Kategoriler :
Yazarlar :
Ne Güzel Bir Veli
Tarih : 10.01.2013 10:52:49
Kategori : Bezm-i Has
Yazar : Ali Ramazan Dinç Efendi Hazretleri (K.s)
Okunma : 1886
Muhterem Efendim, ağaçlar kalem olsa vasfı bitmeyecek olan güzellerden biri Yahyalılı Hacı Hasan Efendi (ks) Hazretleri’nin çocukluk dönemlerini anlatır mısınız? Dünyaya geliş dönemleri inkılâp dönemleridir. Bu sebeple okumaya muvaffak olamazlar. Fakat dedem Mustafa Hulûsî Efendi Hazretleri, O’nu talim eder, okutur. Fakat yine de bunda başarılı olamaz. Kayseri ulemâsında da diyebiliriz, Develi ilçesinden Abdullah Develioğlu der ki: “Mustafa Efendi, Hasan evlâdımızı okutmayacak mısınız?”

“Hocası o okutuluyor” buyurur. Hakikaten de öyle olmuştur. Anneleri, “Ben evlâdımı Hz. Peygamber (sav)’in huzurunda kitabını mübarek dizlerinin dibine koyup okurken gördüm” demiştir. Çocukluk dönemi böyle ruhanî ve mânevî hâllerle geçince elbette ki farklı olacaktır. Onlar söz itibariyle de; konuşmaları, görüşmeleri, hâl ve tavırları olarak Üstazı âlimize uymayacaktır. Çünkü onlar gülerken Üstazımız ağlıyor. Daha sekiz yaşlarında, neden ağlıyorsun? İlâhî bir aşk gönlünü kaplar ve gözünden yaşlar dökülür.

Meselâ o yaşta top oynamak isterler, o günün şartları içerisinde çelik çomak oynamak isterler, ama O bir yayla mevsiminde Cenâb-ı Hakk’ı zikretmek için cemaatle beraber hareket etmek ister. On beş kişilik ailenin ayakkabısı bile yok. Tek bir ayakkabıları var. Dedem, “Evlâdım dağlar dikenlerle dolu, şimdi sen nasıl geleceksin?” deyince: “Baba batarsa ayağıma on tane diken batar onu da anam çıkarır” der. On tane dikenin çıkması iğneyle öyle basit değil. Allah’ımızın aşkı öyle gönlünü kaplamış ki o dikenlerin can alınırcasına çıkmasına bile razı. Kendileri bize şunu söylerdi:

“Fazla sırrımı açmayın, anamdan emdiğim sütün lezzetini bile tarif edebilirim.” derdi. Herhalde iş şuna benziyor. Bir gün Abdülkâdir Geylâni (ks) Hazretleri anasına der ki: “Ana şu mahalde şu taşın dibinde veya şu dağın eteğinde başına bir hadise geldi mi?” Anası düşünür, sonra der ki; “Evladım beni edepsizin birisi takip ediyordu, bir genç hâsıl oldu derhal onu başımdan defetti.” “Ana iyi bak o genç bana ben zer miydi?” Daha Abdülkâdir Geylâni Hazretleri dünyada değil.

Ruhaniyeti yetişiyor biiznillahi Teâlâ. Kendisini belli etmedi ama çok değerli bir velîydi. Üçlerden Paşa Hazretlerinin dediği gibi, “Ne nezâketli bir velî” Efendim, Hacı Hasan Efendi (ks) Hazretlerinin askerlik dönemleri nasıl geçmiştir? Biraz açar mısınız? 41. Alayda Mustafa oğlu Hasan adında bir er. Ama o elbisenin altında bir Hak eri. Bir gün 41. Alayın komutanı Hasan Ertem Bey bir rüyâ görür. Peygamber Efendimiz (sav), “Benim Mustafa oğlu Hasan adında bir evlâdım var, dikkat et”
buyurur. Askerlik döneminde Mevlit Bey isminde bir ihtiyaç subayı o günkü tabirle, bugünkü ismiyle yedek subay der ki:

“Evlâdım neden namaz kılıyorsun? Bak, eğitim yapıyoruz.” “Komutanım, askerlik bana zorla namaz kıldırıyor.” “Kim zorluyor seni?” “Komutanım, bir on başı ere yat diyecek olsa çamur, çukur, çalı, çırpı demiyoryatıyor. Allah’ımız (cc) Kur’ân-ı Azimuşşan’da sekseni geçkin âyet-i celileyi cemilede, “Namaz kılın, zekât verin buyuruyor” deyince Mevlit Bey’in gözünden yaşlar boşanır. Sene 1942 ben annemden babamdan hiç böyle bir nasihat duymadım der. Ve askerlik dönemi tam ayrılacağı zaman, o kadar sevilir ki mermi sandığından kürsü yaparlar Üstazı âlimiz mevlit okur bir de şiir söyler. Komutana söyler, askerlere söyler hepsi kendinden geçer ağlamaya başlarlar.

“Neden kendini belli etmedin?” deyince, “Hak’tan hayâ ettim, kibre düşerim diye” der. Efendim, dedeniz Mustafa Hulusi Efendi Hazretleri ve babanız Hacı Hasan Efendi Hazretlerinin Es’ad Erbilî Hazretlerine olan muhabbeti apayrıydı. Es’ad Erbilî Hazretlerine olan muhabbetlerini anlatır mısınız? Es’ad Erbilî Hazretlerini (ks) başta görmemiş, babaları görmüş. Fakat daha çok küçük yaşta iken bir yaylada yataktan uyanırken, “Baba Kutb-u Cihân ne demek, Gavsu’l- Azam ne demektir?” der. Babaları da; “Oğlum ne demek istiyorsun?” deyince, “Baba bir rüyâ gördüm. Rüyâmda siyah bir cübbe, beyaz bir sarık, şu eşkâlde, şu biçimde bir zât geliyordu ve diyorlardı ki, ‘ Gavsu’l- Azam geliyor, Kutb-u Azam geliyor’ diyorlardı.

Oda Es’ad-ı Erbilî Hazretleri. Mâlum küçük yaşta kayadan düşer. Düştüğünde ayağı kırılır. Elli gün yatakta her gün Es’ad-ı Erbilî Hazretlerini görür. Duyduğuma göre yedi Kutb-u Cihan’ın mânevîyatından istifade etmiştir. Yahyalı halkının Hacı Hasan Efendi Hazretlerine karşı muhabbetleri nasıldı? Yakında Van’a gitmiştim. Van’da ilim ehli bir zât bize şunu anlattı. “Bir velî çok sevilirmiş, herkes onu severmiş. Demişler bunun hatası var mı? Bir tanesi, “Siz ne kadar hatasız da deseniz bunun bir kusuru apaçık görünüyor.'

“Nedir?” derler. O da “Muhalifi yok” der. Her peygamberin yanında bir kâfir bir de münâfık bulunur. Kâfir, inkâr eder, münâfık ise ortalığı karıştırır. Her mürşid-i kâmilde de onlar Nebilere vâris oldukları için aynen onlarında da hem inkâr eden bulunur hem de ortalığı karıştıranlar. Sebebi nedir derseniz dersen, yalancıyla, tasdik eden belli olsun diye. Onlara karşı tavrı şuydu: “Eğer bu mübarek yola, altın silsile diyoruz, açıktan bir veya gizli de olsa bir hakareti varsa, yola kir getiriyorsa onu ilan ederdi. Açıkça ilan ederdi. Şahit misin? Şahidim. Bir gün kürsüden adamın şeklini şemâilini, her şeyini haber vererek benim mânevî evlâtlarımın hanemize gelmesine bu adam mâni oluyor diye açıktan ilan etmiştir.

Bunun dışında tedavi edilebilecek tarzda olanlar için, “Af yolunu tut, iyilikle emret, cahillerden uzak dur” âyetine muvâfık hareket etmiştir. Ayaklarına kadar giderdi. Mesela utanıyorum, çok yakını, uzak değil atmış olduğu taş evimizde yıllarca işaretli bir şekilde duruyordu. Evimizi taşlıyor, atmış olduğu taşın izi yıllarca orada belli bir tarzdaydı. En yakını yine hiç uzak değil, yapmış olduğu vaaz u nasihatten dolayı, “Bu sözü bize söyledin” diye ayağa kalktı, mahalle bütün toplandı. Kendisi evin balkonunda gidip geliyordu. O kimsenin hakaretli sözleri bittikten sonra buyurdular ki: “Camiinin temelinden alemine kadar şahit tutuyorum, yarın huzur-u İlâhi’de bunlar şahitlik yapacak ben sizin için bir şey söylemedim” demiştir.

Hacı Hasan Efendi Hazretlerinin (ks) sohbetlerinde işlediği temel konular nelerdi? Sohbetleri cemaate göre ayarlarlardı. Bir bakarsın murakabelerden konuşur, bir de bakarsın bugün gelenlerimize en çok lazım olan itikadî bilgilerdir diyerek Hak olan mezhep ve yanlış olan görüşleri tek tek açıklardı. Mesela Şia’nın yirmi tane kolu, mürcieyi anlatır, müşebbiheyi anlatır bunlardan bilgi verirdi, çok güzel anlatırlardı. Bu mezhepler hakkında bilgiyi, dört mezhebin dışındaki olan hareketlerin yanlışlığını işte kaderiyye vs. bunların doğru olmadığını ifade ederlerdi. Bir de şunu müşâhede ediyordum. Bir amca geldi vaaz ettiğim memleketten, dedi ki; “Ben soruları yazdım cebime bıraktım bunları sorayım, diye.

Daha kâğıdı cebimden çıkartmadan olduğu gibi hepsini cevapladılar. Bunu söyleyenler pek çoktur. Kafada, gönülde ne varsa onu söylerlerdi. Yalnız kerâmet hususunda, İstanbul’dan bir tanesi gelir. O da kerâmet görme arzusu içerisinde. Buyurur ki, “Evlâdımız bizden kerâmet görmek istedi ama göstermedik.” Çünkü üstünlüğün istikamette olduğunu, kerâmette olmadığını haber veriyorlardı. Bir üniversite gibi. Bazı alışveriş merkezleri olur, arabanın satışına kadar müşâhede edersiniz. Bir elektrik süpürgesinden tutun bir arabanın satımına kadar müşâhede edersiniz. Her şey onda mevcuttu. Çünkü Cenâb-ı Hak, Habîbi’ne, “Allah (cc) sana verecek, sende razı olacaksın.” Velayet ölçüsü içerisinde vermiş Mevlâ. Bir de onun konuşmasından ziyade mübarek vech-i saadeti, yüzleri çok etkilerdi.

Bir baba olarak nasıllardı Efendim? Çocukla çocuktu, büyükle de büyüktü. Yalnız bize bir ifadede bulunurdu, “Oğlum sen kalbimden doğdun” derdi. Bir hatam olduğu zaman rüyâmda görürdüm, beni tutardı belimden. Kendisine anlatırdım derdi ki: “Yutarım haa, bir daha hata işlersen” derdi. Burada Sâmî Efendi Hazretlerini ziyarete geldik. Üsküdar’da çok güzel bir köşk gibi evde kaldık. Kendilerine bir yatak yapıldı. Bir de refikine. Biz de daha çocuğuz ayakuçlarına da bir yer yatağı yapıldı bizim için. Gece heyecanlanarak kalktım. “Oğlum ne oldu bir şey mi var?”

Dedim ki: “Rüyâmda hata etmişim, elinizde âsâ vardı, onunla beni kovalıyordunuz.” Bir âsâsı vardı, Bitlis’in Ahlat âsâsı çok güzeldi, ona en güzelini zaten sunarlardı. O âsânın tam tutulacak kısmına yakın yerde Ahlat âsâsı diye bir yazı vardı. O zaman o yazıyı bilmiyordum, mühür gibi bir işaret.Akşam olurdu asayı alırdı, “Bak ne hata ettiysen bu söyler” derdi. O âsânın mühürlü tarafını kulağıma tutardı, “Bak konuşuyor âsâ” derdi. Yalnız bakardım mübarek elleri âsânın alt kısmında oynatırlardı ellerini gıcırdatır gibi.

Derdim, “Bak gıcırdatıyon elini.” “Yok, oğlum âsâ konuşuyor” derdi. “Yok, gıcırdatıyon” derdim. Onlarla bizi irşat ve ıslaha çalışırdı. Hadis-i Şerif’te de geçiyor zaten: Peygamber Efendimiz (sav), “çocuklarınızı edeplendirmek için âsânız evinizde asılı bulunsun” tarzında. Çok hassastı. Meselâ iki evlâdının hâfız olmasına çalıştı. Bizi de Kayseri ulemâsından İbrahim Çelik ona söyledi, “Efendim İmam-Hatip okulunda okusun” dedi. Gönderdiler. Okulda toplu namaz kılardık. Sonra Sâmî Efendi Hazretlerine dedi ki:

“ Efendim zamanın fitnesinden korkuyorum, çocuğuma bir ders verin” buyurdu. 11istiğfar, 11 tevhid, 11 salat u selam verdiler. Evrâd ve ezkâr verdiler. İşte tefekkürü mevt, râbıta Allahualem vardı. Eve geldim şimdi ders alanlar istihareye de yatıyorlar mukaddime dersinden sonra. Bir yattım çünkü bu bize garip gelmiyor çünkü evimizde her zaman görüşüldüğü için bu konular. Yattım, acaba kabul oldu mu diye bir kuyuya düşmüşüm rüyamda, tabi kurtulmak istiyorum oradan Ali Efendimiz geçiyor (ra) mübarek elini uzattı ve çıkardı. Lütfüyle keremiyle bu kapının kıtmiri bile olamadığıma yanıyorum ben.

Daha çocuk yaşımda kürsüye çıkarırdı kendisi konuştuktan sonra on dakikayı -öyle güzel de bir ifade de ederdi ki- “Bizim yavrumuzu da arzu edenler var, Ali Ramazan evladımı isteyenler var o da birkaç kelam edecek” der, titreyerek başlardım. Çünkü insanlar hep bakıyorlar, bir titreme gelirdi herhalde himmet buyururdu ki açılırdım. Ondan sonra kendi kendime de konuşmaya da başlardım. Bir gün “oğlum konuş” dedi. Konuş deyince bütün kelamlar içime doldu. Böyle açılmamızı istermiş, konuşma bittikten sonra dedi ki; “Oğlum Allah’ın izniyle kimse sana güç yetiremez.” Hâşâ hâşâ ben neyim ki ama dediği sözü söylüyorum; “Hiç çekinme konuş” dedi: “Çünkü ağzın laf yapabiliyor artık, üretebiliyorsun” dedi.

Hep bunları beklermiş, konuşmamızı istermiş. Bir de Allahû âlem Sâmî Efendimiz Hazretleriyle görüşmüş evratla ezkar versin mi diye o da müsaade buyurmuş olanlar da kısa devre yapacak, demesin mi?. Varır varmaz 10 gün bir tatil çıktı bayram değil seyran değil. Üstazımızdan duydum: “Evladım tahammül edemediği için getirdik” dedi. Çünkü yeni bir eğitime başlayınca iki kişiyi çıkarıyorlardı koşuda birisi de bizdik. Bu doğunun havası ve suyu çok güzel ve ikram da ediyorlardı biraz herhalde kilo almışız ki koşacağım dedim.

Çünkü o koşmayan namaz kılmazdı. İnşallah şimdi kılar bilmiyorum yaşıyorsa. O namaz kılmayanla kalmayım diye yüzlerim kıpkırmızı oluyor, dalak şişiyor yine de koşuyordum. Ayriyeten bir kez daha koşuyordum. Elhamdülillah tam bir asker oldum. 5 gün bayram tatili, 8 gün de önce geldik himmet-i âlileriyle bundan usanan bir kimse değilim de ondan da ayrı olmak istemiyordum. Gece 2-4 nöbetini sevdiğim kadar bir şeyi sevmezdim. Çünkü hasta idi. Mübarek veçh-i saadetlerine, Erzincan’da yaptım, okur okur üflerdim, okur okur üflerdim Felak ile Nas’ı hastalıkları geçsin diye. Bazı sıkıntılar da çektim tabi etrafımdan. Geldim, dedi; “Oğlum nasıl yaptın askerliği?” Gönlü hoş olsun diye eğitimlerden gösterdim. Şu iki elimi başıma geçiriyorum, dirseği diz kapaklarıma değdirmeye çalışıyorum. Biraz da sevinmesini istiyorum onun. Dedi ki; “Oğlum kafasını koparacak” dedi. Sonra huzuru âlisine oturdum, dedi ki;

“Oğlum askerliğin sana çile oldu. Siz Allah’a sevgili olun, bizde sizi sevelim” dedi. Unutamayızonun hizmetlerini. Ben ayrılmak istemezdim ondan hafta sonu geldiğimde. Beni hatırlama diye birkaç tane vururdu. O vurdu mu daha çok canım isterdi. Bir de onun mübarek eli elime değdiği zaman bir koku sirayet ederdi onu koklardım. Geçmezdi, böyle güzel bir yakuti kokuydu. Son olarak da Hacı Hasan Efendi’nin Sâmî Efendimizin nazarında çok özel bir yeri olduğunu biliyoruz. O’na olan sevgi ve muhabbetlerini anlatabilir misiniz Efendim?

Doğmadan evvel tanışmış zaten. Dedem Rahmetullahi Aleyh Hazretleri dergâha gelince; bu Elif Efendi dergâhı var ya Eyüp Sultan’ın karşısında, Haliç Kongre Merkezinin üst kısmında, ta Mısır’dan Sadiye tarikinin de irşad yaptığı biryer. Tarihi çok eski bir mekân. Burada Elif Efendi Hazretleri Reis-ül Meşâyıh bir ara istifa eder. Es’ad Erbilî Hazretlerini kendinden sonra Reisül Meşâyıh olarak seçerler. Bu mübarek zâtın huzuruna geldiğinde acaba şeyhim beni kabul etti mi diye gönlünden geçince; “Sizi kabul edeli Mustafa Efendi 50 yıl oldu” buyurur. Yani sizinle tanışmamız 50 yıl oldu. Dedem 40 yaşında doğmadan 10 sene önce. Tanışmaları böyle oluyor onların. “40 yıldır Üstazımı görüyorum doyamadım” derdi. Onu anlatırken;

“ Üstazım Bâyezid makamında Cüneyid-i Bağdad-i makamında” der hayranlığını öyle ifade ederdi ki, dinleyip de tesirlenmemek mümkün değildi. “Efendim” der başka bir şey demezdi. 1965’te Kâdirî İcazetnamesini vermişler. 39 yılında da Nakşî İcazetnamesini almışlar Üstazımız, Üstazları Sâmî Efendi Hazretlerinden. Bir de üç İhlâs bir Fatiha oku vaaz et buyurmuş. Bir gün bile okulum yok diyen Üstazımız coşardı. Bir gün diyor ki yakınlarından birine; “Oğlum beni her hoca dinliyor neden biliyor musun?”, “Neden Efendim?” “Çünkü bana harflerin talimini Resûlüllah(sav) yaptırdı” diyor. Yalnız şuna şahidim, diğer kimselere olan iltifatını pek görmedim.

Fakat bambaşka bir saygının içerisindeydi. Sâmî Efendi Hazretleri’ni karşılarken ağlamaklı bir şekil alıyordu. Bu dikkatimi çekiyordu. Böyle babam, bir tarafımdan Resûlüllah (sav) tutuyor gibi huzuruna varırım da ondan dolayı kalkar” dedi. Yalnız şunu gördüm; oturdular Üstazı âlimizin o oturuşunu tarif edemiyorum ki. Şimdi ziyarete geldik çarşamba günüydü. İçeri alınmıyor. Yani oturup da dakikalarcaâşık maşukuna kavuşuyormuş gibi. Ferhat Şirin’e, Şirin Ferhat’a, Leyla Mecnun’a, Mecnun Leyla’ya, Yusuf Züleyha’ya, Züleyha da Yusuf’a kavuşuyor gibi bir hâl gördüm. Başkalarını bilmiyorum. Dedim ki; “Size olan iltifatı farklı mı?”, “Oğlum başkaları hasetliğe gitmesin diye belli etmez. Ben de bir tarafımdan sohbet yok mübarek eli öpülüyor, koklanıyor, ayrılınıyordu. Erenköy’e geldik Fikri Kılıç diye bir zât onun evinde Üstazımız bulunuyor;

“Git oğlum bir müsaade al bize” dedi. Hemen Erenköy’de Zihni Paşa Camii var. Oraya geldim tabi damatlarından izin alınacak tam yanına oturdum namazda; “50 metre geriden gel” dedi. Baktı saç yok sakal yok; “Gel beraber gidelim” dedi. “Önce sana bir elini öptüreyim de sonra babana izin alırız” dedi. Vardım şöyle bahçede piknik oturma sandalyeleri gibi. Elini arkasına attı damadı, şöyle cemaate döndü; “bu ziyaret edeceğiniz zât mahalle muhtarı gibi değil” dedi. Nerden hatıra gelir mahalle muhtarı demek. “Zamanın kutbunu ziyaret edeceksiniz” dedi ama insana çeki düzen vermek geliyor.

Girdik; “Sana bir elini öptüreyim” dedi bana. İnan şu aklım çıkmış. Bir de gözlükle bakarsam belki gözlüğün camı mâni olur Efendim’i görmeme tam diye gözlüğü de çıkardım bir yere koydum. Çıplak gözle göreyim dedim. Heyecanımdan ayakkabılarımla yürümüşüm evin içinde aklım gitti. Mübarek elini öptüm. Merdivenden yukarı çıkılıyor biri dedi ki; “Efendim tayinim çıkıyor Kayseri’ye mi olsa Ankara’ya mı olsa?”, “Ben bu işleri bilmem Allah hakkınızda hayırlısını versin” dedi.

Yalnız merdivenden yukarıya doğru çıkıldığı için en geridekini görmüyor; “Bir tane kaldı” dedi. O da Nevşehir’den Halit diye birisi. Zahiren görmesi mümkün değil. Eve geldim Üstazımız şöyle baktı; “Oğlum şu yüzün, gözün, efendimizi ziyaret ettim diyor” dedi. Çok değişmişim onu görünce. Perşembe günü görüşeceğiz gusül abdestleri, tevbeler, istiğfarlar. Heyecanla bekliyoruz görüşeceğiz diye. Biz değil artık Üstazımız görüşecek yine bahçeye oturduk. Fakat o oturuşta Üstazımızın öyle bir vakarı var ki tarif edemem.

Bu yine görevini yaptı mahalle muhtarı gibi değil diyerek. Hacı ağabeyin bilir ya bir Mürşidi Kamil’i görmek 40 çileden üstündür dedi. Üstazımız; “oğlum pardösümü getir” dedi arabadan getirdim. Dedi; “Hasan Ağabey bunlar mübarekellerini öperler, sizinle ayrı görüşebilir, siz bekleyin” dedi. Sonra Üstazımız içeri girdi. Bahçede dolaşıyorum ben, şuradan bir ses geliyor. Kulağıma gelmiyor kalbime geliyor; “Gel” diyor. Çıktım, hiç girilir mi mübarek iki tane Allah’ın veli kulları. İçeri girdim meğer Sâmî Efendi Hazretleri istemişler beni. Baktım mübarek elini böyle uzatıyor. İçeri girdim.

Nasıl deyim, Üstazımız dedi ki; “Oğlumuz hizmet eder Efendim, bu sizi görünce bayılıyor anlattığım zaman” tebessüm ettiler. “Ders için bir şey yapmamız lazım mı?”, “ Hasan Efendi zarfı tahammül etmiyor. Unsuru narisi yanmış” dedi. Şimdi ben çocukken ben Üstazımın yanındayım. Ders tarif ediyor Hacı babalara 111 istiğfar, 111 tevhid, 111 salatu Selam, ölüm, tefekkür, rabıta ben de yapıyorum. Yarım saat rabıta yapıyorum canım istiyor. Ondan ateş unsuru insan yapısında mevcutsa o hava, ateş, toprak o yanmış. Ben Allah deyip bağırıyorum, bayılıyorum. Bir gün Sâmî Efendi’mizden anlattı;

İzmir’den Hacı Ahmet Dayhan, Hasan Dayhan böyle kimseler geldi 1974 olabilir. Konuşurken arkaya düştüm, bayıldım, kendimden geçtim. Dedi; “Bunu sohbetten çıkarın zikre oturmasın”. Elhamdülillah himmeti âlisi ile bu geçti. Yalnız bu birkaç defa oldu bir Kalender Camii’nde oldu dayanamadım bir de Ravzay-ı Baki’de oldu. Denizde med-cezir olayı var ya onun gibi.

Efendim, çok teşekkür ederim.

Bende teşekkür ederim
Namaz Vakitleri
Şehir :