Kategoriler :
Yazarlar :
Herkes Meal Yazamaz
Tarih : 07.09.2011 19:55:53
Kategori : Akaid
Yazar : Adnan ÇELİK
Okunma : 1192
Kur’an-ı Kerim’in arz edilmesi var. Tabir yerinde olursa, test edilmesi; içerisine herhangi bir insan sözünün girmesinin engellenmesi veya Kur'an da olan bir şeyin Kur'andan çıkarılmasının önlenmesi... Deyim yerindeyse her türlü tahrifin önüne geçilmesi. Bütün bunların nedeni olan bu “Arz”ın sebebi ne olabilir?

Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz’e, (s.a.v.) 610 yılının Ramazan-ı Şerif Ayı’ndan itibaren gelmeye başladığında, Peygamber (s.a.v.) bir yıl sonra, o yıl içerisinde gelen bütün ayetleri Cebrail (a.s)’a arz ediyor. Bu metodla Kur’an-ı Kerim’e ne bir şey ekleniyor ne de bir şey çıkartılıyor. 612 yılı olduğu zaman, iki yıllık süreçteki ayetleri Peygamberimiz ( s.a.v.), Cebrail (a.s.)’ a okuyor. Bu her yıl devam ediyor. Ancak 632 yılına gelindiği zaman -ki bu Peygamber Efendimizin vefat ettiği yıldır-, Peygamber Efendimiz( s.a.v.), Kur’an-ı Kerim’i Cebrail(a.s.)’a bir yıl içinde iki defa arz ediyor. Buna “Son Arz” denir. Bu örnekten hareketle bazı İslam alimleri yılda en az bir kez hatmetmek gerekir demişler, İmam Ebu Hanife ise “Son Arz” ı örnek alarak yılda en az iki hatim yapmak evladır kanaatine varmıştır. Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in, Cebrail (a.s.)’a, kendisine gelen vahiyleri arz etmesi, zamanımızda camilerde mukabele şeklinde yerine getirilmektedir. Camilerde okunan mukabeleler Hz. Peygamber'le Cebrail(a.s.) arasındaki uygulamayı ihya etmek demektir ve çok önemli bir sünnettir. Sizin soru içinde belirttiğiniz gibi Kur’an-ı Kerim’in bir anlamda test edilmesi, sağlamasının yapılmasıdır.

Yüce Allah, “Kur'an'ı Biz indirdik Biz koruyacağız” ayet-i kerimesinde ifade ettiği gibi, Kur’an-ı Kerim, Allah’tan geldiği gibi korunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in metnini korumanın; lafzını korumanın birçok biçimi var. Mesela namazda Kur’an’dan başka hiçbir metin okunmaz. Peygamber Efendimiz ( s.a.v.), sabah namazlarında 30 ile 90 ayet arasında okumayı tercih etmiştir. Bu durum, Ashab-ı Kiram arasında, Kur’an-ı Kerim’in okunmasını, ezberlenmesini sağlamıştır. Böylece Kur’an-ı Kerim metninin korunmasına yardımcı olunmuştur. Ama böyle değil de -örnek olsun diye söylüyorum- Farsça, İngilizce okunacak olsaydı ya da mealden okunacak olsaydı, herkes kendi mealini, kafasındaki Kur’an tasavvuruna göre vermiş olduğu anlamı okuyacak olacaktı. O zaman geçmiş kitapların başına gelen “tahrif” olayı Kur’an-ı Kerim’in de başına gelecekti.

Bazı rivayetlere göre “Son Arz”da Peygamber Efendimiz(s.a.v), Zeyd b. Sabit’ i de yanında bulundurmuştur ve bazı rivayetlerde ise Abdullah b. Mesud’un (r.a) bulunduğu belirtilir. Bu yüzden Peygamber Efendimiz(s.a.v.), Kur’an-ı Kerim okuyacak olanların özellikle Abdullah b. Mesud’un (ra) telaffuz şekline; kıraat biçimine değer vermelerinin gerekliliğini vurgulamıştır.

Peygamber Efendimiz de ( s.a.v.) ashabına aktarıyorsa “Arz” işleminde bir silsile de var diyebilir miyiz?

Diyebiliriz. Kıraat anlamında ifade edersek; “Kur’an-ı Kerim üstadsız olarak gereği gibi öğrenilemez” İlk okumada Cebrail (a.s.) Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) okumuştur ve Peygamberimizin kıraatta hocasıdır. Her ayeti, her sureyi okuyor, öğretiyor. Yani Peygamberimiz (s.a.v.), Kur’an-ı Kerim’in malumatını, tecvid kurallarını, mahreçlerin uygulamasını Cebrail(a.s.)’dan öğrenmiştir. Daha sonra Peygamber Efendimiz( s.a.v.), Kur’an-ı Kerim’in tahriften korunması amacıyla Cebrail’e (as) yeniden arz etmiştir. Bir üstaddan Kur'an öğrenmeye; “Fem’i Muhsin sahibi

birinden öğrenmek” denir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de “Fem’i Muhsin” sahibi ve Kur’an-ı Kerim’in bir muallimi olarak sahabilerine öğretmiştir. Sahabilerden de Kur’an-ı Kerim’de üstad olan insanlar vardır ki birkaçını sayacak olursak; Abdullah b. Mesud, Zeyd b. Sabit, Salim b. Makel, Muaz b. Cebel… Hz. Osman dâhil olmak üzere Kur’an-ı Kerim’i Hz. Peygamberden öğrenen sahabiler, tecvid kurallarını, mahrecleri kendilerinden sonraki insanlara nakletmişlerdi ve böylece onlar da bir üstadlık silsilesi oluşturmuştur. Teselsülen de böylece günümüze kadar gelmiştir.

“Biz indirdik, biz koruyacağız” buyuruyor Cenab-ı Allah… Peki, günümüzde birçok farklı meal olduğunu göz önüne alırsak, mealde bir tahrif vardır demek mümkün mü? Tahrif ne demektir, nasıl yapılıyor?

Tahrifin bir çeşidi de imha etmek, silmek, yok etmektir. Önceki kitaplarda, hahamlar, papazlar işine gelmeyen yerleri silmiş ya da imha etmiştir. Kur’an-ı Kerim de böyle bir durum kesinlikle olmamıştır ve olmayacaktır da… Önceki kitaplarda, bir gizleme biçimi de olmuştur. Yani insanlar ya göstermemişler, saklamışlar ya da hakikati beyan etmemişlerdir. Kur’an-ı Kerim mutlak hakikati bildirmişken, Kur’an-ı Kerim’i insanlara arz eden Kur’an üstadları, manaya vakıf ve onunla fıkıh yapabilen Peygamber’in sünnetini hayatına aksettiren insanlar; yani “Nebevi ulema”; Kur’an-ı Kerim’den hiçbir şey gizleyemez. Eğer Kur’an-ı Kerim’de var olan bir hakikati gizleyecek olur veya doğruyu söylemeyecek olursa; bu da bir tür tahriftir. “Kim kendisine bir soru sorulduğunda hakikati gizlerse; bunlar kıyamet gününde dillerini çiğneyerek ya da ateşten bir gemle gemlenmiş vaziyette Allah'ın huzuruna geleceklerdir” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) böyle buyuruyor.

Bu noktadan baktığımızda hakikati gizlemek de bir tahriftir. Tahrifin bundan ayrı olarak şöyle bir tanımı daha vardır: Tahrif; aynı zamanda aşırı yorumdur, uç yorumdur. Aşırı yorum demekle şunu kastediyorum: Kim tefsir yaparken Kur’an-ı Kerim’in temel ilkelerine uymaz, bütünlüğüne riayet etmez, helali haram veya haramı helal yaparsa yada sünnette olmayan veya dinin temel ilkeleriyle çatışan bir yoruma kalkışırsa bu da bir tahriftir. İnsanların aşırı yoruma gitmemesi için metodik bilgiyi (tefsir usulünü) iyi bilmeleri gerekir. Ülkemizde aşırı yorum bağlamında tahrifkar insanlar vardır. Bunlar Allah tarafından sevilmediği için, yeryüzünde Allah da insanlara onları sevdirmiyor ve bu yüzden kendileri de mealleri de kabul görmüyorlar. Mesela Bedruddin Zerkeşî'nin “El- Burhân” isimli kitabı; tefsir usulünün en ciddi çalışmasıdır. Daha sonra yazılmış bütün kitaplar deyim yerindeyse onun çocuklarıdır. Sanırım üçüncü cildinde şöyle bir ifade kullanmıştır; “Kur’an-ı Kerim Arapça bir metindir/lafızdır, Kur’an diline sahip ve vakıf olmayan insanların Kur’an’la ilgili bir şey söyleme hakkı yoktur” Burada şuna dikkat etmek gerekir: Kur’an-ı Kerim’deki bir ayeti alır onunla ilgili “Rabbimiz şöyle buyuruyor, şöyle olmak gerekir, şunu yapmak gerekir” diyerek insanları davet edebilirim, tebliğ eder, ahlaken düzeltmeye çalışırım… Zerkeşî’nin demek istediği bu değil; Arapça bir metin var karşımızda ve bununla ilgili ciddi ve ilmî bir söz söyleyebilmek için, insanın o dile vakıf olması gerekir. Meal yazılması ya da insanın Kur’an hakkında ilmi olarak konuşabilmesi için, -Kur’an’ın bir metin olmasından yola çıkarak söylüyorum-Peygamber Efendimiz’in, (s.a.v.) henüz Peygamber olarak gönderilmeden önceki Arap dilini iyi bilmesi şarttır. Buna cahiliye döneminin şiir dilini iyi bilmek gerekir de diyebiliriz. Konuyla ilgili Hz. Ömer (r.a): “Kur’an öncesi Arap şiiri Kur’an’ın divanıdır, onu iyi öğrenin” diyerek, garip ve zor kelimeleri bu yolla çözümlemeyi tavsiye etmiştir. Aynı şekilde Abdullah b. Abbas; “Hz. Ömer bu fermanı çıkardığında, ben o kadar çok şiir öğrendim ki bir okumaya başladığımda, bin beyitten aşağı şiir okumazdım” demiştir.

Kur’an’daki birçok garip kelimenin ya da mücmel ifadenin, müşkil lafızların çözümü, ancak bu dile vakıf olmakla mümkündür demek isteniyor yani…

Aynen öyle… Bu çerçevede bazı kaynaklar, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Mescid-i Nebi’de bir şiir kürsüsü kurdurduğunu ve orada şiir okuttuğunu söylerler. Şairler geliyorlar orada şiirler okuyorlar, Peygamberimiz de onları tebessüm ederek karşılıyor. Bugün birçok Müslüman’ın şiirle arası iyi değil. Gerek Tanzimat veya Servet-i Fünün dönemindeki şairlerin gerekse Cumhuriyetin ilk yıllarındaki bazı şairlerin mevcut sistemi kuran kadronun içerisinde olması ve batılılaşmaya ön ayak olmaları, bizim toplumumuzda şiire ve şaire bir tepki meydana getirmiştir.

Müslümanlar şiirle ilgilenmelidir mi diyorsunuz?

Kesinlikle… İslam alimlerinin büyük bir çoğunluğu şairdir. Çoğunun divanı vardır. Ben de şu an İmam-ı Şafii’nin Divan’ını okuyorum. Müslümanların şair ya da şair ruhlu olması gerekir. Hatta şiiri de iyi bilmeleri gerektiği kanaatindeyim. Mehmet Akif’in Safahat’ı bence Müslüman’ın “okudum” demesi gereken bir eserdir. Çünkü Safahat; bizim bütün emperyalist güçlere karşı vermiş olduğumuz destansı mücadelenin tarihidir. Bu arada Mehmet Akif’in vahiyden beslenen bir şair olduğunu ve Medreselerde okutulan Celaleyn Tefsirini kendisinin on yedi defa okuttuğunu da göz ardı etmeyelim. Celaleyn Tefsirini okutmak zordur. Nahiv kuralları çok olduğu için, bunlara vakıf olmayan bir insan, Celaleyn tefsirini okutamaz. Aynı şekilde Sezai Karakoç ve İsmet Özel de mutlaka okunmalıdır bana göre…

Yani meallerde tahrifin önüne geçilmesi için Peygamber Efendimiz ( s.a.v.) dönemi şiir dilini bilmek gerekir.

Evet. O dönemin Arapçasını bilmenin yanında “sarf”ın, nahiv”in, belagat ilminin çok iyi bilinmesi zorunludur. Çünkü Kur’an-ı Kerim; Arab-ı Müstarabe dediğimiz Arapların diliyle gelmiştir. Bu Arapçada, Arapça'nın bütün sanatsal söylemleri bulunur. Teşbihler, kinayeler, mecazlar, istiareler, tevriyeler, deyimler, söz aktarımları, telmihler…. Bunların hepsi Kur’an-ı Kerim’de var. O halde bu sanatların iyi bilinmesi gerekir. Bunlardan ayrı olarak iyi bir meal yapabilmek için Hz. Peygamber ‘in ( s.a.v.)' tefsirinin, sahabe ve tabiin tefsirinin de bilinmesi gerekir. Arapçadaki anlam daralmaları ve genişlemeleri, Arapça'nın ilmi disiplininin emrine girince kelimelerin aldığı anlamların da kavranması şarttır. Bunları detaylarıyla bilemeyen insanlar meal yazmaya kalkışmamalıdır; çünkü her meal bir tefsirdir. Maalesef bu ülkede Arapça'nın A'sını bilmeyen insanlar, internet üzerinde eşteş kelime kullanarak “Benim de bir mealim olsun” mantığıyla mealler yazmaktadırlar. Henüz bunlara “Haddinizi bilin!” diyen kimsede yoktur. Eskiden birkaç meal vardı. Muhammed Hamdi Yazır’ın, Hasan Basri Çantay’ın, Ömer Nasuhi Bilmen’in, Ahmet Cevdet Paşa’nın… Halkımızın elinde kullanılan bunlardı. Şimdi Türkiye’de yazılmış 250’nin üzerinde mealden söz ediliyor. Hiçbir meal yazarı Kur’an-ı Kerim’deki belagati hakkıyla mealine yansıtamamıştır. Bunu istisnasız olarak söylüyorum. Bugün var olan mevcut mealler, Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemdeki deyim alanına tamamen yabancıdır.

Meal; Kur’an-ı Kerim’e yakın anlam vermek suretiyle, ihtiyaca binaen yapılan bir çeviri midir? Yoksa alim geçinmek için yapılan bir çeviri midir? Türkiye’de İdeolojik mealler de yazılıyor. Yukarıda değindiğimiz gibi , her tefsir bir mealdir. Tefsir yapmak denildiği zaman gerek teknik alanıyla gerekse ilimler alanıyla ilgili yirmi-otuz madde ortaya çıkarıp bunlara vakıf olmak gerekir diyeceksiniz sonra da basit bir çeviri yapacaksınız. Hem de ilk çeviriniz Kur'an çevirisi olacak. Bu durum çok gülünçtür.

Sizce nasıl yazılmalı meal?

Bana göre kırk veya elli kişilik, Arapça'nın bütün alanlarına vakıf olan ve islami ilimlerin bütün alanlarında uzman bir komisyon tarafından yazılmalıdır. Bu komisyonun içerisinde Arapça'nın çeşitli alanlarında uzmanlaşmış en az on kişi, hadisçiler, fıkıhçılar, tefsirciler, kelamcılar, tasavvufcular, İslam tarihçileri yer almalıdır. Çeviri yapıldığı için Türk diline vakıf edebiyatçılar mutlaka olmalıdır. Ayrıca tıp, astronomi, fizik, kimya, tarih, coğrafya, antropoloji ve biyoloji bilen uzmanlar yer almalıdır. Bütün bu ilimleri bir kimse şahsında toplayamaz. Bu nedenle en sağlıklı meal komisyon halinde yapılabilir; fakat bu komisyonları sivil kurumlar organize etmelidir. Resmi kurumlar, ilmi çalışmalara özgürce bakamadıkları için ilmi çalışmaları gereği gibi üretemiyorlar. Bunların çoğu da ilmi çalışma sayılmaz. Tavsiyem, hiç gereği olmayan yerlere trilyonlarca para sarfeden vakıfların bu tip ilmi çalışmalara fon ayırmasıdır. Maalesef ben, henüz böyle ciddi bir çalışmaya vakıfların ön ayak olmadığını gördüm; çünkü bunlar insanlara maddi getirisi olmayan çalışmalardır. Yatırımı Allah'adır. Tercih edilmesi gereken de budur.

Not: Geçen sayımızda yayınlanan söyleşimizde teknik sorun itibariyle yanlış çıkan cümlelerin düzeltilmiş şekli aşağıdaki gibidir...

“Peygamber (s.a.v.)’in bütün sorunlara yerel ve evrensel bağlamda Kur’an ve sünnetle çözüm sunması” şeklinde olması gereken cümle, sehven, “Peygamber (s.a.v.)’in bütün sorunlara yerel ve evrensel bağlamda tefsir ve sünnetle çözüm sunulması” şeklinde yazılmıştır.“Cenab-ı Allah’ın insanlara büyük bir değer verdiği düşünülürse; Allah, önce insanları bu emanetleri taşımaya layık hale getiriyor, sonra emanetini yüklüyor.” şeklinde olması gereken cümle sehven “Cenab-ı Allah insanlara teknik olarak da bir değer verdiği düşünülürse; Allah, önce insanları bu teknikleri taşımaya layık hale getiriyor, sonra teknikleri yüklüyor.” olarak yazılmıştır. Telâ er raculu er racule” şeklinde olması gereken cümle sehven “Telâl er raculu er racule” olarak yazılmıştır.

Namaz Vakitleri
Şehir :