görmekteyiz. Yüce Allah, okuma yazma bilmeyen ve herhangi bir kitaptan da okumamış olan bir peygamberi, insanlığa gerçek muallim olarak göndermiştir. Nitekim şu ayet Resulullah’ın (sav), vahiyden başka herhangi bir kitap okumadığını ve yazı yazmadığını belirtmektedir:

“Ey Resulüm! Sen vahyimizden önce kitap okuyan veya yazı yazan bir insan değildin; eğer böyle olsaydı, batıl iddia peşinde olanlar şüphe edebilirlerdi.” (Ankebût 29/48).

Kur'ân-ı Kerim’de de “ümmî” kelimesi Araplar için (Cum’a 62/2), Tevrat’ı bilmeyen Yahûdiler için (Bakara 2/78) ve bir de peygamberimiz için (A’raf 7/157) kullanılmıştır. (Fîrûzâbâdî, Besâir, 2/159). Aynı zamanda ümmîlikle bütün bir insanlık da kasdedilmiş olabilir. Zira Allah Resulü gönderildiğinde, bütün insanlar gerçek ilimden mahrum, karanlıklar içinde yaşıyorlardı. (Bikâî, Nazmu’d-Dürer, 7/592).

RESULULLAH’IN (sav) ÜMMÎLİĞİ

Kur'ân-ı Kerim’de, eşref-i mahlukât olan Hz. Peygamber’in (sav) daha önce okuma-yazma bilmediği açık bir şekilde beyan edilmektedir. Bir ayette: “Ey Resulüm! Sen vahyimizden önce kitap okuyan veya yazı yazan bir insan değildin; eğer böyle olsaydı, batıl iddia peşinde olanlar şüphe edebilirlerdi.” (Ankebût 29/48). Yani Ey Muhammed! Kur'ân’dan önce hiçbir kitap okumuyordun. Zaten buna muktedir de değildin. Zira sen, ümmî olup okuma-yazma bilmiyordun. Bu ayet, Resulullah'ın (sav) ümmî olup, okuma-yazma bilmediğine açık bir delildir. Ve aynı zamanda ümmîlik, Hz. Peygamber’in (sav) geçmiş mukaddes kitaplardaki bir sıfatıdır. Nitekim: “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncillerde vasıfları yazılı o ümmî Peygambere tâbi olurlar. O Peygamber ki, kendilerine meşru şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar, kendilerine güzel ve hoş şeyleri mübah, murdar şeyleri ise haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. Ona iman eden, onu destekleyen, ona yardımcı olan ve onunla beraber indirilen nura tâbi olanlar var ya, işte felaha erenler onlardır.” (A’raf 7/157) ayeti buna işaret etmektedir.

MEKKELİLER O’NUN (sav) HAYATINI BİLİYORDU

Diğer bir ayette: “De ki: “Eğer Allah dileseydi ben Kur’ân’ı size okuyamazdım, hiç bir suretle de size onu bildirmezdi. Bilirsiniz ki, daha önce, bir ömür boyu aranızda yaşadım, böylesi bir iddiada bulunmadım. Aklınızı kullanıp bunu anlamaz mısınız?” (Yunus 10/16) şeklinde buyrularak, Allah Resulünün, kendisine vahiy gelmeden önce kırk yıl gibi uzun denebilecek bir zaman dilimini, Mekkelilerin içerisinde geçirdiği, Mekkelilerin, onun hayatının nasıl geçtiğini ve ne ile meşgul olduğunu çok iyi bildikleri, hatta Mekke dışına çıktığı seyahatlerde bile yalnız başına olmadığı, dolayısıyla hayatının onlar için gizli kalan bir tarafının da bulunmadığı gibi hususlara işaret edilerek, bütün bu bilinenlere rağmen, yine de inkârda direnmelerine dikkat çekilmiştir. Diğer bir ayette ise Mekke müşriklerinin, Resulullah’a (sav) bazı çirkin iftiralarda bulundukları, hâşâ “Bu Kur'ân, Muhammed’in uydurduğu iftiradan başka bir şey değildir. Başka birileri de kendisine yardım etmiştir. Kur'ân, öncekilerin efsaneleridir. Muhammed, onu başkalarına yazdırmış da, sabah-akşam kendisine tekrarlanıp okunu-yor.” (Furkan 25/4-6) dedikleri beyan edilmiştir. Bu ayette de görüleceği üzere Resulullah'a (sav) iftirada bulunanlar, “O yazdı” diyemiyor, ancak “Başkasına yazdırdı” diyorlardı. Çünkü çok iyi biliyorlardı ki iftira ettikleri zat ümmîdir. Ümmî olan birisine kendisi yazdı iddiasında bulunmaları, onları ilk esnada açıkça haksız bir duruma düşürecekti.

Bu açıdan da, aslında Hz. Peygamber’in (sav) ümmîliğinin, düşmanları tarafından bile kabul edildiği görülmektedir. Kur'ân’da, kesin ve net bir şekilde Allah Resulü’nün ümmîliği beyan edilmesine rağmen, bazı zayıf rivayetlere dayanılarak, O’nun(sav) ümmî olmadığı, yazı yazmayı bildiği, buradaki ümmîliğin peygamberlikten önceye ait olup, nübüvvetten sonraya şâmil olmadığı gibi görüşler ileri sürülmüştür. Ancak konu yakından incelendiğinde, bu görüşlerin pek tutarlı olmadığı, sadece birer iddiadan ibaret kaldığı görülecektir.

İDDİA EDENLER MÜSTEŞRİKLER

Bu türlü iddiaları yapanların başında, müsteşrikler gelmektedir. Onlar, asıl hedeflerine varmak için, ümmîliğin nefyini ispata çalışmaktadırlar. Çünkü bunu ispat ettikleri zaman, “vahyin Hz. Peygamber’in kendi mahsulü olduğu” ve Kur'ân-ı Kerim’i, Tevrat ve İncil’den özetleyerek Arapçaya uyarladığı iddialarını güçlendirmiş olacaklardır.

HAYATI ÜMMÎLİĞİNE ŞAHİT

Resulullah’ın (sav) yaşadığı dönem Mekkesine ve onun hayatına baktığımızda, bir medrese veya bir kitaba rastlamamamıza rağmen, tebliğ ettiği dinin eşsiz, mükemmel ve evrensel olduğunu görürüz. Böyle bir dinin, sonradan kazanılan bir eğitim ve öğretimle elde edilmesi muhaldir. Zaten Mekke’de de o gün için okumayazma bilenlerin sayısı da sınırlıydı. Şayet Hz. Peygamber, küçüklüğünde veya daha sonraki dönemlerde, bir öğretmenden ders almış olsaydı, bunun bilinmemesi ve duyulmaması imkânsızdı. Ashabın, Resulullah’a (sav) olan sevgileriyle ilgili siyerde pek çok örneği görmemiz mümkündür. O’ndan(sav) arkaya kalan en küçük hatıralara dahi gayet ihtimam gösterilmiş ve asırlarca saklanmıştır. Şayet onun yazmış olduğu bir yazı olsaydı, saklanır ve günümüze kadar da gelirdi.

HUDEYBİYE’DE YAZDI MI?

Hudeybiye musalahasında, onun yazdığını belirten ifadelere gelince, buradan onun yazı yazmayı bildiğinin neticesini çıkarmak oldukça zordur. Orada Hz. Ali, “Resulullah” ibaresini silmekte diretince, kendisi kalemi alarak, -bir rivâyette silinmesi istenilen yeri sormuş ve onu silerek yerine Muhammed b. Abdullah yazmış (Buhârî, Cizye 19; Müslim, Cihâd 92); diğer bir rivayette ise kalemi alarak bizzat kendisi silmiş ve yerine bu ifadeyi yazmıştır. (Buhârî, Sulh 6; Ebû Dâvûd, Cihâd 156).

ŞAİR DEĞİL AMA ŞİİR GİBİ KONUŞURDU

Okuma-yazma bilmeyen bir insanın, bir veya birkaç kelimeyi yazması, onun ümmîliğini ortadan kaldırmaz. Hatta bazı harfleri düzgün yazması da aynıdır. Günümüzde bile, okuma-yazma bilmemesine rağmen, bazı şeyleri okuyabilen ve üç-beş kelime de olsa yazabilen pek çok insan vardır. Bu insanların, bu kadarcık bir şeyi yazıp-okumalarından dolayı, ümmî sayılmamalarını kimse iddia edemez. Kaldı ki Hz. Peygamber son derece zekî bir insandır. Bu kadarcık şeyi yazması, hatta yerini bilmesi gayet normaldir. Ve bu, onun okur-yazar olduğunu göstermekten son derece uzaktır. Mesela Resulullah (sav) şiir bilmemesine rağmen: “Biz, Muhammed’e şiir öğretmedik. Bu, ona yakışmaz da...” (Yâ Sîn 36/69) bazen adeta şiir gibi konuşmuştur. Ancak bu, hiçbir zaman onun şair olduğunu göstermemektedir. İşte yazı yazması da bunun gibidir.

BİZZAT KALEME ALMAK

Yine bazı ifadelerde bizzat “yazdı” şeklinde ona izâfe edilen şeyler, onun yazması anlamına gelmez. Onun göndermiş olduğu mektuplar, görevliler tarafından yazılıyor, ancak amir durumunda olduğundan ona izafe ediliyordu. Günümüzde bile, değişik makamlar tarafından yayınlanan genelgeler veya yazılar, o kuruluşun amirine izafe edilmektedir. Ancak bu yazıları bizzat onun kaleme almadığı herkesin malumudur ki, Allah Resulü’ne izafe edilen şeyler de bunun gibidir.

İLK AYET, “OKU!”

Yukarıdan beri üzerinde durduğumuz değişik ayetler, hadisler ve siyer de göstermektedir ki, bütün beşere muallim olarak gönderilen Allah Resulü (sav), hayatında okuma-yazma öğrenmemiştir. Ve bu durum, hayatının bütün dönemlerini kapsamaktadır. Böyle bir durum karşısında haklı olarak zihinlere: “Acaba Hz. Resul, neden okuma yazma öğrenmedi? Okuma-yazma imkânı mı bulamadı? Hâşâ buna kabiliyeti mi yoktu? Ya da buna önem mi vermedi? gibi soruların gelmesi mümkündür. Ümmî olması önem vermemesinden değildi. Öyle olsaydı, getirdiği mesajın ilk emri “Oku!” olur muydu? Yüce Kitap’ta kaleme ve yazdıklarına yemin edilir miydi? Okuma yazmaya insanları önemle teşvik eder miydi? Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu, mesajını insanlara aktarır mıydı? Bedir gibi önemli bir savaşın arkasından esirlerin kurtarılması için, okuma yazma bilmeyen Müslümanlara öğretme şartıyla hürriyet yolunu gösterir miydi?

Okuma yazmaya fırsat bulamadığından da değildi. Zira ne yapar eder, insanlara önemle teşvikte bulunduğu, Kur’ân’da üzerinde durulan bir konuyu ihmal etmezdi. Demek ki sebep bu da değildi. Hâşâ kabiliyetinin olmamasında da olamaz. Zira fetaneti müşriklerce de müsellem olan Resulullah’ın (sav), sadece hacerü’l-esvedin yerine konulmasıyla ilgili gösterdiği müstesna çözüm de, tek başına bunun bir kanıtıdır. “Peki, o zaman neden okuma-yazma öğrenmedi?” diyecek olursak, şu açılardan bakabiliriz:

ÜMMÎLİĞİNDEKİ HİKMETLER

1. Kur’ân’ın Korunmuşluğu Açısından Peygamber Efendimizin ümmî olmasında en önemli sebep: “Ey Resulüm! Sen vahyimizden önce kitap okuyan veya yazı yazan bir insan değildin; eğer böyle olsaydı, batıl iddia peşinde olanlar şüphe edebilirlerdi.” (Ankebût 29/48) ayetinde de açıkça belirtildiği gibi, Kur’ân hakkında insanların zihinlerine gelebilecek şüpheleri ortadan kaldırmaktır. Nitekim açık bir şekilde Resulullah’ın (sav) ümmîliği ortada olduğu halde, art niyetli bir kısım oryantalistler ileri-geri konuşabilmektedir. Bir de Hz. Peygamber’in okuma-yazması olsaydı, o zaman buna benzer iftira ve ithamlar daha da artabilirdi. Yüce Allah, kendi evrensel ve son kitabını en küçük bir şüpheden bile beri kılmak için, kasten elçisinin ümmî olmasını murat buyurmuştur.

2. Vahyin Safiyeti Açısından Peygamber Efendimize (sav) hem Kur’ân, hem de manası vahyediliyordu. Allah Resulü de o vahiyleri aynıyla ümmetine tebliğ ediyordu. Farz-ı muhal, Efendimizin zihninde dışarıdan bazı şeyler yer etmiş olsaydı, zihindeki esneklik ve elastikiyet, o vahy-i gayr-i metluvu farklı şekillerde yorumlayabilirdi. Peygamberimizin ümmî olması, başka felsefe ve kültürlerin tesirinden uzaklaştırmış, fıtratını tertemiz bir şekilde muhafaza etmiş, böylece hem Kur’ân hem de anlamı muhafaza edilmiş oldu.

3. Mualliminin Allah Teâlâ Olması Açısından Öğrenme bir ihtiyaçtan kaynaklanır. Allah Resulünün böyle bir ihtiyacı yoktu. Zira onun her konuda muallimi Allahü Teâlâydı ve öğreneceği her şeyi O’ndan(sav) öğreniyordu. Nitekim bir ayette mealen: “Nasıl zarar verebilirler ki, Allah sana kitap ve hikmeti indirmekte ve sana bilmediklerini öğretmektedir. Gerçekten Allah’ın senin üzerindeki lütfu pek büyüktür.” (Nisa 4/113) buyrularak buna işaret edilmiştir. Sadece Kur’ân’la ilgili değil, hayatının her aşamasında İlâhi gözetimde olan son Resul, çevresindekiler tarafından da fark ediliyor ve böyle bir ahlâkın kaynağı soruluyordu da, cevaben: “Beni Rabbim terbiye etti. O ne güzel terbiye etti!” sözleriyle açıklıyordu.

4. Ashabın Safiyeti Açısından Allah Resulünün ümmîliğinin bir de o günkü ümmeti olan ashaba ve genel manada bütün mü’minlere bakan yönü vardır. Nitekim bir hadislerinde “Biz ümmî bir ümmetiz. Yazı ve hesap işlerini fazla bilmeyiz.” (Buhârî, Savm 13; Müslim, Sıyam 15) buyururken, diğer bir hadislerinde de: “Ben, ümmî bir ümmete gönderildim.” (Tirmizî, Kur'ân 9; Ahmed b. Hanbel, 5/132) buyurarak, buna işaret etmiştir. Bu hadis-i şeriflerde kanaatimizce, okuma-yazma bilmemekten ziyade, başka dünyalara, yabancı kültürlere ait bilgi kırıntılarıyla zihnin kirletilmemiş olmasına işaret edilmektedir. Nitekim sahabe de ümmî idi. Fakat, onların ümmîyeti, yabancı kültürlerin tesirinde kalmama anlamındaydı. Bu özellikleriyle sahabe, kendi çağlarındaki Roma ve Fars medeniyetinin baskın kültürlerine karşı korunmuşlardı. Zira zihinleri temiz ve duruydu. Kur’ân’ı anlama ve yorumlama hususunda başka kaynaklara müracaat etme ihtiyacı duymuyorlardı. Nitekim sonraki nesillerin zihninde meydana gelen bulanıklıkta, diğer kültürlerin tesirinde yetişmiş insanların etkisi çok büyük olmuştur. Konuyu dikkat çekici şu anekdotla bitirelim: Tarih-i Murad ’da Fransız filozofu Auguste Comte (1798-1857) ile ilgili şöyle bir olay nakledilir: Comte, bir dönemde Endülüs’e gitmiş; oradaki İslâmî sanat eserlerini hayranlıkla seyretmiş ve İslâm hakkında malumat edinmek için bazı kişilere sorular yöneltmiş. Aldığı cevaplar arasında bilhassa, Efendimizin ümmî oluşu, onu şaşkına çevirmiştir. İnanamamış ve Roma ’ya giderek 9. Papa ile görüşmüş ve yemin ettirerek bunu ona sormuştur. O da söylenenlerin doğruluğunu tasdik edince, filozof şöyle demekten kendini alamamıştır: “Muhammed bir ilâh değil; fakat beşer de değil...”
Namaz Vakitleri
Şehir :